ISPARTA BURDUR VE SAGALASSOS

 


ISPARTA BURDUR VE SAGALASSOS GEZİ NOTLARI 6/7 HAZİRAN 2026

Uzun zamandır Sagalassos Antik Kenti’ni görmek istiyordum. Kime söylesem. “A biz geçen ay gittik, sen de görmelisin” ya da “Ben geçen yıl gittim sen de gitmelisin”  dediler. “Bu yaz atlarım arabaya kendi başıma giderim” diye düşünürken; bizim ODTÜ Ege Mezunlar Derneği’nden “Isparta Burdur gezisi yapılıyor” diye duyuru geldi. Öyle heyecanlanmışım ki, yazıyı tam okumadan geri bildirim yapıp, “Sagalassos’u da programa koyun” dedim. “Feryal Abla okumadın galiba, programda var “ diye cevap geldi. Hemen geziye yazıldım, bayram için annemi ziyarete İzmir’e gidecektim, gezi için İzmir ziyaretini uzun tuttum. Sonunda çok sevdiğim ODTÜ’lü arkadaşlarım ile birlikte geziye gitmek için gün saymaya başladım.

 06 Haziran 2026 Cumartesi

Sabahın seherinde sırt çantamı alıp yollara düşüyorum. İlk durağımız Fahrettin Altay Meydanı. Buranın da adına bir karar veremediler. İzmir’e geldiğimiz 1964 senesinde adı Kennedy Meydanıydı.1963 yılında suikasta kurban giden Amerikan Cumhurbaşkanı’nın adı verilmişti.  Daha sonra Fahrettin Altay oldu. Oysa halk arasındaki adı Üçkuyular’dı, hep de öyle kaldı. İzmir Tramvay hattında uzlaşma sağlandı. Son iki durağa Üçkuyular ve Fahrettin Altay dendi. Neyse bu da böyle bir bilgi.

Sabah 6:30 da Fahrettin Altay Meydanı’ndan hareket ediyoruz.  Lozan Meydanı ve Bornova’dan katılan arkadaşlarımızla birlikte on beş kişilik grup tamamlanmış oluyor.

Rehberimiz Kemal Şendikiçi gezimiz hakkında özet bilgi veriyor. Çoğumuz kahvaltı yapmadan yola çıktığımız için yolda mola veriyoruz. Arkadaşlar poğaça, simit, kurabiye ne varsa getirmişler. Çay eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra yola devam ediyoruz.

İlk durağımız “Gülbirlik” gül bahçeleri. Bahçeye girmeden önce hepimizin eline tülden keseler veriliyor. Gül tarlasında gül topluyor, gül hasadı yapıyoruz. Aslında gül hasadı sabah erken saatlerde el ile  yapılıyormuş. Zira gülün yağ oranının en fazla olduğu saat bu saatlermiş.  Biz misafirler için bu alan gül toplama bilgilenme ve gülü içselleştirme  olarak ayrılmış.  Buradaki güller bizim bildiğimiz güllere pek benzemiyor. Pembe renkli bu güllere “Rose Damascena” deniyormuş. Isparta gülü, Şam gülü olarak da bilinmekteymiş. Şam Gülü denmesinin sebebi de, eskiden batılılar bu gülü Şam ticareti sayesinde tanımış. Rosa gallica ile Rosa moschata türlerinden elde edilmiş melez bir gül türüymüş. Gül yağı elde etmek için Isparta ve Burdur yörelerinde yetiştiriliyormuş. Yani bu güller bir çeşit sanayi gülü.

Bulgaristan’da gül hasadı 30 gün sürmekte oysa biz de 60 güne kadar uzamaktaymış. Önce alçak rakımdaki güller toplanmakta, sonra orta yüksekliktekiler, daha sonra da yüksekteki güller toplanmaktaymış Birinin bitip diğerinin başlamasıyla 60 gün tamamlanmaktaymış.

Topladığımız güllerden bizim gül yağı çıkaracak halimiz yok. Ancak reçel yapabiliriz. O nedenle bize reçel tarifi veriyorlar.  Elimizdeki keselere topladığımız gül yaprakları 250-300 gr kadar geliyormuş. Sadece pembe yaprakları kullanacakmışız. Yeşil çanak yapraklarda aroma yokmuş. Polenlerde görüntüyü bozduğu için reçelin içine girmese iyi olurmuş. Bunun on katı kadar 2,5 ila 3,0 kg şeker ilave edilecekmiş üzerine de 4 kg civarı su konacakmış. Taze gül yapraklarından olduğu için yumuşaması için iyice kaynatmak gerekiyormuş. Kaynadıktan sonra da 10 gr limon tuzu ilave ettin mi al sana gül reçeli. Bu kadar basit. Bakalım döndükten sonra deneyeceğiz.  ODTÜ pankartı önünde fotoğraf çektirdikten sonra arabamıza biniyoruz.




Güneykent’de ki Gülbirlik Gülyağı Fabrikası’na  gidiyoruz. Halkımız otobüslerle akın akın burayı ziyarete gelmiş.  Tesisin bahçesinde, kaidesinde Gülcü İsmail Efendi ( 1840-1915) yazan bir heykel var. Bu heykel  Isparta'ya ilk gül fidanını getiren Müftüzade Gülcü İsmail Efendi’nin heykeliymiş. O zamanlar Bulgaristan gül üretimini koruma altına almış ve gül fidanlarının ülke dışına çıkmasını yasaklamış. İsmail Efendi’nin 1888 yılında Bulgaristan'ın Kızanlık (Kazanlık) bölgesinden bir gül çeliğini gizlice bastonunun içine saklayarak yurda sokmasıyla bölgenin kaderini değiştirmiş. İsmail Efendi gül yetiştirmeyi başarmış ama gül yağı elde etmek için epey bir uğraşmış. İlk yıllar başarısız olmuş, hatta ailesi ve halk onun bu yaptığını delilik olarak adlandırmış ve vaz geçirmeye çalışmış. Ancak dördüncü mahsul yılında doğru usta ve doğru yöntemi bularak gül yağını elde etmiş. Zamanın Ziraat nezaretine tahlil ettirdiği gülyağı ile kalitesini ispat etmiş ve ödüllendirilmiş. Hatta kendisi para ödülünü kabul etmeyince imbik hediye edilmiş.

Fabrikada hem 1954 yılında kurulmuş tarihi üretim ünitesi hem de 1976’da kurulmuş modern üretim tesisi var. Eski tesis müze haline getirilmiş. Fabrikanın halkla ilişkiler müdiresi Hatice hanımın rehberliğinde geziliyor.  Tarihi tesiste kullanılan damıtma teknolojisi esas itibarı ile günümüz damıtma ( Distilasyon) sistemi ile aynıymış. Girişte ahşap üzerine oyularak yazılmış tarihçeye göz atıyoruz.

