AZERBAYCAN GEZİ NOTLARI

 


AZERBAYCAN GEZİ NOTLARI (16 MAYIS-19 MAYIS 2026)

Bizim ODTÜ-THBT(Türk Halk Bilimleri Topluluğu)’nun dönem ağası Bülent Parlakol, “Ağa” gezisinin Azerbaycan’a yapılacağının duyurdu. Azerbaycan’da görüştüğü tur şirketine de  20 eh bilemedin 25 kişi oluruz diye sayı bildirmiş. Gel gör ki bizim THBT ahalisi genci yaşlısı bir Azerbaycan meraklısı çıktı ki sormayın. Bir anda herkes parayı yatırınca tüm hesaplar alt üst oldu. Sayıyı ancak  60 kişi de durdurabildiler. Ben o sıralar yurt dışındaydım. Bu geziye katılmayı da çok istiyordum. Nasıl olsa dönünce parayı yatırırım diye düşünüyordum ki “Ablacım turu kapattık, ama merak etme senin paranı ben yatırdım, dönünce verirsin “ diye ağamdan mesaj geldi. Ağa dediğin böyle olur. Gezinin ana akım medyasını unutmamış sağ olsun.

Gezi günü geldi çattı. Geziye katılacak arkadaşların hangi otelde kimlerle kalacağı ilan edildi. Listeye baktığımda grubu iki ayrı otel ve bir apart otele dağıttıklarını görüyorum. 17-22 Mayıs tarihleri arasında Bakü Olimpiyat Stadında WUF-13 (13.Dünya Kentselleşme Forumu) yapılacakmış. Bu nedenle otellerde yer sıkıntısı varmış. Ne yapalım gönüller bir olsun.

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Sabahleyin arabayla yola çıkıyor, İnci’yi alıyorum. Ankara Esenboğa Havaalanının otoparkına arabayı bırakacağız. Otoparka vardığımızda park yeri bulmak için epey uğraşıyoruz. Beş katın tümü dolu. Sanki gökten araba yağmış. Sonunda en alt katta bir yer bulup arabayı bırakıyoruz.

Saat 12:20 de A Jet uçağı ile tam vaktinde havalanıyoruz. İki saat on dakika sonra Bakü Haydar Aliyev Uluslararası Havaalanına iniyoruz. Havaalanında döviz bozduruyoruz. 100 USD verip 165 Manat alıyoruz. 1 Azerbaycan Manatı (AZN), 27 Türk Lirasına denk geliyor. Bagajlarımızı aldıktan sonra otobüsümüze doğru gidiyoruz.

Havaalanının dış görünümü çok göz alıcı. Dış cephe, ağırlıklı olarak içbükey özel eğimli cam duvarlar ve kompozit sistemler ile kaplanmışGeniş cam yüzeyleri taşıyabilmek için, taşıyıcı çelik sistemleri kurulmuş. Önündeki otobüs durağı bile bina ile aynı formda yapılmış. Durak tüp şeklinde ve önünde kayar kapısı var.

 Ankara grubu olarak hareket ediyoruz. İstanbul grubu bizden bir saat sonra alana inmiş olacak. Şehre doğru giderken yol boyunca sıralanmış binaların fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. 19. yüzyıl petrol patlamasıyla şekillenen tezatlar dolu estetik bir şehir. Avrupa etkili taş yapıların yanı sıra dünyaca ünlü mimarların elinden çıkan fütüristik gökdelenleri bir arada görmek mümkün. İkonik binaların fotoğrafını çekerken, yer yer Türk marka ve isimler göze çarpıyor. Kelebek Mobilya, Ziraat Bankası ve bol bol kebapçı dükkanları bunlardan bazıları.

 



Rehberimiz Recep’in Türkçesi çok düzgün. İstanbul Üniversitesi’nde Turizm üzerine yüksek lisans yapmış. Bizim geziyi düzenleyen Groskar Turizm Şirketi için çalışıyormuş.

Türk Büyükelçiliği önünden geçiyoruz. Elçiliğin önündeki parkta Atatürk heykelini görüyoruz. Heykel 2010 yılında açılmış. Heykelin heykeltıraşı Azerbaycan Sanat Akademisi rektörü Azerbaycan Cumhuriyeti halk sanatçısı  Ömer Eldarov'muş.

                                                    
Arkadaşlarımızı Kristal otelde indirdikten sonra ben, Belma Kulaçoğlu, Oya Çınarlı ve ağamın dört kişilik ailesi apart otelimize gidiyoruz. Ortada büyük bir alan, etrafına dizilmiş bitişik nizam kutu kutu evler. Oh ne güzel sanki Bakü’de yaşıyor, çarşı pazardan dönüyoruz. Ortada ki çocuk bahçesinde de çocuklar oynar. Ağam ailesi bir blokta, biz bir başla bloktayız. Kata çıktığımızda bizi iki oda bir salon, mutfağı banyosu, çamaşır makinesi, ütü masası ile tekmil bir ev karşılıyor. Oya bir odayı, Belma ve ben diğer odayı alıyoruz.

