ISPARTA BURDUR VE SAGALASSOS
ISPARTA BURDUR VE SAGALASSOS GEZİ NOTLARI 6/7 HAZİRAN 2026
Uzun zamandır Sagalassos Antik Kenti’ni görmek istiyordum.
Kime söylesem. “A biz geçen ay gittik, sen de görmelisin” ya da “Ben geçen yıl
gittim sen de gitmelisin” dediler. “Bu
yaz atlarım arabaya kendi başıma giderim” diye düşünürken; bizim ODTÜ Ege
Mezunlar Derneği’nden “Isparta Burdur gezisi yapılıyor” diye duyuru geldi. Öyle
heyecanlanmışım ki, yazıyı tam okumadan geri bildirim yapıp, “Sagalassos’u da
programa koyun” dedim. “Feryal Abla okumadın galiba, programda var “ diye cevap
geldi. Hemen geziye yazıldım, bayram için annemi ziyarete İzmir’e gidecektim,
gezi için İzmir ziyaretini uzun tuttum. Sonunda çok sevdiğim ODTÜ’lü
arkadaşlarım ile birlikte geziye gitmek için gün saymaya başladım.
Sabahın seherinde sırt çantamı alıp yollara düşüyorum. İlk
durağımız Fahrettin Altay Meydanı. Buranın da adına bir karar veremediler. İzmir’e
geldiğimiz 1964 senesinde adı Kennedy Meydanıydı.1963 yılında suikasta kurban
giden Amerikan Cumhurbaşkanı’nın adı verilmişti. Daha sonra Fahrettin Altay oldu. Oysa halk
arasındaki adı Üçkuyular’dı, hep de öyle kaldı. İzmir Tramvay hattında uzlaşma
sağlandı. Son iki durağa Üçkuyular ve Fahrettin Altay dendi. Neyse bu da böyle
bir bilgi.
Sabah 6:30 da Fahrettin Altay Meydanı’ndan hareket
ediyoruz. Lozan Meydanı ve Bornova’dan
katılan arkadaşlarımızla birlikte on beş kişilik grup tamamlanmış oluyor.
İlk durağımız “Gülbirlik” gül bahçeleri. Bahçeye girmeden
önce hepimizin eline tülden keseler veriliyor. Gül tarlasında gül topluyor, gül
hasadı yapıyoruz. Aslında gül hasadı sabah erken saatlerde el ile yapılıyormuş. Zira gülün yağ oranının en fazla
olduğu saat bu saatlermiş. Biz
misafirler için bu alan gül toplama bilgilenme ve gülü içselleştirme olarak ayrılmış. Buradaki güller bizim bildiğimiz güllere pek
benzemiyor. Pembe renkli bu güllere “Rose Damascena” deniyormuş. Isparta gülü, Şam gülü olarak da
bilinmekteymiş. Şam Gülü denmesinin sebebi de, eskiden batılılar bu gülü Şam
ticareti sayesinde tanımış. Rosa gallica ile Rosa moschata türlerinden elde
edilmiş melez bir gül türüymüş. Gül yağı elde etmek için Isparta ve Burdur
yörelerinde yetiştiriliyormuş. Yani bu güller bir çeşit sanayi gülü.
Bulgaristan’da gül hasadı 30
gün sürmekte oysa biz de 60 güne kadar uzamaktaymış. Önce alçak rakımdaki
güller toplanmakta, sonra orta yüksekliktekiler, daha sonra da yüksekteki güller
toplanmaktaymış Birinin bitip diğerinin başlamasıyla 60 gün tamamlanmaktaymış.
Topladığımız güllerden bizim
gül yağı çıkaracak halimiz yok. Ancak reçel yapabiliriz. O nedenle bize reçel
tarifi veriyorlar. Elimizdeki keselere topladığımız gül yaprakları
250-300 gr kadar geliyormuş. Sadece pembe yaprakları kullanacakmışız. Yeşil
çanak yapraklarda aroma yokmuş. Polenlerde görüntüyü bozduğu için reçelin içine
girmese iyi olurmuş. Bunun on katı kadar 2,5 ila 3,0 kg şeker ilave edilecekmiş
üzerine de 4 kg civarı su konacakmış. Taze gül yapraklarından olduğu için
yumuşaması için iyice kaynatmak gerekiyormuş. Kaynadıktan sonra da 10 gr limon
tuzu ilave ettin mi al sana gül reçeli. Bu kadar basit. Bakalım döndükten sonra
deneyeceğiz. ODTÜ pankartı önünde
fotoğraf çektirdikten sonra arabamıza biniyoruz.
Güneykent’de ki Gülbirlik Gülyağı Fabrikası’na gidiyoruz. Halkımız otobüslerle akın akın burayı ziyarete gelmiş. Tesisin bahçesinde, kaidesinde Gülcü İsmail Efendi ( 1840-1915) yazan bir heykel var. Bu heykel Isparta'ya ilk gül fidanını getiren Müftüzade Gülcü İsmail Efendi’nin heykeliymiş. O zamanlar Bulgaristan gül üretimini koruma altına almış ve gül fidanlarının ülke dışına çıkmasını yasaklamış. İsmail Efendi’nin 1888 yılında Bulgaristan'ın Kızanlık (Kazanlık) bölgesinden bir gül çeliğini gizlice bastonunun içine saklayarak yurda sokmasıyla bölgenin kaderini değiştirmiş. İsmail Efendi gül yetiştirmeyi başarmış ama gül yağı elde etmek için epey bir uğraşmış. İlk yıllar başarısız olmuş, hatta ailesi ve halk onun bu yaptığını delilik olarak adlandırmış ve vaz geçirmeye çalışmış. Ancak dördüncü mahsul yılında doğru usta ve doğru yöntemi bularak gül yağını elde etmiş. Zamanın Ziraat nezaretine tahlil ettirdiği gülyağı ile kalitesini ispat etmiş ve ödüllendirilmiş. Hatta kendisi para ödülünü kabul etmeyince imbik hediye edilmiş.
Fabrikada hem 1954 yılında
kurulmuş tarihi üretim ünitesi hem de 1976’da kurulmuş modern üretim tesisi
var. Eski tesis müze haline getirilmiş. Fabrikanın halkla ilişkiler müdiresi
Hatice hanımın rehberliğinde geziliyor. Tarihi tesiste kullanılan damıtma teknolojisi
esas itibarı ile günümüz damıtma ( Distilasyon) sistemi ile aynıymış. Girişte
ahşap üzerine oyularak yazılmış tarihçeye göz atıyoruz.