Gülün tarihi yolculuğu insanlık tarihi kadar eskiymiş. Öyle ki yüzyıllardır şiirlere şarkılara konu olan gül çiçeğinin Anadolu’da üretiminin yapıldığı ve gülsuyu üretildiği ünlü gezgin İbn-i Batudanın (1304-1369) seyahatnamesinde bahsedilmekteymiş. En son olarak da çeşitli kaynaklarda Edirne’de gül çiçeği üretimi yapıldığı yine 18.yüzyıldan sonra da Osmanlı topraklarında üretime devam edildiği bilinmekteymiş. Anadolu’da yetiştirilen gül, Bulgaristan’a Türkler tarafından götürülmüş ve o günlerde Cermen sancağına bağlı Kazancık Zağra nahiyesinde gülcülük yapılmış.

Gül çiçeğinin bir sanayi ürünü ve ticari bir emtia olarak ele alındığı 1900-1923 yıllarında, devlet tarafından desteklenmiş ve teşvik edilmiş. Bu yıllarda 12.000 dönüm gül bahçesinden bahsedilmekteymiş. Ancak bu süreç Isparta’nın Yalvaç kazası eşrafından Meydan bey Oğlu Mehmet İzzet Efendinin oğlu “Gülcü İsmail” efendi 1988 yıllarında gülcülük konusuna merak sarmış. 1889-1889 yıllarında kurduğu gülhanede imbiklerle gülyağı elde etmeyi başarmış. O günden bu güne kadar geçen süreç de gülyağı üretim ve teknolojileri gelişerek devam etmiş ve bugün son üretim teknikleri ile Türkiye’de (ISPARTA) gülyağı üretilmekte ve tüm dün ya ülkelerine ihraç edilmekteymiş.

Isparta’da Gülcü İsmail Efendi’nin öncülüğünde başlatılan gül ve gülyağı üretimi zaman içerisinde gelişerek devam etmiş. Ve 1954 yılına gelindiğinde gülcülük sektöründe kurulmuş olan üretim kooperatifleri sayısı da hayli artmış. Bu kooperatifler arasında rekabeti sonlandırmak ve güç birliği oluşturmak için 1954 yılında kooperatiflerin bir araya gelmesiyle merkezi Isparta olmak üzere GÜLBİRLİK kurulmuş. Tarihi binanın girişinde bir buhar kazanı sergileniyor. Bu buhar kazanı 1790 yılında İngiltere’nin Manchester kentinde kurulmuş olan “William & Jhon Galloway & Sons” firması tarafından üretilmiş. Üretilen bu buhar kazanı İngiliz gemilerinde uzun yıllar kullanılmış. Ancak hizmet verdiği İngiliz bandıralı gemi İstanbul’da demirlendiği sırada ıskartaya çıkarılmış. Tam bu esnada 1954’de Güneykent eşrafı ve ileri gelenlerinin çabalarıyla sefer dışı kalan geminin buhar kazanı satın alınarak Güneykent’e getirilmiş. Uzun yıllar burada hizmet vermiş.  Gördüğümüz buhar kazanı orijinal imalatı ve montajı ile sergilenmekteymiş.

Buhar kazanını üreten şirket 1933 yılında faaliyetini sonlandırmış. Şirketin buradaki buhar kazanından üç adet ürettiği bilinmekteymiş.

Gelelim gül yağı üretimine. Aslında bu çok zahmetli bir iş. 4 Ton gül çiçeğinden 1 kg gül yağı elde ediliyor. Bu da yaklaşık 1.800.000 adet taze gül demekmiş. 1 kg gül yaprağı 3 kg su ile kaynatılıyor. Gülün yağı buharlaşıyor. Sonrada soğutucudan geçiriliyor. Isı farkından dolayı damıtılan yağ üstte kalıyormuş. Altta kalan su da gülsuyu olarak pazarlanıyormuş. Günümüzde Türkiye’de 7.000 ton gül işlenerek 1.600 kg gül yağı elde edilmekteymiş.  

Gül denince insanın aklına parfüm geliyor. Osmanlı zamanında “Buhur Suyu” denen bir tür parfüm imalatı zaten varmış. Buhur Suyu, sandal, aselbent, kalenbek ve öd ağacı gibi tütsü olarak yakılan maddelerin gül suyu içinde kaynatılması ve misk ile çiçek suyu eklenmesiyle elde edilen güzel kokulu bir suymuş. Buhur suyu şişelenerek padişah, saray mensupları vükela, ulema ve harem mensuplarına dağıtılmaktaymış.  Ahaliye yok valla. Ahalinin parfümle tanışması Tanzimat’tan sonra olmuş. Oysa parfümün tarihi insanlık tarihi kadar eski.

Arkadaşlarımız fabrika satış mağazasında güllü ürünleri keşfederken ben yeni tesise göz atıyorum. Tarihi tesisteki kazanlar bakırken buradaki kazanlar paslanmaz çelikten. Bir de gül odası var. Yere gül yaprakları serilmiş. Ahali üzerine uzanıp çeşit çeşit poz vererek fotoğraf çektirip eğleniyor.

 



Isparta’ya doğru hareket ediyoruz.  Yolda giderken Süleyman Demirel Üniversitesi’nin önünden geçiyoruz. Trafik levhalarında Davraz Kayak tesisleri adını okuyoruz. Davraz Dağı, 2635 m zirve yüksekliği ile Akdeniz Bölgesi’nin Göller Yöresi’nde, Eğirdir ve Kovada Gölleri arasında yükselen ve Isparta Ovası’nı kuşatan dağ kütlelerinden biriymiş. Davraz kayak merkezi Isparta’ya 26 km uzaklıktaymış.

Şehrin merkezi sayılan Kaymakkapı Meydanı’nda arabadan iniyoruz. Meydanda bizi 9.Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in, elinde meşhur şapkasıyla betimlenmiş bronz heykeli, karşılıyor. Meydanın bir tarafında kocaman bir gül dalı, diğer tarafında büyük bir üzüm salkımı heykeli, üzüm salkımının karşısında Firdevs Bey Bedesteni duvarı boyunca güllerin arasında herkesin önünde fotoğraf çektirdiği “ Love Isparta” yazısı var.