Yatakların üzerinde karton çantalar var. İçinde Azeri şarabı, baklava, kitap ayracı ve çok şık bir kartta ağamızın mesajı. Ne incelik, ne hoş bir jest. “Ağam Sen Çok Yaşa”.  Kızlar iki kişilik havlu takımını üç kişiye paylaştırmaya uğraşırken ben bavulu açıp bir güzel yerleşiyorum.

Çok geçmeden ağamızdan telefon geliyor, ağam kalınan yerden hiç hoşnut değil. Biz burada kalamayız kalkın gidiyoruz diye buyuruyor. Bizim kızlar havlu paylaşırken bavul bile açamadılar. Bavullarını kaptıkları gibi aşağıya iniyorlar. Ben tekrardan bavul topluyor, bir yandan da arkadaşları bekletmemek için acele ediyorum. Asansörden sonraki merdivende bavulu sürüklerken dizime bir bıçak saplanıyor, eyvahlar olsun.

Tekrar otobüse biniyor, Clock Tower otele gidiyoruz. İstanbul grubu ile kucaklaşıyoruz. Otele bir taksi yanaşıyor, içinden elinden torbalar ile tüm zamanların duayen ağası, İsmail Işık abimiz iniyor. Ağamız özel araba ile geliyor, otobüse binecek hali yok herhalde diye düşünüyorum. Meğer İsmail ağa, bavulunu İstanbul’da havaalanında unutmuş. Bakü’ye gelince de taksi ile alış verişe gitmiş. Bir çok Türk firmasının yanı sıra Mavi markamız da  Bakü’de mağaza açmış, ağamızda mağazadan kendini  bir güzel donatmış.

Belma ile odamıza çıkıyoruz. Oya, torpilli tek kişilik oda da kalacak. Odaya yerleştikten sonra, otelden 60 kişi olduğumuz bir otobüs ve bir minibüs ile akşam yemeği için şehre gidiyoruz.

Otobüsten inince karşımızda kaleyi görüyoruz. Kalenin önüne de ışıklı panoda kocaman WUF-13 yazısı dikkat çekiyor. Yüksekliği 8–12 metre, genişliği ise 3,5 metreye ulaşan şehir surları Bakü'nün güvenliğini sağlamak için yapılmış.  Orta çağda kale duvarlarının uzunluğu 1500 metre iken, bugün kale duvarlarının uzunluğu 500 metreye düşmüş.

Bizim gördüğümüz Çift Kale Kapısına aynı zamanda Şamahı Kapısı denmekteymiş. Kapıların ardında ki Eski Şehri önümüzdeki günlerde gezeceğiz.

Fevvareler Meydanına geldiğimizde sağımızda muhteşem bir bina görüyoruz. Çok da güzel ışıklandırmışlar. Felsefe, edebiyat, astronomi, tıp, geometri gibi alanlarda çalışmaları olan 12.yüzyıl filozofu ve şairi Nizami Gencevi (1141-1209) adına yapılmış Edebiyat Müzesiymiş. Müze,  Nizami Gencevi’nin 800'üncü doğum yıldönümü münasebetiyle 1939 yılında kurulmuş ve 1945'te ziyarete açılmış.

Cephede Azerbaycan’ın ünlü şairleri Mirza Fetali, Fuzuli, Molla Penah Vakıf,  Celil Mehmedkuluzade, Cafer Cabbarlı ve kadın şair Hurşid Banu Neteva'nın heykelleri görülüyor. Alt sırada ise gene şairlerin resimleri ve beyitlerin ilk satırı yer alıyor.

İmadeddin Nesimi’nin “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam”

Dede Korkut’un "Eski pamuk bez olmaz, karı (eski) düşman dost olmaz" bunlardan ikisi.

Fevvareler Meydanını geçerek, Tarlan Aliyarbeyov sokağındaki Firuze Restoran’a giriyoruz. Bizi tar, tef, kemane çalan üç kişilik saz heyeti karşılıyor. Yemeklerin olmazsa olmazı kebaplar yeniyor, üzerine de Azerilerin bizim perde pilavına benzeyen  “Şah Pilavı” geliyor.

Karnımız doyduktan sonra oyun faslı başlıyor. Teee Amerika’dan gelen ,  öğrencilik yıllarında bize Kars yöresini çalıştıran İlker abimiz başta olmak üzere bizim ekip ortaya dökülüyor. Oyun faslından sonra, İsmail ağamızın şefliğinde hep bir ağızdan “Ayrılık” türküsünü söylüyoruz.




Restorandan ayrılarak araçlara biniyoruz. Gece daha bitmedi. Dağüstü Parka gideceğiz. Dağüstü Park , şehrin en yüksek noktalarından birinde yer alıyor.Burası, panoramik Hazar Denizi ve şehir manzarasına haiz  popüler bir rekreasyon alanı.