Gülün tarihi yolculuğu
insanlık tarihi kadar eskiymiş. Öyle ki yüzyıllardır şiirlere şarkılara konu
olan gül çiçeğinin Anadolu’da üretiminin yapıldığı ve gülsuyu üretildiği ünlü
gezgin İbn-i Batudanın (1304-1369) seyahatnamesinde bahsedilmekteymiş. En son
olarak da çeşitli kaynaklarda Edirne’de gül çiçeği üretimi yapıldığı yine
18.yüzyıldan sonra da Osmanlı topraklarında üretime devam edildiği
bilinmekteymiş. Anadolu’da yetiştirilen gül, Bulgaristan’a Türkler tarafından götürülmüş
ve o günlerde Cermen sancağına bağlı Kazancık Zağra nahiyesinde gülcülük
yapılmış.
Gül çiçeğinin bir sanayi
ürünü ve ticari bir emtia olarak ele alındığı 1900-1923 yıllarında, devlet
tarafından desteklenmiş ve teşvik edilmiş. Bu yıllarda 12.000 dönüm gül
bahçesinden bahsedilmekteymiş. Ancak bu süreç Isparta’nın Yalvaç kazası
eşrafından Meydan bey Oğlu Mehmet İzzet Efendinin oğlu “Gülcü İsmail” efendi
1988 yıllarında gülcülük konusuna merak sarmış. 1889-1889 yıllarında kurduğu
gülhanede imbiklerle gülyağı elde etmeyi başarmış. O günden bu güne kadar geçen
süreç de gülyağı üretim ve teknolojileri gelişerek devam etmiş ve bugün son
üretim teknikleri ile Türkiye’de (ISPARTA) gülyağı üretilmekte ve tüm dün ya
ülkelerine ihraç edilmekteymiş.
Isparta’da Gülcü İsmail
Efendi’nin öncülüğünde başlatılan gül ve gülyağı üretimi zaman içerisinde
gelişerek devam etmiş. Ve 1954 yılına gelindiğinde gülcülük sektöründe kurulmuş
olan üretim kooperatifleri sayısı da hayli artmış. Bu kooperatifler arasında
rekabeti sonlandırmak ve güç birliği oluşturmak için 1954 yılında
kooperatiflerin bir araya gelmesiyle merkezi Isparta olmak üzere GÜLBİRLİK
kurulmuş. Tarihi binanın girişinde bir buhar kazanı sergileniyor. Bu buhar
kazanı 1790 yılında İngiltere’nin Manchester kentinde kurulmuş olan “William
& Jhon Galloway & Sons” firması tarafından üretilmiş. Üretilen bu buhar
kazanı İngiliz gemilerinde uzun yıllar kullanılmış. Ancak hizmet verdiği
İngiliz bandıralı gemi İstanbul’da demirlendiği sırada ıskartaya çıkarılmış.
Tam bu esnada 1954’de Güneykent eşrafı ve ileri gelenlerinin çabalarıyla sefer dışı
kalan geminin buhar kazanı satın alınarak Güneykent’e getirilmiş. Uzun yıllar
burada hizmet vermiş. Gördüğümüz buhar
kazanı orijinal imalatı ve montajı ile sergilenmekteymiş.
Buhar kazanını üreten şirket
1933 yılında faaliyetini sonlandırmış. Şirketin buradaki buhar kazanından üç
adet ürettiği bilinmekteymiş.
Gül denince insanın aklına
parfüm geliyor. Osmanlı zamanında “Buhur Suyu” denen bir tür parfüm imalatı zaten
varmış. Buhur Suyu, sandal, aselbent, kalenbek ve öd ağacı gibi tütsü olarak
yakılan maddelerin gül suyu içinde kaynatılması ve misk ile çiçek suyu
eklenmesiyle elde edilen güzel kokulu bir suymuş. Buhur suyu şişelenerek padişah,
saray mensupları vükela, ulema ve harem mensuplarına dağıtılmaktaymış. Ahaliye yok valla. Ahalinin parfümle tanışması
Tanzimat’tan sonra olmuş. Oysa parfümün tarihi insanlık tarihi kadar eski.
Arkadaşlarımız fabrika satış
mağazasında güllü ürünleri keşfederken ben yeni tesise göz atıyorum. Tarihi
tesisteki kazanlar bakırken buradaki kazanlar paslanmaz çelikten. Bir de gül
odası var. Yere gül yaprakları serilmiş. Ahali üzerine uzanıp çeşit çeşit poz
vererek fotoğraf çektirip eğleniyor.
Isparta’ya doğru hareket ediyoruz. Yolda giderken Süleyman Demirel Üniversitesi’nin önünden geçiyoruz. Trafik levhalarında Davraz Kayak tesisleri adını okuyoruz. Davraz Dağı, 2635 m zirve yüksekliği ile Akdeniz Bölgesi’nin Göller Yöresi’nde, Eğirdir ve Kovada Gölleri arasında yükselen ve Isparta Ovası’nı kuşatan dağ kütlelerinden biriymiş. Davraz kayak merkezi Isparta’ya 26 km uzaklıktaymış.
Şehrin merkezi
sayılan Kaymakkapı Meydanı’nda arabadan iniyoruz. Meydanda bizi 9.Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel’in, elinde meşhur şapkasıyla betimlenmiş bronz heykeli,
karşılıyor. Meydanın bir tarafında kocaman bir gül dalı, diğer tarafında büyük
bir üzüm salkımı heykeli, üzüm salkımının karşısında Firdevs Bey Bedesteni
duvarı boyunca güllerin arasında herkesin önünde fotoğraf çektirdiği “ Love
Isparta” yazısı var.
Isparta 500.000 nüfuslu bir kent. Antik dönemde ki adının Baris ya da Barista olduğu söyleniyor. Yakın çevresi ile birlikte Pisidya yöresinin önemli yerleşim merkezlerinden birisi olan Isparta’nın tarihinin, tarih öncesi dönemlere kadar ulaştığı söylenmekte. Yörenin yerleşme tarihi Paleolitik (Eskitaş) Dönemle başlamaktaymış. MÖ 2000’lerde ise Pisidya Bölgesi, Luvi ve Arzava topluluklarının yerleşme alanıymış. Hititler bir siyasi güç olarak ortaya çıktıktan sonra yöreye ilgi duymuşlar, ancak yüzyıllarca süren çatışmalara karşılık Arzava ülkesi üzerinde kesin bir egemenlik kuramamışlar. MÖ 1200’lerde "Ege Göç Kavimleri" adı verilen topluluklar, Balkanlardan gelerek, Anadolu’nun siyasi yapısını bütünüyle değiştirdikleri gibi Arzava Ülkesi Konfederasyonu’nun da siyasi varlığına son vermişler. Bu toplulukların en önemlisi Frigler. Frigler de MÖ 8. yüzyıldan sonra, giderek güçlerini kaybetmiş ve MÖ 690’da bu topraklarda Lidya Devleti egemenliğini kurmuş. Daha sonra Kimmer-Sapardailer sürekli akınlarla Lidyalıları oldukça zor durumda bırakmışlarsa da Isparta yöresinde uzun süreli bir yerleşik güç oluşturamamışlar. Yöre, MÖ 546’da Perslerin egemenliğine girmiş ve MÖ 334’e kadar onların egemenliği altında kalmış.