Isparta 500.000 nüfuslu bir kent. Antik dönemde ki adının Baris ya da Barista olduğu söyleniyor. Yakın çevresi ile birlikte Pisidya yöresinin önemli yerleşim merkezlerinden birisi olan Isparta’nın tarihinin, tarih öncesi dönemlere kadar ulaştığı söylenmekte. Yörenin yerleşme tarihi Paleolitik (Eskitaş) Dönemle başlamaktaymış. MÖ 2000’lerde ise Pisidya Bölgesi, Luvi ve Arzava topluluklarının yerleşme alanıymış. Hititler bir siyasi güç olarak ortaya çıktıktan sonra yöreye ilgi duymuşlar, ancak yüzyıllarca süren çatışmalara karşılık Arzava ülkesi üzerinde kesin bir egemenlik kuramamışlar. MÖ 1200’lerde "Ege Göç Kavimleri" adı verilen topluluklar, Balkanlardan gelerek, Anadolu’nun siyasi yapısını bütünüyle değiştirdikleri gibi Arzava Ülkesi Konfederasyonu’nun da siyasi varlığına son vermişler. Bu toplulukların en önemlisi Frigler. Frigler de MÖ 8. yüzyıldan sonra, giderek güçlerini kaybetmiş ve MÖ 690’da bu topraklarda Lidya Devleti egemenliğini kurmuş. Daha sonra Kimmer-Sapardailer sürekli akınlarla Lidyalıları oldukça zor durumda bırakmışlarsa da Isparta yöresinde uzun süreli bir yerleşik güç oluşturamamışlar. Yöre, MÖ 546’da Perslerin egemenliğine girmiş ve MÖ 334’e kadar onların egemenliği altında kalmış.

Bu tarihten sonra yöreye Büyük İskender egemen olmuş. MÖ 323’te Büyük İskender’in ölümü üzerine, Isparta, sırasıyla Bergama Krallığı’nın, Seleukoslar’ın, son olarak da MÖ 190’da Romalıların yönetiminde bulunmuş. Roma egemenliği MS 395’e kadar sürmüş. Roma İmparatorluğunun MS 395 yılında ikiyle ayrılmasından sonra, Bizans İmparatorluğuna bağlanan Isparta ve çevresi, Ortaçağda İslam Devletleriyle Bizanslılar arasındaki savaşlarda faal bir rol oynamış. 774 yılında Abbasiler döneminde güçlü bir Arap ordusu Isparta’yı almayı başardıysa da bir süre sonra Bizans birlikleri şehri geri almış. İslam devletlerinin Anadolu’ya akınları 10. yy.’a kadar sürmüş. 8. yüzyıl başlarında kısa bir süre Abbasi yönetimine giren kentin adı, Arap kaynaklarında Sabart olarak geçmekteymiş

Roma yönetiminde Isparta’nın önemli yerleşme merkezleri olarak Bayat (Selvecia Sidera), Uluborlu (Apollonia), Yalvaç (Antiokheia), Sütçüler (Sağrak-Adada), Şarkikaraağaç (Neopolis) ve Gelendost (Debenae) sayılmaktaymış. .

Selçuklu tarihçisi, İbn Bibi, Isparta kalesinin ve vilayetinin Anadolu Selçuklu Sultanı III. Kılıç Arslan zamanında, 1204 yılında Selçuklular tarafından fethedildiğini yazmaktaymış. İbn Bibi, burayı havası ve suyu ile meşhur bir vilayet olarak anlatmaktaymış. Isparta yöresi 1300 yılında Hamitoğulları’nın egemenliği altına girmiş. Hamitoğulları Beyliği döneminde Isparta’ya gelmiş olan ünlü Seyyah İbn Batuta, şehri bakımlı, zengin çarşıları olan, sayısız ırmak, bağ ve bostanları bulunan bir nezih belde olarak tanımlamaktaymış. Hamitoğullan dönemi içinde kısa bir süre İlhanlı egemenliğine giren Isparta, tekrar Hamitoğulları egemenliğine girmiş. Hamitoğlu Kemaleddin Hüseyin Bey, 1374 yılında yaptığı bir antlaşmayla, Isparta’yı Eğirdir, Karaağaç, Beyşehir, Seydişehir ve Yalvaç ile birlikte 80 bin altın karşılığında Osmanlı devletine vermiş. Bu nedenle Osmanlı döneminde Isparta,  Hamidabat ya da Hamitili ismiyle anılmış.

1390 yılında Kemaleddin Hüseyin Bey’in ölümüyle Isparta ve çevresi Osmanlı topraklarına kesin olarak katılmış. Osmanlı topraklarına katılan Isparta, merkezi yönetime, merkezi Kütahya olan Anadolu Eyaletinin bir sancağı olarak katılmış. Bu yeni sancağın yönetimi Kutlu Bey’e verilmiş. Uzun yıllar Osmanlı yönetiminde kalan Hamitili, Mondros Mütarekesinden sonra İtalyanlar tarafından işgal edilmek istenmiş ancak halkın direnişi karşısında işgal gerçekleştirilememiş. Isparta’nın tarihine kısaca göz atmış olduk.

Öğlen yemeği yemek üzere “Kebapçı Kadir” e giderken Saat Kulesi’nin önünden geçiyoruz. Kulenin altında ki taşın üzerinde bölgeye ait Karataş veya Geyrant taşı olarak bilinen trakit andezit taşın işlenerek Türkiye ve Dünya pazarında  “Rosestone” adıyla yerini aldığını yazıyor.

Kebapçı Kadir, masadaki tabak altına yayılan kağıda “1851’den bu yana gülümseten konukseverlik” diye yazmış. Önce çorba geliyor, sırayla Isparta şiş, salata, kabune pilavı ve irmik helvası geliyor. Her biri birbirinden lezzetli. Kabune pilavı Isparta  yöresine özgü, düğünlerde ikram edilen bir pilav türüymüş. Kabune pilavı Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından tescillenmiş ve coğrafi işaret almış. İçinde soğan, dana eti, nohut bulunan bir çeşit pirinç pilavı. Et suyu ve tereyağ pilava ayrıca lezzet katmış.

Yemekten sonra hemen yan taraftaki Kutlubey Camii (Ulucami)ni geziyoruz. Ulucami adını I.Murad döneminde yaşamış Osmanlı komutanı olan Kutlubey’den almış. İl merkezindeki camilerin en eski tarihlisiymiş. 1429 yılında yapılan cami, 1899 yılında bütünüyle yıktırılarak Padişah II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25.yılı hatırasına yeniden inşa edilmiş  ve 1904 yılında tamamlanmış. 1914 yılındaki depremde caminin yıkılması üzerine, 1922 yılında bugünkü cami ve minaresi yapılmış. Dikdörtgen planlı caminin köşesinde bir de tek şerefeli kurşun külahlı  minaresi var. Çatı örtüsü, ortada merkezi kubbenin dört yanında birer elips ve köşelerde birer küçük kubbeden oluşmakta. Duvarları kövke taşından (Bir çeşit süngerimsi ponza taşı) yapılmış.

Caminin haziresinde Kutlubey’in mezarı var. Caminin içinde kubbe altları ve kemerler kalem işi ve madalyonlar ile süslenmiş. Kubbe etrafında korkuluk mevcut.  Duvarlar sade bırakılmış. Yumuşak renklerin hakim olduğu cami insanın içini açıyor. Caminin avlusunda çok hoş bir de şadırvan var.