Dağüstü parkın olduğu yerde 1939 yılına kadar  "Çemberekend mezarlığı" varmış. Sovyet döneminde 1934'te öldürülen Bolşevik lider Sergey Kirov'un anısına bu alan mezarlıktan arındırılıp eğlence ve dinlenme parkına dönüştürülmüş ve  Kirov Parkı adını almış. Parka bir de dev Kirov heykeli dikilmiş

1990 yılındaki Kara Ocak (20 Yanvar) katliamından sonra, galeyana gelen Azerbaycan halkı Sovyet rejimini protesto etmek amacıyla Kirov heykelini yıkmış.

Bağımsızlık sonrası boşalan bu alan yeniden düzenlenmiş ve Kara Ocak şehitleri ile Karabağ Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin defnedildiği Şehitler Hiyabanı ile  iç içe, ikonik alev kuleleri manzaralı bir parka dönüşmüş ve  adı da  Dağüstü Park olmuş.

Şehitler Hıyabanı’na varıyoruz. Hıyaban Azericede cadde, bulvar anlamına geliyor. Önce dışından Türk kabristanını görüyoruz.  Kabristanın dış duvarı önünde kırmızı granit seki üzerine, siyah mermer plaketler üzerine şehitlerin isimleri, askeri rütbeleri, memleketleri ve ölüm yerleri yazılmış. Kabristanın girişindeki kitabeden kabristanın 2007 de İlham Aliyev tarafından düzenlendiğini öğreniyoruz.

Meydan da bir  cami var,  bir de heykel göze çarpıyor. Heykelin önünde de iki adet yıldız var.  II. Dünya Savaşı'nda destansı başarılar kazanan ve "İki Kez Sovyetler Birliği Kahramanı" unvanına layık görülen Azerbaycanlı Tümgeneral Hezi Aslanov’un (1910-1945) anıt mezarıymış. Heykelin önündeki iki yıldızın ne anlam geldiğini de anlamış bulunuyoruz.


Merdivenlerden çıkınca karşımıza bir anıt çıkıyor. Türk Şehitler Anıtı adlı  bu anıt, Türk mimarlar, Hüseyin Bütüner ve Hilmi Güner tarafından, kare tabanlı, iki katlı, köşeleri oyularak sekizgen bir kesik  piramit görünümü verilmiş. Kırmızı granit  ile kaplı olan anıtın bir yüzünde beyaz mermerden ay ve yıldız yapılmış, altına da yazıt oyulmuş.

 Yazıtta,“25 Mayıs-17 Kasım cereyan eden Kafkas harekatında Nuri Paşa (Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Killigil) komutasındaki Türk Kafkas ordusu, Gence, Gökçay, Aksu, Kürdemir ve Şamahı istikametlerinde taarruzlarına devamla15 Eylül 1918 Tarihinde Bakü’ye girerek Azerbaycan’ı, müteakiben devam eden muharebeler sonucunda Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden kurtarmıştır.

Bu harekatta kahraman Mehmetçik Azerbaycan’ın bağımsızlığı uğruna Azeri kardeşleri ile omuz omuza savaşmış ve 1130 şehit vermiştir. Onlar Azerbaycan’ın her yerinde bir çok isimsiz mezarda ikinci vatanlarında yatmaktadır.

İşte bu anıt kardeşlik uğrunda canlarını seve seve feda edip “Ayrılır mı gönül candan, Türkiye Azerbaycan’dan” düsturunu yüreklerimize perçinleyen o muhteşem askerlerin, şehit Mehmetçiklerin anısına dikilmiştir. Ruhları Şad Olsun. 15 Eylül 1999”  yazısını okuyoruz.Anıtın arkasındaki bayrak direklerinde Türkiye ve Azerbaycan bayrakları dalgalanmakta.

                                                         
Şehitler Hıyabanı’nda ilerliyoruz. Yol boyunca siyah granitten mezarlar ve mezarların başucunda ölenlerin fotoğraflarıyla birlikte isimlerinin yazıldığı  mezar taşlarını görüyoruz. Mezar kapakları üzerinde kırmızı karanfiller var. Azerbaycan’da karanfil çok değer verilen bir çiçekmiş. Kız isterken karanfil götürülürmüş. Kara Ocak’tan sonra karanfil, mezarlık çiçeği olmuş.


Yolun sonunda altında ateş yanan bir  anıt var. 20 Ocak 1990'da (Kara Ocak) Sovyet ordusunun Bakü'de gerçekleştirdiği katliamda hayatını kaybeden Azerbaycanlı şehitlerin anısına dikilmiş. Merkezinde yer alan alev hiç sönmemekteymiş. Ebedîliği ve şehitlerin hatırasının sonsuza dek yaşayacağını sembolize etmekteymiş. 20 Ocak günü burası ziyaretçiler ile dolup taşmaktaymış.

Tarihsel olarak  Azerbaycan, Mehmet Emin Resulzade önderliğinde 28 Mayıs 1918 tarihinde kurulan ve Türk-İslam dünyasının ilk demokratik cumhuriyetiymiş. Ancak 1920'de Sovyetler Birliği’nin üyesi olmuş. Azerbaycan, 18 Ekim 1991 tarihinde ise Sovyetler Birliği'nden ayrılarak bağımsızlığını  ilan etmiş.