Bu tarihten sonra yöreye Büyük İskender egemen
olmuş. MÖ 323’te Büyük İskender’in ölümü üzerine, Isparta, sırasıyla
Bergama Krallığı’nın, Seleukoslar’ın, son olarak da MÖ 190’da Romalıların
yönetiminde bulunmuş. Roma egemenliği MS 395’e kadar sürmüş. Roma
İmparatorluğunun MS 395 yılında ikiyle ayrılmasından
sonra, Bizans İmparatorluğuna bağlanan Isparta ve çevresi,
Ortaçağda İslam Devletleriyle Bizanslılar arasındaki savaşlarda faal bir
rol oynamış. 774 yılında Abbasiler döneminde güçlü bir
Arap ordusu Isparta’yı almayı başardıysa da bir süre sonra
Bizans birlikleri şehri geri almış. İslam devletlerinin Anadolu’ya akınları 10.
yy.’a kadar sürmüş. 8. yüzyıl başlarında kısa bir süre
Abbasi yönetimine giren kentin adı, Arap kaynaklarında Sabart olarak geçmekteymiş
Roma yönetiminde Isparta’nın önemli yerleşme
merkezleri olarak Bayat (Selvecia Sidera), Uluborlu
(Apollonia), Yalvaç (Antiokheia), Sütçüler (Sağrak-Adada), Şarkikaraağaç (Neopolis)
ve Gelendost (Debenae) sayılmaktaymış. .
Selçuklu tarihçisi, İbn Bibi, Isparta kalesinin ve
vilayetinin Anadolu Selçuklu Sultanı III. Kılıç Arslan zamanında, 1204
yılında Selçuklular tarafından fethedildiğini yazmaktaymış. İbn Bibi, burayı
havası ve suyu ile meşhur bir vilayet olarak anlatmaktaymış. Isparta yöresi
1300 yılında Hamitoğulları’nın egemenliği altına girmiş. Hamitoğulları
Beyliği döneminde Isparta’ya gelmiş olan ünlü Seyyah İbn Batuta, şehri
bakımlı, zengin çarşıları olan, sayısız ırmak, bağ ve bostanları bulunan
bir nezih belde olarak tanımlamaktaymış. Hamitoğullan dönemi içinde kısa bir
süre İlhanlı egemenliğine giren Isparta, tekrar Hamitoğulları egemenliğine
girmiş. Hamitoğlu Kemaleddin Hüseyin Bey, 1374 yılında yaptığı bir
antlaşmayla, Isparta’yı Eğirdir, Karaağaç, Beyşehir, Seydişehir ve Yalvaç ile
birlikte 80 bin altın karşılığında Osmanlı devletine vermiş. Bu nedenle Osmanlı
döneminde Isparta, Hamidabat ya da
Hamitili ismiyle anılmış.
1390 yılında Kemaleddin Hüseyin Bey’in ölümüyle
Isparta ve çevresi Osmanlı topraklarına kesin olarak katılmış. Osmanlı topraklarına
katılan Isparta, merkezi yönetime, merkezi Kütahya olan Anadolu Eyaletinin bir
sancağı olarak katılmış. Bu yeni sancağın yönetimi Kutlu Bey’e verilmiş. Uzun
yıllar Osmanlı yönetiminde kalan Hamitili, Mondros Mütarekesinden sonra
İtalyanlar tarafından işgal edilmek istenmiş ancak halkın direnişi karşısında
işgal gerçekleştirilememiş. Isparta’nın tarihine kısaca göz atmış olduk.
Öğlen yemeği yemek üzere “Kebapçı
Kadir” e giderken Saat Kulesi’nin önünden geçiyoruz. Kulenin altında ki taşın
üzerinde bölgeye ait Karataş veya Geyrant taşı olarak bilinen trakit andezit
taşın işlenerek Türkiye ve Dünya pazarında
“Rosestone” adıyla yerini aldığını yazıyor.
Kebapçı Kadir, masadaki tabak
altına yayılan kağıda “1851’den bu yana gülümseten konukseverlik” diye yazmış.
Önce çorba geliyor, sırayla Isparta şiş, salata, kabune pilavı ve irmik helvası
geliyor. Her biri birbirinden lezzetli. Kabune pilavı Isparta yöresine özgü, düğünlerde ikram edilen bir pilav
türüymüş. Kabune pilavı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından
tescillenmiş ve coğrafi işaret almış. İçinde soğan, dana eti, nohut bulunan bir
çeşit pirinç pilavı. Et suyu ve tereyağ pilava ayrıca lezzet katmış.
Yemekten sonra hemen yan
taraftaki Kutlubey Camii (Ulucami)ni geziyoruz. Ulucami adını I.Murad döneminde
yaşamış Osmanlı komutanı olan Kutlubey’den almış. İl merkezindeki camilerin en
eski tarihlisiymiş. 1429 yılında yapılan cami, 1899 yılında bütünüyle
yıktırılarak Padişah II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25.yılı hatırasına yeniden
inşa edilmiş ve 1904 yılında
tamamlanmış. 1914 yılındaki depremde caminin yıkılması üzerine, 1922 yılında
bugünkü cami ve minaresi yapılmış. Dikdörtgen planlı caminin köşesinde bir de
tek şerefeli kurşun külahlı minaresi
var. Çatı örtüsü, ortada merkezi kubbenin dört yanında birer elips ve köşelerde
birer küçük kubbeden oluşmakta. Duvarları kövke taşından (Bir çeşit süngerimsi
ponza taşı) yapılmış.
Caminin haziresinde Kutlubey’in
mezarı var. Caminin içinde kubbe altları ve kemerler kalem işi ve madalyonlar
ile süslenmiş. Kubbe etrafında korkuluk mevcut.
Duvarlar sade bırakılmış.
Yumuşak renklerin hakim olduğu cami insanın içini açıyor. Caminin avlusunda çok
hoş bir de şadırvan var.