Caminin yanında çok büyük bir meydan bulunuyor. Meydanın karşısında üzerinde gül motifi bulunan ve  Atatürk’ün “Hürriyet ve İstiklal Benim Karakterimdir” sözünün yazıldığı kaide üzerinde Atatürk’ün askeri üniforma ile  heykeli var. Heykelin bir yanında elinde gül buketi tutan bir kadın, diğer tarafında halı tutan bir erkek var. Bir zamanlar Isparta halısı çok ünlüymüş. Şimdilerde adı pek anılmaz olmuş.Heykelin karşısında Valilik binası, binanın yanında da Gülcü İsmail Efendi’nin heykeli göze çarpıyor. 


Kebapçı Kadir’in olduğu yere geri dönüyor ve Firdevs Bey Bedesten’ine giriyoruz. Bedestan Kanuni Sultan süleyman döneminde, Isparta Valisi Firdevs Bey tarafından, 1561 yılında, gene Firdevs Bey tarafından  Mimar Sinan’a yaptırılan Firdevs Bey Camisi’ne gelir sağlamak amacıyla yaptırılmış. Günümüzde bu cami Mimar Sinan Cami olarak anılmaktaymış.

Bedesten Mimar Sinan üslubunu taşımakta. Yapı, düzgün kesilmiş köfke taşından yapılmış. Kuzey-güney doğrultusunda uzanan binanın iki taraftan girişi var. Kurşun kaplı beşik-tonoz çatısı 1967 yılında gördüğü onarımla değişerek ahşap olarak kaplanmış ve içerisindeki dükkanlar ile hizmete açılmış. Bedesten’in diğer tarafından çıktığımızda Mimar Sinan Cami’nin minaresi görülüyor. Bedesten günümüzde kuyumcular, hediyelik eşya ve, bakır eşya satıcılarının çoğunlukta olduğu bir çarşı.



Bedesten’in dış duvarındaki “ Love Isparta”nın önünde fotoğraf çektiriyoruz. Arabayı beklereken meydana bakan binadaki tabelalar dikkatimizi çekiyor. Deva, Saadet, Ak Parti, Ülkü Ocakaları  hepsi aynı binadalar. Süleyman Demirel’in şapkalı heykeli de sanki onları selamlıyor. Ne diyeyim?  Allah muhabbetlerini artırsın.







Arabamıza binerek, Erçetin Gülyağı Fabrikası’na gidiyoruz. Okul ve bölüm arkadaşım, yıllarca dernek yönetiminde birlikte çalıştığım Nuri Erçetin’in, İnşaat Mühendisi olmasına rağmen, baba işini devam ettirdiği fabrika burası.

Bizi Nuri ile birlikte eşi Seda ve kızları Naz karşılıyorlar. Naz’ın gelmesiyle üçüncü kuşak iş başına geçmiş oluyor. Naz eşi ile beraber fabrikadaki lojmanda kalıyormuş. Yani Erçetinler gece gündüz işin başındalar.  Arkadaşımız günde 200 Ton gül yaprağı işleyecek kapasitede modern bir fabrika kurmuş. Kapasitenin tamamını kullanacak gül tedarik edilemiyor, günde 60 ila 70 ton işleniyormuş. Otuza yakın köy arkadaşımızın işletmesine gül sağlamaktaymış.

Gittiğimizde traktör römorklarına yüklenmiş, çuval çuval güller geliyordu. Fabrikada gül yağı iki yöntemle elde ediliyor, biri daha önce gördüğümüz distilasyon metodu, diğeri de petrol ve doğal gazdan elde edilen, oda sıcaklığında renksiz, uçucu ve yanıcı bir organik sıvı olan hekzanın yağ çözücü özelliğinde faydalanılarak uygulanan eksrtraksiyon metodu.

Distilasyon metoduyla 4 Ton taze gül çiçeğinden 1 kg gül yağı elde edilirken, ekstraksiyon metodu ile 400 kg taze gülden1 kg katı gül konkreti elde edilmekteymiş.  Gül konkreti koyu kıvamlı balmumu gibi bir şey. Konkretin etil alkol ile yıkanmasıyla da gül absolütü elde ediliyormuş. 100 ila 150 kg konkret işlenerek 1 kg absolüt elde ediliyormuş. Gül absolütü parfüm yapımında, cilt kremlerinde, masaj yağlarında kullanılmaktaymış. Absolütten ayrılan katı madde ise ruj yapımında kullanılıyormuş. Yani malın katresi ziyan edilmiyormuş.  Arkadaşımızın fabrikası Türkiye’de absolüt üreten tek işletmeymiş.

Ekstraksiyon ünitesinden sonra, yan taraftaki distilasyon bölümüne geçiyoruz. Bakır kazanlarda geleneksel ile modernite birleştirilerek üretim sürüyor. Gül mevsimi iki aylık kısa  bir sürede sona eriyor. Fabrikada üretim durmuyor, doğal özdeş (etkin maddenin farklı bitkilerden elde edilmesi) üretimi devam ediyor. Mesela Afrika’dan ithal edilen ardıcın yağı çıkarılıp ihraç ediliyor. Çeşitli bitkiler için de yağ çıkarma denemeleri devam ediyormuş.



Arkadaşımızla nasıl gurur duydum anlatamam. Mühendis oldun mu analitik düşünce ile her yükün altından kalkıyorsun.  Fabrikanın idari binasının önünde gülün tomurcuk hali, açılmış hali ve olgunlaşmış halini temsil eden üç halini iç içe betimleyen bir heykel var. Nuri’nin eseriymiş. Arkadaşımız aslında çok da güzel karikatür çizer. Okuldayken “Hasan Tan ODTÜ’ye Rektör Olamaz” adlı karikatür kitapçığının kapağındaki karikatürü çizmişti. Benim “Gün Olur Alır Başımı Giderim” adlı kitabımı da o resimlemişti.

Seda çayla birlikte Isparta Şekerlemesi ikram ediyor. İçi cevizli, çok lezzetli bir kurabiye. Biz çaylarımız içerken fabrikanın bahçesine kocaman bir otobüs giriyor. Rumca konuşmalar kulağımıza çalınıyor. Efendim Lozan anlaşmasından çok önce Isparta’dan göç eden Rumlar, Yunanistan'ın Atina ve Selanik bölgelerine yerleşmişler ve Nea Lonia Isparta Mübadilleri Derneği’ni kurmuşlar. Nuri’nin babası 1960’lı yıllarda bu dernek ile irtibata geçmiş. Bu dernek, geçmişte Türkiye ile Yunanistan arasında duygusal bağların ve kültürel mirasın korunmasını amaçlayan organizasyonlar ve ziyaretler düzenlemekteymiş. Her yıl gül festivali döneminde gelip, Nurilerin fabrikayı da programlarına almaktaymışlar. Yani anlayacağınız bugün Erçetinlerin “Kabul Günü”.