Her yıl iki kere Bağımsızlık Günü kutlanmaktaymış. Biri 28 Mayıs,Tarihi Cumhuriyetin kuruluşu, diğeri de  18 Ekim, SSCB'den ayrılış olarak kutlanmaktaymış.

 Tepede bir de Bakü manzaralı restoran var. Restoranın altındaki geniş terastan fotoğraf çekiyoruz. Karşımızda Alev Kuleleri görünüyor.  Ünlü “Alev Kuleleri”  maksimum yüksekliği 181 metreye ulaşan 3 adet kule. 2013 yılında MIPIM tarafından "En iyi Otel ve Turizm kompleksi" ödülünü almış. Alev şeklindeki yapı, Azerbaycan'ın devlet sembolü olan “Bakü’nün Sonsuz Alevini” sembolize ediyormuş. Azerbaycan bayrağının renkleri olan mavi, sarı, kırmızı renklerin dönüşümlü olarak renk değiştirdiği, zaman zaman da  orta kısmında bayrağın kendisinin belirdiği animasyonlu ışık gösterisi ile alev şeklindeki kuleler alev kulelerine dönüşüyor.

Hazar kıyısında “Bakü Eye”, Sydney Opera binasını andıran restoran ve kültür merkezi, göze çarpan diğer yapılar. Ülke petrol sayesinde edindiği zenginliği ışıl ışıl gözümüze sokuyor. Ne diyeyim? Zengin komşudan zarar gelmez. En azından borç istemez.  

Dönüş için isteyenler merdivenden inebilir deniyor. Dizim, alev kuleleri gibi yanıyor, o kadar basamağı gözüm yemiyor. Hep birlikte rampadan iniyor, otele dönüyoruz.

 17 Mayıs 2026 Pazar

Otelde birinci katta kalıyoruz. Bakü’de modern mimariye sahip ünlü marka otellerin yanı sıra bizim kaldığımız gibi apartman dairelerinin ilk iki katı otele dönüştürülmüş butik oteller de var.

Bütün gece yağmur yağdı ve bizim odanın penceresinin önündeki sundurmanın metal kaplamasına düşen damlalar bütün gece tıpırdadı durdu.

Kahvaltıdan sonra otelin önüne çıkıyoruz. Ortalığı sular seller götürüyor. O cicili bicili binaların olduğu şehir yağmura teslim olmuş vaziyette. Bu arada, başkent Bakü, deniz seviyesinin yaklaşık 28 metre altında yer almaktaymış.. Bu coğrafi konumuyla Bakü, deniz seviyesinin altında bulunan dünyanın en büyük şehri ve en alçak ulusal başkenti olma unvanını taşıyormuş.

Minibüse biniyoruz. Zar zor diğer otelin olduğu binaya gidiyoruz. Diğer grupla birlikte otobüsün gelmesini bekliyoruz.  Otobüs yağmurdan gelemiyor. Neredeyse öğlen oluyor. Nihayet otobüs geliyor ve Gobustan bölgesine hareket ediyoruz.

Bizim Groşgar Tur firmasının sahibi Goşgar, altmış kişilik grup için ekip kurmuş. Recep’in yanı sıra, kendisi, nişanlısı Ebru, Ebru’nun kuzeni Ayda gönüllü rehberlik ediyor. Bir de fotoğraf ve video çeken Damal bizimle birlikte geziyor. Damal, hem edebiyatçı hem de ekonomistmiş. Bizim minibüste sorularımıza cevap veren Ayda da aslında sağlıkçıymış.

 Yağmur tüm hızıyla devam ediyor. Bakü’nün batısına doğru İki saat kadar yol gidiyoruz. Yağmur altında kimimiz yağmurlukla kimimiz şemsiye ile Diri Baba türbesini görmek için ilerliyoruz. Yağmur çamur olunca türbenin içine girmeye izin vermiyorlar. Türbenin dışarıdan fotoğraflarını çekiyoruz.

Diri Baba’nın kim olduğu tam olarak bilinmese de XVII. Yüzyıl ortasında Azerbaycan'ı ziyaret eden Evliya Çelebi  Diri Baba’dan söz etmiş.  Onun anlattığına göre "Diri Baba" veya "Mereze şeyhi" olarak anılan şahıs, Şirvanşahlar hanedanından Şeyh İbrahim 'in (1382 -1417) sarayında müezzinlik yapmış.

Halk arasındaki yaygın efsaneye göre; ibadet ettiği sırada secdede vefat etmiş ve bedeni yüzlerce yıl boyunca hiç çürümeden bozulmadan kalmış. Arapça ve Farsça kökenli söylencelerde geçen bu sırrı ve hiç bozulmadığına inanılan bedeni sebebiyle kendisine Farsça’da "canlı baba" anlamına gelen "Diri Baba" denilmiş.