Caminin yanında çok büyük bir meydan bulunuyor. Meydanın karşısında üzerinde gül motifi bulunan ve Atatürk’ün “Hürriyet ve İstiklal Benim Karakterimdir” sözünün yazıldığı kaide üzerinde Atatürk’ün askeri üniforma ile heykeli var. Heykelin bir yanında elinde gül buketi tutan bir kadın, diğer tarafında halı tutan bir erkek var. Bir zamanlar Isparta halısı çok ünlüymüş. Şimdilerde adı pek anılmaz olmuş.Heykelin karşısında Valilik binası, binanın yanında da Gülcü İsmail Efendi’nin heykeli göze çarpıyor.
Bedesten Mimar Sinan
üslubunu taşımakta. Yapı, düzgün kesilmiş köfke taşından yapılmış. Kuzey-güney
doğrultusunda uzanan binanın iki taraftan girişi var. Kurşun kaplı beşik-tonoz
çatısı 1967 yılında gördüğü onarımla değişerek ahşap olarak kaplanmış ve içerisindeki
dükkanlar ile hizmete açılmış. Bedesten’in diğer tarafından çıktığımızda Mimar
Sinan Cami’nin minaresi görülüyor. Bedesten günümüzde kuyumcular, hediyelik
eşya ve, bakır eşya satıcılarının çoğunlukta olduğu bir çarşı.
Bedesten’in dış duvarındaki “ Love Isparta”nın önünde fotoğraf çektiriyoruz. Arabayı beklereken meydana bakan binadaki tabelalar dikkatimizi çekiyor. Deva, Saadet, Ak Parti, Ülkü Ocakaları hepsi aynı binadalar. Süleyman Demirel’in şapkalı heykeli de sanki onları selamlıyor. Ne diyeyim? Allah muhabbetlerini artırsın.
Arabamıza binerek, Erçetin Gülyağı Fabrikası’na gidiyoruz. Okul ve bölüm arkadaşım, yıllarca dernek yönetiminde birlikte çalıştığım Nuri Erçetin’in, İnşaat Mühendisi olmasına rağmen, baba işini devam ettirdiği fabrika burası.
Bizi Nuri ile birlikte eşi
Seda ve kızları Naz karşılıyorlar. Naz’ın gelmesiyle üçüncü kuşak iş başına
geçmiş oluyor. Naz eşi ile beraber fabrikadaki lojmanda kalıyormuş. Yani
Erçetinler gece gündüz işin başındalar. Arkadaşımız
günde 200 Ton gül yaprağı işleyecek kapasitede modern bir fabrika kurmuş.
Kapasitenin tamamını kullanacak gül tedarik edilemiyor, günde 60 ila 70 ton
işleniyormuş. Otuza yakın köy arkadaşımızın işletmesine gül sağlamaktaymış.
Distilasyon metoduyla 4 Ton taze
gül çiçeğinden 1 kg gül yağı elde edilirken, ekstraksiyon metodu ile 400 kg
taze gülden1 kg katı gül konkreti elde edilmekteymiş. Gül konkreti koyu kıvamlı balmumu gibi bir
şey. Konkretin etil alkol ile yıkanmasıyla da gül absolütü elde ediliyormuş.
100 ila 150 kg konkret işlenerek 1 kg absolüt elde ediliyormuş. Gül absolütü
parfüm yapımında, cilt kremlerinde, masaj yağlarında kullanılmaktaymış.
Absolütten ayrılan katı madde ise ruj yapımında kullanılıyormuş. Yani malın
katresi ziyan edilmiyormuş.
Arkadaşımızın fabrikası Türkiye’de absolüt üreten tek işletmeymiş.
Ekstraksiyon ünitesinden
sonra, yan taraftaki distilasyon bölümüne geçiyoruz. Bakır kazanlarda
geleneksel ile modernite birleştirilerek üretim sürüyor. Gül mevsimi iki aylık
kısa bir sürede sona eriyor. Fabrikada
üretim durmuyor, doğal özdeş (etkin maddenin farklı bitkilerden elde edilmesi)
üretimi devam ediyor. Mesela Afrika’dan ithal edilen ardıcın yağı çıkarılıp
ihraç ediliyor. Çeşitli bitkiler için de yağ çıkarma denemeleri devam
ediyormuş.
Arkadaşımızla nasıl gurur duydum anlatamam. Mühendis oldun mu analitik düşünce ile her yükün altından kalkıyorsun. Fabrikanın idari binasının önünde gülün tomurcuk hali, açılmış hali ve olgunlaşmış halini temsil eden üç halini iç içe betimleyen bir heykel var. Nuri’nin eseriymiş. Arkadaşımız aslında çok da güzel karikatür çizer. Okuldayken “Hasan Tan ODTÜ’ye Rektör Olamaz” adlı karikatür kitapçığının kapağındaki karikatürü çizmişti. Benim “Gün Olur Alır Başımı Giderim” adlı kitabımı da o resimlemişti.Seda çayla birlikte Isparta Şekerlemesi ikram ediyor. İçi cevizli, çok lezzetli bir kurabiye. Biz çaylarımız içerken fabrikanın bahçesine kocaman bir otobüs giriyor. Rumca konuşmalar kulağımıza çalınıyor. Efendim Lozan anlaşmasından çok önce Isparta’dan göç eden Rumlar, Yunanistan'ın Atina ve Selanik bölgelerine yerleşmişler ve Nea Lonia Isparta Mübadilleri Derneği’ni kurmuşlar. Nuri’nin babası 1960’lı yıllarda bu dernek ile irtibata geçmiş. Bu dernek, geçmişte Türkiye ile Yunanistan arasında duygusal bağların ve kültürel mirasın korunmasını amaçlayan organizasyonlar ve ziyaretler düzenlemekteymiş. Her yıl gül festivali döneminde gelip, Nurilerin fabrikayı da programlarına almaktaymışlar. Yani anlayacağınız bugün Erçetinlerin “Kabul Günü”.
Akşam yemekte buluşmak üzere
fabrikadan ayrılıyoruz. Eğirdir Gölü’ne gidiyoruz. Yol üzerinde “Miryakefelon
Kafe” adlı bir kafe görüyoruz. Ne alaka diye düşünürken; rehberimiz
Miryakefelon savaşının Isparta Yalvaç sınırları içerisindeki Karamıkbeli
Geçidi dolaylarında yapıldığını söylüyor. Miryokefalon Muharebesi 1176
yılında Anadolu Selçuklu Sultanı II.
Kılıç Arslan ile Bizans imparatoru I. Manuil arasında yapılan savaş.