Akşam yemekte buluşmak üzere fabrikadan ayrılıyoruz. Eğirdir Gölü’ne gidiyoruz. Yol üzerinde “Miryakefelon Kafe” adlı bir kafe görüyoruz. Ne alaka diye düşünürken; rehberimiz Miryakefelon savaşının Isparta Yalvaç sınırları içerisindeki Karamıkbeli Geçidi dolaylarında yapıldığını söylüyor. Miryokefalon Muharebesi 1176 yılında  Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans imparatoru I. Manuil arasında yapılan savaş.

Malazgirt Savaşı ile1071 yılında  Anadolu'nun kapıları Türklere açılırken, Miryokefalon Zaferi ile bu topraklar Türklerin kesin yurdu (Yurt Tutan Savaş) olarak tescillenmiş. Yani biz Anadolu'nun tapusunu bu savaş ile almışız.

Eğirdir Gölü ve Eğirdir şehrine geliyoruz. Şehirdeki Bizans  surlarını,  Hızır Bey Camiyi arabanın camından görerek  Kemer Boğazı’ndan geçiyoruz. Kuzeyde kalan küçük kısma Hoyran, güneyde kalan büyük kısma Eğirdir Gölü deniyor. Boğazdan geçerken haliyle  bir  tarafımız Hoyran gölü, diğer tarafımız Eğirdir gölü oluyor. Hoyran gölü tabak gibi sakin görünürken, Eğirdir Gölü’nde iri iri dalgalar oynaşıyor. Göl kenarındaki Bek Kafe’ye oturuyor. Çay, kahve, meyve suyu içerek gezinin tadını çıkarıyoruz.


Nurilerin fabrikada satış mağazası yok. Ürünleri şehirdeki bir mağazada satılıyormuş Mağaza, Hilton Garden Inn otelinin altındaki Centrum Garden Alışveriş Merkezi’ndeymiş. Yemekten önce hep birlikte mağazaya gidiyoruz. Çok şık bir mağaza. Arkadaşlar, kremdir, parfümdür, ne varsa talan ediyorlar. Bu arada Nuri’nin yazdığı “Isparta” kitabı da kapanın elinde kalıyor.

Mağazadan sonra akşam yemeği için Isparta Tabipler Lokali’ne gidiyoruz. Nuri ile Seda bizden önce gelmişler. Yemekler nefis, hele cevizler kapış kapış yeniyor. Yeniliyor içiliyor. Anılar canlanıyor. Gülünüyor eğleniliyor. Tam  “Dostların arasındayım. Güneşin sofrasındayım” dizelerine uygun bir akşam yaşıyoruz. Sıra hesap ödemeye gelince Nuri ile Seda elimizi cebimize attırmıyor. “Memleketimize gelmişiniz, burada sizin paranız geçmez” diyorlar. Mahcubiyetten ne diyeceğimi bilemiyorum. Ben de “Ey ahali madem akşam yemeği için para ödemedik, yemeğe ödenecek parayı burs fonuna bağışlıyoruz “ diyorum. Tüm arkadaşlar teklifimi destekliyor. Bu fikir Nuri ile Seda’nın da hoşuna gidiyor.

Yemekten sonra fotoğraflar çekiliyor, güzel dost, güzel insan, Erçetinlere veda ediliyor. Yarın Sagalassos gezisine erken başlayabilmek için Ağlasun’daki Sagalassos Lodge otelinde kalacağız. Gece geç saatlerde otele ulaşıyoruz. Gonca ile oda arkadaşıyız. Kısa bir duş faslından sonra hemen yatıyoruz. Çok yorulmuşuz, iki kelam etmeye bile halimiz kalmamış.

8 Haziran 2026 Pazar

Sabahleyin uyandığımızda otelin orman içinde olduğunu görüyoruz. Mis gibi havayı içimize çekiyoruz. Otel çok güzel. On iki yıl evvel hizmete açılmış.  Kahvaltıya iniyoruz. İrem erkenden kalkıp otelin SPA’sını keşfetmiş, kapalı havuzunda yüzmüş. Bu gezinin düzenlenmesinde İrem ile Fulya’nın emekleri çok. İrem, havuzda yorgunluk atmış.

Arabaya binerek 5 km uzaklıktaki Sagalassos Antik kentine varıyoruz. Ziyaretçiler için erken bir saatte, kimseler gelmeden şehri gezmeye başlıyoruz. Akdağ yamaçlarına kurulan kent, denizden 1500-1700 metre kadar yükseklikteymiş. Roma döneminde Pisidya bölgesinin en önemli kentlerinden biri olmuş. Sagalassos’ta bulunan yapıların büyük bir çoğunluğu Roma dönemine aitmiş.

Sagalassos, Anadolu'nun en iyi korunmuş antik kentlerinden biriymiş. Bu yerleşim, Hellenistik dönemdeki yükselişinden Roma İmparatorluğu dönemindeki gelişimine, Bizans döneminde geçirdiği dönüşüm ve terkedilişine kadar uzanan bin yıllık bir geçmişe sahip.

Sagalassos antik kentinin kazı başkanı Prof. Marc Waelkens bir makalesine ““Sagalassosluların en onurlu kenti, Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidia kenti” diye başlık atmış. Sagalassos’un yüksek rakımda kurulması şehre doğal koruma sağlamış. Sagalassos’un konumunun bir diğer avantajı da yakın çevresinde pınarların bol oluşuymuş. Tee milattan önce beşinci yüzyılda kurulan bu şehir, milattan sonra on üçüncü yüzyıl başlarına kadar yerleşim yeri olmuş.

Kimler gelmiş, kimler geçmiş. Milattan önce 333 yılında İskender bile buralara gelmiş. Sagalassos tarihinde görülen bir diğer önemli olay ise,  MS 120 yıllarında Hadrianus (MS 117-138), döneminde tapınak yapımına ağırlık verilmiş. Şehrin her yerinde tapınaklar yükselmiş. Bu tapınak aşkı, Sagalassoslulara 5. yüzyılın sonlarına kadar gururla taşınan onursal “Romalıların dostu ve müttefiki olan ilk Pisidya kenti” ünvanını kazandırmış. Bu unvan onlara Roma ile aynı hakları kazandırıyor, daha az vergi vermelerini sağlıyormuş.  Pisidya’nın imparator kültü merkezi olarak Sagalassos, her yıl Pisidya’nın dört bir yanından gelen ziyaretçileri ve temsilcileri çeken festivallere ve oyunlara ev sahipliği yapmış,

Sagalassos’ta Hristiyanlık yalnızca aşamalı olarak baskın din haline gelmiş. Kentin soyluları 6. yüzyılın ortalarına kadar hala paganizme ve ‘klasik’ külte sempati duyuyorlarmış. MS 541-42 yıllarında ortaya çıkan veba – Anadolu’nun başka yerlerinde olduğu gibi - kentsel ve kırsal nüfusun üçte birini öldürmüş. Hey Allahım dağın başına o veba nasıl gelmiş? Tüccarı geliyor, gezgin kumpanyası geliyor, o geliyor bu geliyor, birinden biri taşımıştır. Hamamın yanındaki ahşap tiyatronun olduğu yere iki büyük fırın konulmuş, kireç elde etmek için o canım mermer heykeller yakılmış.