Türbe, 1402 yılında kayaya oyularak Şirvan-Abşeron mimari tarzıyla inşa edilmiş. Arada sahanlıkları olan merdivenler ile türbenin oturduğu platforma ulaşılıyor. Yapının arka cephesi doğrudan ana kayanın (kalkerli dağ yamacının) içine oyulmuş ve şekillendirilmiş. Tek kubbeli, iki katlı bu anıt mezarın üstü dilimli bir kubbe ile örtülü. Yapının tamamında, yüzeyi titizlikle düzeltilen yerel sarımtırak kireç taşı (küfeki) kullanılmış. İki katlı yapının alt katı çapraz tonozlu ve dikdörtgen planlı bir zemin mekanından oluşuyormuş. Asıl mezar odası ise ikinci katta yer almaktaymış.

Türbenin karşısında Ahlat mezarlığını hatırlatan Türk (Oğuz/Türkmen) mezarlığı bulunuyor. Yağmur hiç durmuyor, arabalara biniyor. Şamahı şehrinden 5 km sonra yol üzerindeki Abqora Şarap Üretim Merkezi’ne gidiyoruz.

Şamahı Tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan 100.000 nüfuslu bir şehir. Şamahı dansçıları ve sumak kilimi ile ünlüymüş. Bakü’nün nemli havasının aksine burada iklim kuru ve yaşanılır seviyedeymiş. Şamahı on bir kere deprem görmüş ve yeniden inşa edilmiş.

Meysari Şaraplarının yapıldığı fabrikaya gidiyoruz. Arazinin içinde üzüm bağları, Abqora Restoranı, büyükçe bir gölet  ve nefis bir dağ manzarası var.

Azerbaycan köklü bir bağcılık geçmişine sahip. Şarap üretimi 1860 yılında Alman göçmenler tarafından Göyköl’de kurulan ilk ticari şarap fabrikasıyla başlamış. Azerbaycan’da 254.000 hektar üzüm bağı mevcutken, tüm bağlar Sovyet yönetimi tarafından tahrip edilmiş. Şimdilerde bu miktar 20.000 hektar civarındaymış. Bunun 220 hektarına Meysari bağları sahipmiş. Azerbaycan iklimi ve toprak yapısı, hem yerel hem de uluslararası üzüm çeşitlerinin yetiştirilmesi için çok uygunmuş. 

Meysari’de üretilen şaraplar, Fransız ve Azerbaycan üzümlerinin karışımıyla üretiliyormuş. Şirket organik bağcılık yapıyor ve şarapları Fransız bir firma tarafından verilen ”Eccocert” belgesine   (organik sertifika) sahip. Şirvan Şarapları olarak, Avrupa’dan Çin’e ihracat yapılıyormuş.

Şarap yapımı, sanat ve bilimi bir araya getiriyormuş. İklim ve toprak minerallerine bağlı olarak, tek bir üzüm çeşidinden farklı bir olgunlaşma süreciyle farklı bir şarap stili ortaya çıkabiliyormuş.

Fabrikanın üretim müdürü bizi önce şarapların mayalandığı tankların olduğu bölüme götürüyor.

Üretim yerinde 56 adet çelik tank var. Her bir tanktan 47.000 şişe alınıyormuş. Üzüm el ile toplanıyor. Titreşimle tozundan, toprağından ayrıştırılıyormuş. Daha sonra pres makinası ile eziliyor, ezilirken çekirdeğin yağının sıvıya karışması istenmiyormuş. Beyaz üzüm kabukları ile ezilirken,  siyah üzüm kabuğundan ayrılıyormuş. Üzümün kabuğu, çekirdeği  ve çöpünden, yani posasından  İtalyan brendisi de denilen grappa yapılıyormuş.

Elde edilen şıra tanklarda 20 derecede mayalanıyor, mayalandıktan sonra sıcaklık düşürülüyormuş. Denetim masasından  ısı kontrolü yapılıyormuş. Beyaz şarap, beyaz üzümden yapılıyor ve  yaklaşık bir yıl tankta kalıyormuş. Kırmızı şarapta bu bekleme süresi iki ile üç yıl arasında değişiyormuş. Daha sonra şarap filtrelenerek şişeleniyormuş.



Çelik merdivenler ile üst kata çıkıyoruz. Elevatörleri, üzüm tanelerini büyüklüklerine göre ayıran optik okuyucuyu görüyoruz.  Şişeleme bölümünde saatte 2.000 adet  şarap şişeleniyormuş. Üretilen şaraplar yüzde olarak; yüzde altmış kırmızı, yüzde otuz beyaz, yüzde on da roze olarak dağılım gösteriyormuş. Şarap üretimi konusunda fikir sahibi olduktan sonra, gölün etrafında tur atıyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz. Sonra da tadım yapılan salona geçiyoruz. Altmış kişilik gruba üç farklı şarap tattırmak üzere masanın üzerine bardaklar dizilmiş.



Efendim  şarap kadehe nasıl doldurulur? Nasıl çalkalanır? Çalkandıktan sonra kadeh yüzeyindeki izler ne anlama gelir? Kokusu, tadı nasıl algılanır? Ve de en önemli kısım hangi şarap hangi yiyecekle gider? Hepiciğini öğreniyoruz. Beyaz şarap yeşil zeytin ile, roze kuru incir, kuru kayısı gibi yiyecekler ile, kırmızı şarap ise peynir ile güzel gidermiş.