Malazgirt Savaşı ile1071
yılında Anadolu'nun kapıları Türklere
açılırken, Miryokefalon Zaferi ile bu topraklar Türklerin kesin yurdu (Yurt
Tutan Savaş) olarak tescillenmiş. Yani biz Anadolu'nun tapusunu bu savaş ile
almışız.
Eğirdir Gölü ve Eğirdir
şehrine geliyoruz. Şehirdeki Bizans
surlarını, Hızır Bey Camiyi
arabanın camından görerek Kemer Boğazı’ndan
geçiyoruz. Kuzeyde kalan küçük kısma Hoyran, güneyde kalan büyük kısma Eğirdir
Gölü deniyor. Boğazdan geçerken haliyle
bir tarafımız Hoyran gölü, diğer
tarafımız Eğirdir gölü oluyor. Hoyran gölü tabak gibi sakin görünürken, Eğirdir
Gölü’nde iri iri dalgalar oynaşıyor. Göl kenarındaki Bek Kafe’ye oturuyor. Çay,
kahve, meyve suyu içerek gezinin tadını çıkarıyoruz.
Nurilerin fabrikada satış mağazası yok. Ürünleri şehirdeki bir mağazada satılıyormuş Mağaza, Hilton Garden Inn otelinin altındaki Centrum Garden Alışveriş Merkezi’ndeymiş. Yemekten önce hep birlikte mağazaya gidiyoruz. Çok şık bir mağaza. Arkadaşlar, kremdir, parfümdür, ne varsa talan ediyorlar. Bu arada Nuri’nin yazdığı “Isparta” kitabı da kapanın elinde kalıyor.
Mağazadan sonra akşam yemeği
için Isparta Tabipler Lokali’ne gidiyoruz. Nuri ile Seda bizden önce gelmişler.
Yemekler nefis, hele cevizler kapış kapış yeniyor. Yeniliyor içiliyor. Anılar
canlanıyor. Gülünüyor eğleniliyor. Tam “Dostların arasındayım. Güneşin sofrasındayım”
dizelerine uygun bir akşam yaşıyoruz. Sıra hesap ödemeye gelince Nuri ile Seda
elimizi cebimize attırmıyor. “Memleketimize gelmişiniz, burada sizin paranız
geçmez” diyorlar. Mahcubiyetten ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben de “Ey ahali
madem akşam yemeği için para ödemedik, yemeğe ödenecek parayı burs fonuna
bağışlıyoruz “ diyorum. Tüm arkadaşlar teklifimi destekliyor. Bu fikir Nuri ile
Seda’nın da hoşuna gidiyor.
Yemekten sonra fotoğraflar
çekiliyor, güzel dost, güzel insan, Erçetinlere veda ediliyor. Yarın Sagalassos
gezisine erken başlayabilmek için Ağlasun’daki Sagalassos Lodge otelinde
kalacağız. Gece geç saatlerde otele ulaşıyoruz. Gonca ile oda arkadaşıyız. Kısa
bir duş faslından sonra hemen yatıyoruz. Çok yorulmuşuz, iki kelam etmeye bile
halimiz kalmamış.
8 Haziran 2026 Pazar
Sabahleyin uyandığımızda otelin
orman içinde olduğunu görüyoruz. Mis gibi havayı içimize çekiyoruz. Otel çok
güzel. On iki yıl evvel hizmete açılmış. Kahvaltıya iniyoruz. İrem erkenden kalkıp otelin
SPA’sını keşfetmiş, kapalı havuzunda yüzmüş. Bu gezinin düzenlenmesinde İrem
ile Fulya’nın emekleri çok. İrem, havuzda yorgunluk atmış.
Arabaya binerek 5 km
uzaklıktaki Sagalassos Antik kentine varıyoruz. Ziyaretçiler için erken bir
saatte, kimseler gelmeden şehri gezmeye başlıyoruz. Akdağ yamaçlarına kurulan
kent, denizden 1500-1700 metre kadar yükseklikteymiş. Roma döneminde Pisidya
bölgesinin en önemli kentlerinden biri olmuş. Sagalassos’ta bulunan yapıların
büyük bir çoğunluğu Roma dönemine aitmiş.
Sagalassos, Anadolu'nun en
iyi korunmuş antik kentlerinden biriymiş. Bu yerleşim, Hellenistik dönemdeki
yükselişinden Roma İmparatorluğu dönemindeki gelişimine, Bizans döneminde
geçirdiği dönüşüm ve terkedilişine kadar uzanan bin yıllık bir geçmişe sahip.
Sagalassos antik kentinin
kazı başkanı Prof. Marc Waelkens bir makalesine ““Sagalassosluların en onurlu
kenti, Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidia kenti” diye başlık
atmış. Sagalassos’un yüksek rakımda kurulması şehre doğal koruma sağlamış.
Sagalassos’un konumunun bir diğer avantajı da
yakın çevresinde pınarların bol oluşuymuş. Tee milattan önce beşinci yüzyılda
kurulan bu şehir, milattan sonra on üçüncü yüzyıl başlarına kadar yerleşim yeri
olmuş.
Kimler gelmiş, kimler
geçmiş. Milattan önce 333 yılında İskender bile buralara gelmiş. Sagalassos tarihinde görülen bir diğer önemli
olay ise, MS 120 yıllarında Hadrianus (MS
117-138), döneminde tapınak yapımına ağırlık verilmiş. Şehrin her yerinde
tapınaklar yükselmiş. Bu tapınak aşkı, Sagalassoslulara 5. yüzyılın sonlarına
kadar gururla taşınan onursal “Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidya
kenti” ünvanını kazandırmış. Bu unvan onlara Roma ile aynı hakları
kazandırıyor, daha az vergi vermelerini sağlıyormuş. Pisidya’nın imparator kültü merkezi olarak
Sagalassos, her yıl Pisidya’nın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ve
temsilcileri çeken festivallere ve oyunlara ev sahipliği yapmış,
Sagalassos’ta Hristiyanlık
yalnızca aşamalı olarak baskın din haline gelmiş. Kentin soyluları 6. yüzyılın
ortalarına kadar hala paganizme ve ‘klasik’ külte sempati duyuyorlarmış. MS
541-42 yıllarında ortaya çıkan veba – Anadolu’nun başka yerlerinde olduğu gibi
- kentsel ve kırsal nüfusun üçte birini öldürmüş. Hey Allahım dağın başına o
veba nasıl gelmiş? Tüccarı geliyor, gezgin kumpanyası geliyor, o geliyor bu
geliyor, birinden biri taşımıştır. Hamamın yanındaki ahşap tiyatronun olduğu
yere iki büyük fırın konulmuş, kireç elde etmek için o canım mermer heykeller
yakılmış.