MS 602-620 yıllarında yıkıcı bir depremle kentin büyük bir kısmı yok olmuş, fakat 7. yüzyıl boyunca Sagalassoslular  dağınık bir şekilde yaşamlarını sürdürmüşler. Ayrıca MS 650 civarında yaşanan şiddetli bir kuraklık, kent bölgesindeki bazı vadilerde tarımdan hayvancılığa geçilmesine sebep olmuş. Şehrin başına gelmeyen kalmamış.

Selçuklu Türkleri yöreye geldiklerinde ovaya, bugünkü Ağlasun’a yerleşmişler. Sagalassoslular 12. Yüzyılda Selçuklular ile birlikte yaşamışlar ve 13. yüzyıl başlarına kadar  Sagalassos’da yaşamaya devam edilmiş ve 13. yüzyılın başlarında şehir tamamen terkedilmiş.

Sagalassos Antik Kenti, ilk olarak 1706 yılında Fransız gezgin Paul Lucas tarafından keşfedilmiş. Harabelerin kayıp antik kent Sagalassos'a ait olduğu ise, 1824 yılında bölgede bulunan bir anıt üzerindeki yazıların çözülmesiyle kesinleşmiş. Sagalassos, Unesco Dünya Kültür Miras Listesine girmek için geçici kabulü almış.

Gezimizin ilk durağı Aşağı Agora.  Burada gözümüze çarpan ilk yapı ise hamam. Tıpkı Türk hamamları gibi, Roma dönemi hamam-gymnasium binalarıda çok işlevli tesislermiş. İnsanlar düzenli olarak hamamda buluşur, sosyal ilişkilerini güçlendirir, bir yandan yıkanır, spor ve eksersiz yaparken bir yandan da iş bağlantılarını yaparlarmış. Hamamda  erkekler kısmı ile kadın ve çocukların yıkandığı kısımlar ayrıymış.

 Hamamda soğuk, ılık, sıcak salonlar peş peşe gelecek şekilde düzenlenmiş. Salonları duvar ve tabandan ısıtacak teknoloji geliştirmişler. Bunun içinde yirmi dört saat hamamı sıcak tutmak için ha babam odun yakmışlar. Romalılar tarihten silinmeseydi, Ege’de orman kalmayacakmış.

Yapılarda kullanılan malzemelerden hangi dönemlere ait olduğunu tahmin edilebiliyor. Ağırlıklı olarak Helenistik dönemde bazalt taşı kullanılırken,  Roma döneminde mermer, Bizans döneminde tuğla kullanılmış.

Hadrianus Çeşmesi kalıntılarını görüyoruz. Hadrianus Çeşmesi Roma İmparatoru Hadrianus döneminde (M.S.130-139) yapılmış, 10 metre yüksekliğinde iki katlı yapısı ile Antoninler Çeşmesi’nden daha görkemli bir çeşmeymiş. Çeşmenin önü agora meydanına , arka kısmı odeona bakıyor.  Restorasyon çalışmaları devam ediyor. Bittiğinde gelip görmek lazım.



Yukarı Agora’ya doğru yürüyoruz. Büyükçe bir teras var. Burada, MS 2.yüzyılın sonunda pahalı gıdaların satıldığı bir Macellum (Lüks Ürünler Pazarı) varmış. Daha sonraki yüzyıllarda burada mücevherler, müzik aletleri, metal, işlenmiş kemikten  dekoratif eşyalar da satılmış. Ortada altı metre çapında yuvarlak bir yapı (tholos) var. Teras da ki mermerden yapılmış  yağmur suyu ızgaralarına hayran kalmamak elde değil.Yukarı Agora’ya doğru yolumuza devam ederken kemerli kapılardan geçiyoruz.

 

 Yukarı Agora’ya vardığımızda, Sagalassos ile ilgili tüm tanıtımlarda yer alan Antoninler çeşmesini görüyoruz.  Çeşme, antik kentin politik merkezi olan Yukarı Agora’ya estetik görüntü kazandırmak amacıyla yapılmış.

Çeşme, MS 161 – 180 yılları arasında Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında inşa edilmiş ve  MS 500 yılında yaşanan depremde yıkılarak toprak altında kalmış. Korint sütun başlıkları üzerine oturtulmuş yarım daire şeklindeki alınlıkların ortasında Medusa başı kabartmaları var. Antoninler Çeşmesi, 28 metre uzunluğunda 9 metre yüksekliğinde. Yedi adedi alınlıklı olmak üzere on bir adet niş sayıyorum. Merkez nişte bulunan 4,5 metre yüksekliğindeki şelaleden gürül gürül su akmakta ve önündeki havuzu doldurmakta.

Çeşme alanında yapılan kazılarda iki adet Dionysos heykeli çıkmış. Çeşmenin nişlerinde görülen heykeller taklit olup, asılları Burdur Arkeoloji Müzesi’ndeymiş. Yedi farklı renk taştan yapılan çeşmenin Antoninler Çeşmesi diye anılması, çeşmeyi yaptıran ailenin adından dolayıymış. Aygaz ile Belçika Leuven Üniversitesi ve Belçikalı bazı kurumların iş birliği ile 1800 yıl sonra ayağa kaldırılan Antoninler Çeşmesini seyretmeye doyamıyoruz.




Tam tepeye çıktığımızda aşağıda hipodromun kalıntısı görülüyor. Dağın eteklerinde kaya mezarlar göze çarpıyor. 



Kuzey Batı Heroon (genellikle bir kahramanı onurlandırmak için inşa edilen tapınak benzeri anıtsal yapılar)un yanından geçiyoruz. Anıtın orta cephesinde  “Dans Eden Kızlar” kabartması var. Bu kabartmanın da aslını müzede görecekmişiz

MS 1. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen ve 15 metrelik yüksekliğiyle bir kuleyi andıran yapının kime adandığı tam olarak bilinmiyormuş. Yapının önünde bulunan genç insan başına ait heykel nedeniyle, önemli bir ailenin genç oğlu için yapılmış anıt mezar olduğu varsayılmaktaymış.



Kütüphane binasına gidiyoruz. Kapısı kapalı, içeriyi parmaklıklı pencerelerden görmeye çalışıyoruz. Duvarlarda parşömen kağıtların konduğu nişler var. Tabanında mozaikten yapılmış bir pano varmış. Panoda Truva Savaşı esnasında Akhilleus’un annesi Thetis tarafından savaşa uğurlanışı canlandırılmış. Kütüphanenin yanında çanak çömlek işlenen atölyeler varmış.