Fabrika da bir de Ant Şarabı üretiliyormuş. Sadece burada ki satış mağazasında  satılıyor ya da ihraç ediliyormuş. Yani çarşıda, markette bulunmuyormuş. Ant şarabı, tarihin en eski dönemlerinden beri mühim anlaşmalar, ittifaklar ve kan kardeşliği ritüellerinde yemin etmek (ant içmek) amacıyla kullanılan sembolik ve kutsal bir içkiymiş. Bu geleneğe göre, yeminlerin daha bağlayıcı olması için ant içen kişiler parmaklarını keser şarap kabına  üç damla kanlarını akıtır sonra da şarapla kanın karışımı bu sıvıyı  içerlermiş.

Tadım salonundan sonra, Satış mağazasından şaraplar, zeytinler  alınıyor. Neyse ki yağmur dindi. Arabalara binip öğle yemeği için Melhem Restoran’a gidiyoruz.

Açık havada öğlen yemeğini yiyoruz. Dün akşam yemekte kavanoz içinde sunulan hoşaf tarzı içecek burada da sürahi ile masalara konmuş. Dibinde ne olduğunu anlamadığımız taneli bir meyve var. Feijoa meyvesiymiş. Feijoa (kaymak ağacı), yüksek oranda C vitamini ve lif içeren, iyot açısından zengin tropikal bir meyveymiş.

Yemekten sonra arabalara binip Şamahı Cuma Cami’ne gidiyoruz. Buraya Ulu Cami’de denmekteymiş.  Hafif yağmur var. Arabalardan inip camiye gidene kadar biraz ıslanıyoruz.

Daha önce Şamahı’nın  on bir kere deprem gördüğünü söylemiştim ya. Bu depremlerin sekizinde Cuma cami ayakta kalmış. Gel gör ki depremlerin üçünde dayanamamış. Bir de üstüne savaşlar nedeniyle bir çok defa yıkılmış ve yeniden inşa edilmiş.

Cami ilk olarak 743-744 yıllarında Emeviler döneminde Araplar tarafından inşa edilmiş. Güney Kafkasya’nın en eski camilerinden biriymiş. Şirvanşahlar döneminde Gürcülerin saldırısı sırasında yıkılmış, akabinde yeniden inşa edilmiş. Daha sonra 1859 ve 1902  depremlerinde yerle bir olmuş. 1918 yılında ise zorla camiye götürülen 1800 kadın, çocuk, yaşlı adam içindeyken , Ermeni Taşnak partisi militanları tarafından  yakılmış. Nadir yazıtlar ve kitaplar da yangın da kül olmuş.

Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in emriyle 2010-2013 yılları arası cami esaslı bir restorasyon geçirerek bugünkü halini almış.

Cami, kesme taştan inşa edilmiş ve Klasik İslam mimarisinde uygulanan enine dikdörtgen plana sahip. Caminin merkezinde ana kubbe, ana kubbenin iki yanında birer küçük kubbe var. Caminin iki yanındaki revakların sonunda aynı küçük kubbelerden görmek mümkün. Çift şerefeli dört adet zarif minare göze çarpmakta.

İçeriye kadınlar bölümünden giriyoruz. Yunan korint stili kolonlar görüyoruz. İçeri girdikten sonra erkekler kısmına geçilebiliyor. Camide üç ayrı salon var. Böyle bir plan nedeniyle Ulu Cami'ye üç salonlu cami de deniyormuş. Caminin planı, Şam'da yer alan ve 708 yılında inşa edilmiş ünlü Büyük Emevi Camii ile aynıymış.

Mihrabı ve ana kubbe etrafını çevreleyen, geometrik motifler ve  ince işçilikli hat sanatı göz alıyor. Kubbe geçişlerinde, tavanlarda ve kemer aralarında geleneksel motiflerle bezenmiş zengin kalem işi uygulamalar manevi atmosferi tamamlıyor.








 Yağmurdan caminin ön cephesine geçemedik. Orada bazı arkeolojik buluntular varmış.Onları göremedik. Bunun yanı sıra cami çok etkileyici. Görmeye değer.

 Tekrar arabalara binerek, Şamahı’ya 3 km uzaklıkta ki Yedi Gümbez Türbeleri ‘ne gidiyoruz. Yedi Gümbez Türbeleri, Yedi Gümbez Mezarlığı içinde yer alan, 18. Ve 19. Yüzyıllarda Şirvan Hanları ve aile üyeleri için yaptırılmış anıt mezarlarmış.

 Türbe ile kümbetin farkından bahsetmek istiyorum. Yapının çatısı kubbe şeklindeyse türbe, sivri külah şeklinde olursa kümbet deniyor. Azerice de gümbez de kubbe demekmiş.