MS 602-620 yıllarında yıkıcı
bir depremle kentin büyük bir kısmı yok olmuş, fakat 7. yüzyıl boyunca
Sagalassoslular dağınık bir şekilde
yaşamlarını sürdürmüşler. Ayrıca MS 650 civarında yaşanan şiddetli bir
kuraklık, kent bölgesindeki bazı vadilerde tarımdan hayvancılığa geçilmesine
sebep olmuş. Şehrin başına gelmeyen kalmamış.
Selçuklu Türkleri yöreye
geldiklerinde ovaya, bugünkü Ağlasun’a yerleşmişler. Sagalassoslular 12.
Yüzyılda Selçuklular ile birlikte yaşamışlar ve 13. yüzyıl başlarına kadar Sagalassos’da yaşamaya devam edilmiş ve 13.
yüzyılın başlarında şehir tamamen terkedilmiş.
Sagalassos Antik Kenti, ilk
olarak 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilmiş.
Harabelerin kayıp antik kent Sagalassos'a ait olduğu ise, 1824 yılında bölgede
bulunan bir anıt üzerindeki yazıların çözülmesiyle kesinleşmiş. Sagalassos, Unesco
Dünya Kültür Miras Listesine girmek için geçici kabulü almış.
Gezimizin ilk durağı Aşağı Agora. Burada gözümüze çarpan ilk yapı ise hamam. Tıpkı Türk hamamları gibi, Roma dönemi hamam-gymnasium binalarıda çok işlevli tesislermiş. İnsanlar düzenli olarak hamamda buluşur, sosyal ilişkilerini güçlendirir, bir yandan yıkanır, spor ve eksersiz yaparken bir yandan da iş bağlantılarını yaparlarmış. Hamamda erkekler kısmı ile kadın ve çocukların yıkandığı kısımlar ayrıymış.
Hamamda soğuk, ılık, sıcak salonlar peş peşe
gelecek şekilde düzenlenmiş. Salonları duvar ve tabandan ısıtacak teknoloji
geliştirmişler. Bunun içinde yirmi dört saat hamamı sıcak tutmak için ha babam
odun yakmışlar. Romalılar tarihten silinmeseydi, Ege’de orman kalmayacakmış.
Hadrianus Çeşmesi
kalıntılarını görüyoruz. Hadrianus Çeşmesi Roma İmparatoru Hadrianus döneminde (M.S.130-139)
yapılmış, 10 metre yüksekliğinde iki katlı yapısı ile Antoninler Çeşmesi’nden
daha görkemli bir çeşmeymiş. Çeşmenin önü agora meydanına , arka kısmı odeona
bakıyor. Restorasyon çalışmaları devam
ediyor. Bittiğinde gelip görmek lazım.
Yukarı Agora’ya doğru yürüyoruz. Büyükçe bir teras var. Burada, MS 2.yüzyılın sonunda pahalı gıdaların satıldığı bir Macellum (Lüks Ürünler Pazarı) varmış. Daha sonraki yüzyıllarda burada mücevherler, müzik aletleri, metal, işlenmiş kemikten dekoratif eşyalar da satılmış. Ortada altı metre çapında yuvarlak bir yapı (tholos) var. Teras da ki mermerden yapılmış yağmur suyu ızgaralarına hayran kalmamak elde değil.Yukarı Agora’ya doğru yolumuza devam ederken kemerli kapılardan geçiyoruz.
Yukarı Agora’ya vardığımızda, Sagalassos ile ilgili tüm tanıtımlarda yer alan Antoninler çeşmesini görüyoruz. Çeşme, antik kentin politik merkezi olan Yukarı Agora’ya estetik görüntü kazandırmak amacıyla yapılmış.
Çeşme, MS
161 – 180 yılları arasında Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında
inşa edilmiş ve MS 500 yılında yaşanan depremde yıkılarak toprak altında kalmış.
Korint sütun başlıkları üzerine oturtulmuş yarım daire şeklindeki alınlıkların
ortasında Medusa başı kabartmaları var. Antoninler Çeşmesi, 28 metre uzunluğunda 9
metre yüksekliğinde. Yedi adedi alınlıklı olmak üzere on bir adet niş sayıyorum.
Merkez nişte bulunan 4,5 metre yüksekliğindeki şelaleden gürül gürül su akmakta
ve önündeki havuzu doldurmakta.
Çeşme alanında yapılan kazılarda iki
adet Dionysos heykeli çıkmış. Çeşmenin nişlerinde görülen heykeller taklit
olup, asılları Burdur Arkeoloji Müzesi’ndeymiş. Yedi farklı renk taştan yapılan
çeşmenin Antoninler Çeşmesi diye anılması, çeşmeyi yaptıran ailenin adından
dolayıymış. Aygaz ile Belçika Leuven Üniversitesi ve Belçikalı bazı kurumların
iş birliği ile 1800 yıl sonra ayağa kaldırılan Antoninler Çeşmesini seyretmeye
doyamıyoruz.
Tam tepeye çıktığımızda aşağıda hipodromun kalıntısı görülüyor. Dağın eteklerinde kaya mezarlar göze çarpıyor.
Kuzey Batı Heroon (genellikle bir kahramanı onurlandırmak için inşa edilen tapınak benzeri anıtsal yapılar)un yanından geçiyoruz. Anıtın orta cephesinde “Dans Eden Kızlar” kabartması var. Bu kabartmanın da aslını müzede görecekmişiz
MS 1. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen
ve 15 metrelik yüksekliğiyle bir kuleyi andıran yapının kime adandığı tam
olarak bilinmiyormuş. Yapının önünde bulunan genç insan başına ait heykel
nedeniyle, önemli bir ailenin genç oğlu için yapılmış anıt mezar olduğu varsayılmaktaymış.
Kütüphane binasına gidiyoruz. Kapısı kapalı, içeriyi parmaklıklı pencerelerden görmeye çalışıyoruz. Duvarlarda parşömen kağıtların konduğu nişler var. Tabanında mozaikten yapılmış bir pano varmış. Panoda Truva Savaşı esnasında Akhilleus’un annesi Thetis tarafından savaşa uğurlanışı canlandırılmış. Kütüphanenin yanında çanak çömlek işlenen atölyeler varmış.
Bin bir zahmetle kaygan taşlardan tırmanarak tiyatro binasının olduğu yere ulaşıyoruz. , Dağ yamacına kurulan 9.000 kişi kapasiteli bu Roma dönemi yapısı, muhteşem dağ manzarası ve günümüze sağlam ulaşan vomitorium (tünel/geçit) yapılarıyla dikkat çekiyor.