Bin bir zahmetle kaygan taşlardan tırmanarak tiyatro binasının olduğu yere ulaşıyoruz. , Dağ yamacına kurulan 9.000 kişi kapasiteli bu Roma dönemi yapısı, muhteşem dağ manzarası ve günümüze sağlam ulaşan vomitorium (tünel/geçit) yapılarıyla dikkat çekiyor.




Tiyatrodan sonra bir başka çeşme karşımıza çıkıyor. Dor Stili Çeşme olarak adlandırılan çeşme, civarda yaşayan halkın su ihtiyacını karşılamak için yapılmış. Halkın testilerini doldurduğu bu sade ama işlevsel çeşmede çamaşır yıkandığı da söylenmekte.



Dönüşe geçiyoruz. Yokuş aşağı inerken tam çıkışa yakın yerde Kent Konağı’nın kalıntıları görülüyor. İmparator Augustus döneminden itibaren kentin yeni oluşan zengin toprak sahipleri, Sagalassos’un imarı ve alt yapısına yatırım yapıp, bunun karşılığında Roma vatandaşlığı ve saygınlık kazanmışlar. MS 4. Yüzyıldan itibaren bu durum değişmiş. Varlıklı seçkinler kentte kendilerine ait özel yatırımlar yapmaya başlamışlar. Bu büyük kompleks buna örnekmiş. O devrin zenginlerinden birine ait olan evin özel hamamı, üç iç avlusu, çok sayıda oda ve servis mekanı varmış.

Sagalassos turunun sonuna geliyoruz. “Sagalassos Arkeolojik Araştırma Projesinin Ortakları”’nı gösteren panoda ODTÜ’nün adını da görmek hepimizi gururlandırıyor.

Arabamıza binerek Burdur’a gidiyoruz. Arkeoloji Müzesi’nin yanındaki otoparka arabamızı park ediyoruz. Hepimiz çok acıkmışız. Adliye Caddesi üzerinden Toros Restoran’a gidiyoruz. Burdur köfte ve cevizli lorlu pide öneriliyor. Emel ile birimiz birinden diğerimiz ötekinden söyleyerek her ikisinin de tadına bakıyoruz. Köfte idare eder de, o pide neydi öyle. Tadı damağımda kaldı valla. Ben böyle bir pide yemedim. Loru sevmem ama bu cevizle birlikte başka bir şey olmuş.


Yemekten sonra Burdur sokaklarını arşınlıyoruz. Burdur 250.000 nüfuslu kasabadan hallice bir il. Gazi caddesi boyunca yürüyoruz. Sokak arasından Burdur Saat Kulesini görüyoruz. Saat Kulesi'nin orijinali 1830'lu yıllarda yapılmış, 1914 depreminde yıkılmış ve 1937 yılında Burdurlu bir tüccar tarafından yeniden inşa edilmiş.  Saat Kulesi’nin arkasında da Ulu Cami varmış.

Burdur’un cevizli ezmesi meşhurmuş. Rehberimizin bildiği bir dükkana giriyoruz. Sadece cevizi ezme değil, haşhaşlı ezme, kenevirli ezme bile var. Arkadaşlar alışverişi tamamladıktan sonra Burdur Arkeoloji Müzesi’ne giriyoruz.

Burdur Arkeoloji Müzesi, 60 binden fazla kültür varlığı ile Türkiye’nin en zengin müzelerinden biriymiş. 1956 yılında kurulan müze, 2001 yılında yeniden düzenlenmiş. Müze binası, eskiden bahçede bulunan medreseden geriye kalmış olan Osmanlı Pirkulzade Kütüphanesi’nin mimarisinden esinlenerek yapılmış. Kütüphane  müzenin parçası olarak girişte duruyor.



Burdur Arkeoloji Müzesi, 2008 yılında “Gezilip Görülmeye Değer Müze” ödülünü almış. Müzede, Neolitik Çağ'dan günümüze kadar uzanan geniş bir zaman aralığına tarihlenen, eşsiz eserler yer almakta.

Salonun girişinde bizi  “Dans Eden Kızlar” frizi karşılıyor. İmparator Augustus dönemine tarihlenen bu özel eser, 14 adet neredeyse bire bir insan ölçeğinde yontulmuş kadın figüründen oluşmuş. Kızlardan birinin elinde kanuna benzer bir çalgı var. Diğer on üç tanesi sanki halaya durmuş Figürlerin elinde defne yaprakları ve çeşitli bitkisel süslemeler bulunuyor. Detaylı kıvrımlı kıyafetleri ve hareketli dans figürüyle  antik dönem dans ve eğlence kültürünü yansıtıyorlarmış. Hani yukarıda anıt mezarda genç bir insan yatıyor diye bahsetmiştik ya. Bu frizi görünce “Mezarımı Kızlar Kazsın oy oy “ demek geliyor içimden.



Frizin hemen arkasında “Güneş Saati” var. Yaklaşık 1800 yıllık Sagalassos Roma Güneş Saati, M.S. 2. yüzyıldan kalma eşsiz bir arkeolojik eser. Eser, antik dönemde zaman ölçüm teknolojisinin ulaştığı noktayı göstermesi açısından çok önemli. Saat, aslan ayağı şeklinde mermer bir kaide üzerinde, 60°'lik bir açıyla konumlandırılmış mermerden halka şeklinde. Saatin içindeki sabit gösterge şeridi (Gnomon) kaybolmuş.

Giriş katının sol tarafında Sagalassos antik kentindeki hamamdan getirilen heykeller sergileniyor. 20007 yılı kazıları sırasında hamamın köşesindeki niş içinde İmparator Hadrian’a ( MS 117-138) ait heykelin parçaları bulunmuş, heykelin sol bacağı, kırılmış olan ayağı başı birlikte bulunmuş. Bacak boyu benim boyum kadar, kafada ha keza kocaman. Yani anlaşılan hamamın köşesinde dev bir heykel varmış. Hamamın diğer köşesinde de İmparator’un eşi Sabina’nın heykelinin ayakları bulunmuş. 



Bir diğer ilgi çekici heykel ise Hadrianus Çeşmesi’nden getirilen Satyr heykeli.Antoninler Çeşmesi’nin iki yanından getirilen iki adet Dionysos heykeli ile  anıtın ortasındaki nişlerden getirilen Nemesis, Asklepios, Koronis, Apollo ve Hygieia heykellerini de görüyoruz. Heykellerden hangi birine bakacağına şaşırıyor insan. Heykellerin hepsi Afrodisyas mermerinden yapılma ve hepsi birer sanat eseri. Nekropolden getirilen kül kapları, lahitlerde başka bir salonda sergileniyor.