 Yedi türbeden üçü sağlam kalmış, diğer üçünün kubbesi yok, bir tanesinin de temel yeri duruyor. Sekizgen planlı, kesme taştan yapılmış türbelerin içinde mezar taşları görüyoruz. İnce uzun mermer taşlarının üzerine çeşitli renkli motifler işlenmiş. Burası bir çeşit aile mezarlığı gibi. Türbeler sarı taştan, yuvarlak kubbe kısmı tuğladan yapılmış.

 Mezarlıkta yakın tarihlerde gömülen insanların mezarları var. Mezar taşları siyah granit ve ölenlerin boy resimleri işlenmiş. Şehrin zengin, önemli kişilerinin de bu mezarlığa gömüldüğü anlaşılıyor. Mezarlıktan Şamahı’nın panoramik manzarasını fotoğraflıyor, Cuma caminin muhteşemliği hakkında bir kez daha hem fikir oluyoruz.

 

Mezarlar arasında dolaşırken ıslak otlardan dizimize kadar ıslanıyoruz. Hasta olmasak bari. Tekrar arabalara binerek Bakü’ye dönüyoruz. Yolları sular seller kaplamış. Tekerlek boyu yükselmiş suları yara yara geç vakitte Bakü’ye varıyoruz. Akşam yemeği için Terrace Kafe Bar’a giriyoruz.






İki duvar boyunca L şeklinde masalar hazırlanmış, ortada da kocaman bir alan boş bırakılmış. Yemekler atıştırmalık şeklinde, yanında da bira veriliyor. Bardağın üzerinde “Xırdalan” (Hırdalan) yazıyor. Hırdalan bizim rehberin memleketiymiş. Biranın içimi çok güzel. Muhtemelen sifon bira.  Yenip içildikten sonra ortaya Azeri halk oyunları ekibi çıkıyor. Bizim Kafkas danslarına benzer figürlerle hepimizi coşturuyorlar. Ekip gösterisini tamamladıktan sonra İsmail Ağamız sazıyla, Durmuş Çavdar elinde kaşıklarıyla ortaya çıkıyorlar. Çalıp söylemeden önce İsmail Ağamız çok hoş bir anekdot anlatıyor. Efendim, İsmail Ağamız bir zamanlar, zamanın cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile Amerikan Büyükelçisi’ne bir davet vermiş. Davet esnasında yenilmiş içilmiş, yemeğin sonunda da İsmail Ağamız hoşluk olsun diye sazı eline almış, Durmuş’ta kaşık ile eşlik etmiş. Herkes bundan çok hoşnut kalmış. Gel zaman git zaman İsmail Ağamız bir başka toplantı için Durmuş’un eşlik etmesini istediğinde Durmuş nazlanmış. Eeeee Durmuş çıtayı yükseltmiş artık, devlet başkanlarına büyük elçilere çalmış adam,  öyle her yerde çalar mı?

 THBT makamı, her makamdan üstün olduğu için Durmuş hiç nazlanmadan kaşıklarıyla İsmail Ağamızın sazına bir güzel eşlik ediyor. Şimdiki ağamız Bülent Ağa’da çok güzel zeybek oynuyor. Sonra da bizim ahali ortaya dökülüyor. Bir oynuyoruz, bir oynuyoruz. Bakü’de oynanmadık yöre bırakmıyoruz. Hele Hazal, öyle bir Roman havası oynuyor ki, Romanlar kenara çekilir el çırpar.

 Ara verdiğimizde, masamızda oturan Goşkar ve Ayda’dan   Azerbaycan hakkında bilgi almak istiyorum. Eğitim, sağlık, askerlik, yönetim hakkında sorular soruyorum. Eğitim 4+5+2 olarak sürdürülüyormuş. Devlet Üniversitelerinin yanı sıra özel üniversiteler varmış. En iyi üniversite yarı devlet üniversitesi olan Ada Üniversitesiymiş. İlham Aliyev’in oğlu da bu okuldan mezunmuş. Bizim Goşgar’ın da sınıf arkadaşıymış. Goşgar işletme okuduktan sonra turizm üzerine yüksek lisans yapmış.

 Askerlik 18 aymış. Üniversite mezunları için 12 aymış. Evlenirken kız tarafı bütün evin eşyasını çeyiz getiriyormuş, buna karşılık oğlan tarafı da oturacakları evi alıyormuş. Nüfus gittikçe azalıyormuş. Yeni nesil bir ya da iki çocuk yapıyormuş.

 Gençler sorularımdan sıkılıyorlar. Benim istihbarattan olduğum şakasını bile yapıyorlar. Bunları otobüste konuştuk diyorlar. İyi de ben otobüs de değil minibüs de geziyorum. Anlaşılan sadece otel değil minibüste de leyleğin yuvadan attığı yavru durumundayım. 

Zaten bugünkü geziden sonra içimden  “Aman gezelim, haydi gezelim bu sene de mezar gezelim” diye türkü tutturmuşum.

 Neyse ki müzik başlıyor. Ben de tüm olumsuzlukları kafamdan atıp oyunlara katılıyorum. Öyle bir hoplayıp zıplıyorum ki kan ter içinde kalıyorum. Gecenin sonunda tuvalette içimdeki sırılsıklam atleti çıkarıp, tişörtü doğrudan giyiyorum.