Tiyatrodan sonra bir başka çeşme karşımıza çıkıyor. Dor Stili Çeşme olarak adlandırılan çeşme, civarda yaşayan halkın su ihtiyacını karşılamak için yapılmış. Halkın testilerini doldurduğu bu sade ama işlevsel çeşmede çamaşır yıkandığı da söylenmekte.
Dönüşe geçiyoruz. Yokuş aşağı inerken tam çıkışa yakın yerde Kent Konağı’nın kalıntıları görülüyor. İmparator Augustus döneminden itibaren kentin yeni oluşan zengin toprak sahipleri, Sagalassos’un imarı ve alt yapısına yatırım yapıp, bunun karşılığında Roma vatandaşlığı ve saygınlık kazanmışlar. MS 4. Yüzyıldan itibaren bu durum değişmiş. Varlıklı seçkinler kentte kendilerine ait özel yatırımlar yapmaya başlamışlar. Bu büyük kompleks buna örnekmiş. O devrin zenginlerinden birine ait olan evin özel hamamı, üç iç avlusu, çok sayıda oda ve servis mekanı varmış.
Sagalassos turunun sonuna geliyoruz. “Sagalassos
Arkeolojik Araştırma Projesinin Ortakları”’nı gösteren panoda ODTÜ’nün adını da
görmek hepimizi gururlandırıyor.
Arabamıza binerek Burdur’a gidiyoruz.
Arkeoloji Müzesi’nin yanındaki otoparka arabamızı park ediyoruz. Hepimiz çok
acıkmışız. Adliye Caddesi üzerinden Toros Restoran’a gidiyoruz. Burdur köfte ve
cevizli lorlu pide öneriliyor. Emel ile birimiz birinden diğerimiz ötekinden
söyleyerek her ikisinin de tadına bakıyoruz. Köfte idare eder de, o pide neydi
öyle. Tadı damağımda kaldı valla. Ben böyle bir pide yemedim. Loru sevmem ama
bu cevizle birlikte başka bir şey olmuş.
Yemekten sonra Burdur sokaklarını arşınlıyoruz. Burdur 250.000 nüfuslu kasabadan hallice bir il. Gazi caddesi boyunca yürüyoruz. Sokak arasından Burdur Saat Kulesini görüyoruz. Saat Kulesi'nin orijinali 1830'lu yıllarda yapılmış, 1914 depreminde yıkılmış ve 1937 yılında Burdurlu bir tüccar tarafından yeniden inşa edilmiş. Saat Kulesi’nin arkasında da Ulu Cami varmış.
Burdur’un cevizli ezmesi meşhurmuş.
Rehberimizin bildiği bir dükkana giriyoruz. Sadece cevizi ezme değil, haşhaşlı
ezme, kenevirli ezme bile var. Arkadaşlar alışverişi tamamladıktan sonra Burdur
Arkeoloji Müzesi’ne giriyoruz.
Burdur Arkeoloji Müzesi, 60 binden fazla
kültür varlığı ile Türkiye’nin en zengin müzelerinden biriymiş. 1956 yılında
kurulan müze, 2001 yılında yeniden düzenlenmiş. Müze binası, eskiden bahçede
bulunan medreseden geriye kalmış olan Osmanlı Pirkulzade Kütüphanesi’nin mimarisinden esinlenerek yapılmış.
Kütüphane müzenin parçası olarak girişte
duruyor.
Burdur Arkeoloji Müzesi, 2008 yılında “Gezilip Görülmeye Değer Müze” ödülünü almış. Müzede, Neolitik Çağ'dan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman aralığına tarihlenen, eşsiz eserler yer almakta.
Salonun girişinde bizi “Dans Eden Kızlar” frizi karşılıyor. İmparator Augustus
dönemine tarihlenen bu özel eser, 14 adet neredeyse bire bir insan ölçeğinde
yontulmuş kadın figüründen oluşmuş. Kızlardan birinin elinde kanuna benzer bir
çalgı var. Diğer on üç tanesi sanki halaya durmuş Figürlerin elinde defne
yaprakları ve çeşitli bitkisel süslemeler bulunuyor. Detaylı kıvrımlı
kıyafetleri ve hareketli dans figürüyle antik dönem dans ve eğlence kültürünü
yansıtıyorlarmış. Hani yukarıda anıt mezarda genç bir insan yatıyor diye
bahsetmiştik ya. Bu frizi görünce “Mezarımı Kızlar Kazsın oy oy “ demek geliyor
içimden.
Frizin hemen arkasında “Güneş Saati” var. Yaklaşık 1800 yıllık Sagalassos Roma Güneş Saati, M.S. 2. yüzyıldan kalma eşsiz bir arkeolojik eser. Eser, antik dönemde zaman ölçüm teknolojisinin ulaştığı noktayı göstermesi açısından çok önemli. Saat, aslan ayağı şeklinde mermer bir kaide üzerinde, 60°'lik bir açıyla konumlandırılmış mermerden halka şeklinde. Saatin içindeki sabit gösterge şeridi (Gnomon) kaybolmuş.Giriş katının sol tarafında Sagalassos antik kentindeki hamamdan getirilen heykeller sergileniyor. 20007 yılı kazıları sırasında hamamın köşesindeki niş içinde İmparator Hadrian’a ( MS 117-138) ait heykelin parçaları bulunmuş, heykelin sol bacağı, kırılmış olan ayağı başı birlikte bulunmuş. Bacak boyu benim boyum kadar, kafada ha keza kocaman. Yani anlaşılan hamamın köşesinde dev bir heykel varmış. Hamamın diğer köşesinde de İmparator’un eşi Sabina’nın heykelinin ayakları bulunmuş.
Bir diğer ilgi çekici heykel ise Hadrianus Çeşmesi’nden getirilen Satyr heykeli.Antoninler Çeşmesi’nin iki yanından getirilen iki adet Dionysos heykeli ile anıtın ortasındaki nişlerden getirilen Nemesis, Asklepios, Koronis, Apollo ve Hygieia heykellerini de görüyoruz. Heykellerden hangi birine bakacağına şaşırıyor insan. Heykellerin hepsi Afrodisyas mermerinden yapılma ve hepsi birer sanat eseri. Nekropolden getirilen kül kapları, lahitlerde başka bir salonda sergileniyor.
Müzede ayrıca Ulupınar,
Hacılar, Kuruçay ve Höyücek höyükleri kazısında gelen antik buluntuların yanı
sıra Boubon ve Kibyra antik kentlerinden getirilen eserler de sergileniyor.