Müzede ayrıca Ulupınar, Hacılar, Kuruçay ve Höyücek höyükleri kazısında gelen antik buluntuların yanı sıra Boubon ve Kibyra antik kentlerinden getirilen eserler de sergileniyor.

Alt kat heykel ağırlıklı, üst katta ise kandiller, çanak çömlek, sikkeler, kap kacak, cam şişeler-ki bunların çoğu gözyaşı şişesi-, takılar sergileniyor.





Müzenin bahçesinde bir de vaftiz çukuru var. Çukura zeytinyağı dolduruluyormuş. Bahçede ayrıca heykeller ve mezar stellerini görmek mümkün. Sagalassos’tan sonra müzeyi gezmekle tüm parçalar yerli yerine oturuyor. Artık  Psidya tarihi bizden sorulur.

Arabamıza biniyor ve Salda Gölü’ne gidiyoruz. Salda Gölü, Burdur İli, Yeşilova İlçesinde kapalı havzada yer alan 184 metre derinliğinde, dışarı akarı olmayan 44 km2 alana sahip yüksek alkali nitelikli bir gölmüş. Denizden 1.193 metre yükseklikte, Toros Dağları’nın arasında bulunan Salda Gölü magnezyum yönünden çok zengin bir yapıya sahipmiş. Gölün kumsalı da, sudaki magnezyum nedeniyle beyaz renge sahip.

Salda Gölündeki güncel stromatolit oluşumlarının Dünya’da az bulunan bir örnek olması ve gölün bu yönü ile ekolojik olarak benzersizlik özelliğine sahip olması, Salda Gölünün mutlaka ve çok titiz korunmasını zorunlu kılmaktaymış.

Stromatolit ne ola ki? Efendim, stromatolitler, çoğunlukla siyanobakterilerin (mavi-yeşil algler) faaliyetleriyle tortul malzemeleri biriktirip birbirine bağlaması sonucu oluşan, katmanlı kaya benzeri mikrobiyal yapılarmış. Dünyadaki en eski yaşam izlerinden (yaklaşık 3.5 - 3.8 milyar yıl) biri olarak kabul edilmekteymişler ve gezegenimize oksijen sağlayan öncülermişler.

Biz gölün kıymetini geç anlamışız. Gölün büyükçe bir kısmının kumlarını kamyon kamyon alıp götürmüşler. Şimdilerde ahalide gölün kıyısında piknik yapıyor, çoluk çocuk göle ayaklarını sokuyor. Beş yıl önce Haluk ile Fethiye’den dönerken uğramış, Türkiye’nin  Maldivler’i diye lanse edilen kumsalın halini görünce, “Maldivleri görmeyenlere yuttursunlar, neresi Maldivler buranın?” demiştik.

Meğer koruma altına alınan kısım 5 ila 6 kilometre ilerideymiş. Arabayı park ettikten sonra elektrikli otobüs ya da elektrikli lokomotif arkasına dizilen vagonlarla göle götürüyorlar.  Kumsalın başladığı yere kalın ip çekmişler,  kumsalı koruma altına almışlar. Bir de ahşaptan gözlem kulesi yapmışlar. Araçlardan indiğimiz yerde de küçük bir kafeterya var. Bembeyaz kumları, kumların üzerinde siyahlaşmış stromatolitleri görüyoruz.




Tekrar elektrikli araçlarla minibüsün olduğu yere dönüyoruz. Artık İzmir’e doğru yola çıkıyoruz. Serinhisar’da leblebi molası veriyoruz. Buraların leblebisi meşhurmuş. Bizim arkadaşlar leblebi ile yetinmeyip bilimum kuru yemiş, tatlı ne varsa alıp, elleri kolları dolu arabaya dönüyorlar.

Bir gezinin daha sonuna geliyoruz. Çok yorucu ama bir o kadarda dolu dolu bir gezi oldu. Ne güzel dostlarla güzellikleri paylaşmak, ne güzel ülkemizin değerlerini birlikte keşfetmek. Eeee arkadaşlar, sırada hangi gezi var?

Feryal Bekdik

Haziran 2026 ANKARA

 

 

 

 

Yorumlar

  1. Güzel ablam, seninle yolculuk etmeyeli neredeyse bin dünya yılı geçmiş gibi. Unutmuşum sözcüklere verdiğin lezzeti ve yüz ifadenle mimiklerini... Ne zaman yazını okusam önce İNSAN yüzün geliyor gözlerimin önüne ve sen anlatıyormuşsun gibi oluyorum. Tüm tariflerin çok önce yine thbtli dostlarla gittiğimiz bir yolculuk gibi oldu bende... Gönül gözüne ve insan yüreğine selam olsun🥰🥰

    YanıtlaSil
  2. Çok detaylı, araştırma dolu, referans niteliğinde bir yazı olmuş, Gezimizi anlamlandırarak anılarımızı pekiştirdi.., Tebrik ederim, kalemine sağlık.. Emel D’haese

    YanıtlaSil
  3. Emeğine sağlık.. çok çok güzel yazmışsın her zaman ki gibi… ablacım… gezine, ayağına, emeğine , eline sağlık ❤️💐 Sibel

    YanıtlaSil
  4. Feryalcim, ben 60 yıl önce, Yeşilovada bir yaz tatili dönemi geçirmiştim, hafta sonlarıda Salda gölünün kıyısında defalarca, göle yüzmeye girmiş, zaman geçirmiştim. Bildiğimiz gri hatta, koyu gri kumu vardı. Fotoğraflarım var. Beyaz kumlu kısmını hiç görmedim. Sonradan nasıl olmuş anlamadım. Ve de maalesef henüz son halini görmeye gidemedim. Senin bu yazın üzerine “ Muttali olmak” 😉 için gitmem lazım.
    Leyla Ktlzn

    YanıtlaSil
  5. Sevgili Feryal, anlattığın yerlerin hepsini gezmiş ve çok beğenmiştim. Ama yazdıkların o kadar sürükleyici ki kendimi baştan sona okur buldum.
    Isparta’yı nasıl anlattıysan gül kokuları kokladım. Sagalassos’daki antik tiyatro bence de en güzel manzaralı tiyatro. Çok tşk.Güzel anılarım tekrar canlandı. Sen hep gez ve hep yaz❤️ Sevim Yalçın

    YanıtlaSil
  6. Feryalcim geziniz çok güzel olmuş, imrendim doğrusu...Ayrıca yazı çok akıcı ve bilgilendirici, fotoğraflar güzel..gezi ve yazılara devam..Selam ve sevgiler

    YanıtlaSil
  7. Bravo Feryal …!!!
    👏👏👏

    YanıtlaSil
  8. Feryal hanım adım adım Isparta olmuş. Bir yandan anılarınıza katıldım diğer yandan bilgilendim. Keyifle, sağlıkla nice gezilere...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

BANA MEZARINI AÇTIRMA BABA

AZERBAYCAN GEZİ NOTLARI