Alt kat heykel
ağırlıklı, üst katta ise kandiller, çanak çömlek, sikkeler, kap kacak, cam
şişeler-ki bunların çoğu gözyaşı şişesi-, takılar sergileniyor.
Müzenin bahçesinde bir de vaftiz çukuru var. Çukura zeytinyağı dolduruluyormuş. Bahçede ayrıca heykeller ve mezar stellerini görmek mümkün. Sagalassos’tan sonra müzeyi gezmekle tüm parçalar yerli yerine oturuyor. Artık Psidya tarihi bizden sorulur.Arabamıza biniyor ve Salda Gölü’ne gidiyoruz. Salda Gölü, Burdur İli, Yeşilova İlçesinde kapalı havzada yer alan 184 metre derinliğinde, dışarı akarı olmayan 44 km2 alana sahip yüksek alkali nitelikli bir gölmüş. Denizden 1.193 metre yükseklikte, Toros Dağları’nın arasında bulunan Salda Gölü magnezyum yönünden çok zengin bir yapıya sahipmiş. Gölün kumsalı da, sudaki magnezyum nedeniyle beyaz renge sahip.
Salda Gölündeki güncel
stromatolit oluşumlarının Dünya’da az bulunan bir örnek olması ve gölün bu yönü
ile ekolojik olarak benzersizlik özelliğine sahip olması, Salda Gölünün mutlaka
ve çok titiz korunmasını zorunlu kılmaktaymış.
Stromatolit ne ola ki? Efendim,
stromatolitler, çoğunlukla siyanobakterilerin (mavi-yeşil algler)
faaliyetleriyle tortul malzemeleri biriktirip birbirine bağlaması sonucu
oluşan, katmanlı kaya benzeri mikrobiyal yapılarmış. Dünyadaki en eski yaşam
izlerinden (yaklaşık 3.5 - 3.8 milyar yıl) biri olarak kabul edilmekteymişler
ve gezegenimize oksijen sağlayan öncülermişler.
Biz gölün kıymetini geç anlamışız. Gölün
büyükçe bir kısmının kumlarını kamyon kamyon alıp götürmüşler. Şimdilerde
ahalide gölün kıyısında piknik yapıyor, çoluk çocuk göle ayaklarını sokuyor.
Beş yıl önce Haluk ile Fethiye’den dönerken uğramış, Türkiye’nin Maldivler’i diye lanse edilen kumsalın halini
görünce, “Maldivleri görmeyenlere yuttursunlar, neresi Maldivler buranın?”
demiştik.
Meğer koruma altına alınan kısım 5 ila 6
kilometre ilerideymiş. Arabayı park ettikten sonra elektrikli otobüs ya da
elektrikli lokomotif arkasına dizilen vagonlarla göle götürüyorlar. Kumsalın başladığı yere kalın ip çekmişler, kumsalı koruma altına almışlar. Bir de
ahşaptan gözlem kulesi yapmışlar. Araçlardan indiğimiz yerde de küçük bir
kafeterya var. Bembeyaz kumları, kumların üzerinde siyahlaşmış stromatolitleri
görüyoruz.
Tekrar elektrikli araçlarla minibüsün olduğu yere dönüyoruz. Artık İzmir’e doğru yola çıkıyoruz. Serinhisar’da leblebi molası veriyoruz. Buraların leblebisi meşhurmuş. Bizim arkadaşlar leblebi ile yetinmeyip bilimum kuru yemiş, tatlı ne varsa alıp, elleri kolları dolu arabaya dönüyorlar.
Bir gezinin daha sonuna geliyoruz. Çok
yorucu ama bir o kadarda dolu dolu bir gezi oldu. Ne güzel dostlarla
güzellikleri paylaşmak, ne güzel ülkemizin değerlerini birlikte keşfetmek. Eeee
arkadaşlar, sırada hangi gezi var?
Feryal Bekdik
Haziran 2026 ANKARA
Güzel ablam, seninle yolculuk etmeyeli neredeyse bin dünya yılı geçmiş gibi. Unutmuşum sözcüklere verdiğin lezzeti ve yüz ifadenle mimiklerini... Ne zaman yazını okusam önce İNSAN yüzün geliyor gözlerimin önüne ve sen anlatıyormuşsun gibi oluyorum. Tüm tariflerin çok önce yine thbtli dostlarla gittiğimiz bir yolculuk gibi oldu bende... Gönül gözüne ve insan yüreğine selam olsun🥰🥰
YanıtlaSilÇok detaylı, araştırma dolu, referans niteliğinde bir yazı olmuş, Gezimizi anlamlandırarak anılarımızı pekiştirdi.., Tebrik ederim, kalemine sağlık.. Emel D’haese
YanıtlaSilEmeğine sağlık.. çok çok güzel yazmışsın her zaman ki gibi… ablacım… gezine, ayağına, emeğine , eline sağlık ❤️💐 Sibel
YanıtlaSilFeryalcim, ben 60 yıl önce, Yeşilovada bir yaz tatili dönemi geçirmiştim, hafta sonlarıda Salda gölünün kıyısında defalarca, göle yüzmeye girmiş, zaman geçirmiştim. Bildiğimiz gri hatta, koyu gri kumu vardı. Fotoğraflarım var. Beyaz kumlu kısmını hiç görmedim. Sonradan nasıl olmuş anlamadım. Ve de maalesef henüz son halini görmeye gidemedim. Senin bu yazın üzerine “ Muttali olmak” 😉 için gitmem lazım.
YanıtlaSilLeyla Ktlzn
Sevgili Feryal, anlattığın yerlerin hepsini gezmiş ve çok beğenmiştim. Ama yazdıkların o kadar sürükleyici ki kendimi baştan sona okur buldum.
YanıtlaSilIsparta’yı nasıl anlattıysan gül kokuları kokladım. Sagalassos’daki antik tiyatro bence de en güzel manzaralı tiyatro. Çok tşk.Güzel anılarım tekrar canlandı. Sen hep gez ve hep yaz❤️ Sevim Yalçın
Feryalcim geziniz çok güzel olmuş, imrendim doğrusu...Ayrıca yazı çok akıcı ve bilgilendirici, fotoğraflar güzel..gezi ve yazılara devam..Selam ve sevgiler
YanıtlaSilBravo Feryal …!!!
YanıtlaSil👏👏👏
Feryal hanım adım adım Isparta olmuş. Bir yandan anılarınıza katıldım diğer yandan bilgilendim. Keyifle, sağlıkla nice gezilere...
YanıtlaSil