Gecenin sonunda arabaların olduğu yere geldiğimizde ne görelim? Otobüs var, minibüs yok. Gençler otele yürüyerek gitmeye karar verince tek araba yeter diye düşünmüşler. İyi de benim sırt çantası, içinde fotoğraf makinesi ve tüm şarj cihazları ile birlikte minibüste kaldı. Önden koşturup giden Oya arabadan kırmızı sırt çantası ile inip, çantayı bana sallıyor. “Bu senin mi ?”diye bağırıyor. Oh şükür bu vartayı da atlattık.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Sabahleyin Belma ile bavul topluyoruz. Bu akşam bizim kaldığımız odaya başkaları gelecekmiş. Bize bu oda iki gece için verilmiş. Umarım bu akşam için bize bir yer bulurlar.

Minibüse bindiğimizde, geceyi Haydar Aliyev Parkı’nda geçirmeyiz inşallah diye durumu gır gıra vurmaya çalışıyoruz. Şoförümüz Niyazi halimize acıyor “Arabada yatarsınız abla” diyor. Neyse akşama kadar vakit var, bir şekilde çözülür. Nasıl olsa Bülent Ağa ile ailesi de aynı durumda. Koskoca ağayı parkta yatıracak halleri yok.

 Bugün Gobustan’a gidiyoruz. Qobustan diye yazıldığı için Kobustan desen de oluyormuş. Bakü’den güneye doğru bir buçuk saat kadar yol gidiyoruz. Gobustan Eyalet Tarihi ve Sanatsal Koruma Alanı’nı ziyaret edeceğiz. Yol boyu Socar tabelaları taşıyan petrol platformlarını görüyoruz. Socar devlete ait petrol şirketi.

 Milli Park, yarı çöl bir bölgenin üzerinde yükselen kayalık bir platoda.   537 hektarlık alanı kapsamaktaymış. Bu platoda  3 ana kaya mevcutmuş. Bu kayalar, Büyükdaş, Kiçikdaş ve Çingirdağ (Yazılıtepe) olarak adlandırılmaktaymış. Bu dağlık alanlar ve etekleri, 40.000 yıllık geçmişe uzanan altı binden fazla  petroglif ve mağara resimlerine ev sahipliği yapmaktaymış. Gezi parkuru içinde  200 tanesi görülebilmekteymiş. Alan ayrıca, son Buzul Çağı'nı takip eden yağışlı dönemde, Üst Paleolitik dönemden Orta Çağ'a kadar bölge sakinleri tarafından yerleşim yeri olarak kullanılmış. Bunu , mağaralar ve mezarların kalıntılarından anlamaktaymışız.

 2007 yılında Haydar Aliyev Vakfı'nın çalışmaları sonucunda UNESCO,  bölgeyi Dünya Mirası  ilan etmiş.

 Arabalardan indikten sonra ilk olarak müzeye giriyoruz. Müzeye giderken sağ tarafta sazdan yapılmış obalar ve heykeller ile antik çağ köyü kurulmuş.

 Müzede bizi hanım rehber karşılıyor. Müzeyi ve kayaların olduğu alanı onunla gezecekmişiz. Müzede bölge insanının üst paleolitik  (Eski Taş Devri'nin üçüncü ve son alt devri. Çok geniş anlamda 50.000 ila 10.000 yıl öncesine kadar uzanmakta. Bu dönemde mağara ressamlığı, ile avcılık için daha iyi aletler gelişmeye başlamış. (Buzul Çağı bu dönemde yaşanmış), Mezolitik  (Orta Taş Çağı. Yaklaşık MÖ 12.000 - MÖ 8.000 yılları arasını kapsayan, buzul çağının sona erip iklimin yumuşamasıyla, avcı-toplayıcı insan gruplarının doğaya uyum sağladığı, mikrolit adı verilen ince taş aletlerin yapıldığı bir dönem). Neolitik (Yeni Taş veya Cilalı Taş Devri), yaklaşık olarak MÖ 10.000 ile MÖ 5000 yılları arasındaki zaman dilimini kapsayan, insanlık tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri olan bu süreç, avcı-toplayıcı yaşam tarzından tarım ve hayvancılığa geçişi ifade ediyormuş) dönemlerine şahit oluyoruz. Müzede ayrıca Roma dönemine ait seramik parçaları da görmek mümkün. 

Müze 2011 yılında  açılmış. Çağdaş sergileme teknikleri kullanılmış.  Tarih, sesli anlatımlar, canlandırmalar ve dijital görseller ile sergileniyor. Rehber eşliğinde geziyoruz. Dikkati çeken bir başka konu da erkek figürlerin tam tekmil olmasına karşılık kadın figürlerin başı yok. Bir de kaya resimleri aslında renkliymiş,  günümüze bu haliyle gelmeleri bile mucize.










Müzeden sonra Büyükdaş’ta ki kaya resimlerini görmek üzere gene rehber eşliğinde yola çıkıyoruz. Karşımızda Hazar Denizi var. Hazar okyanuslarla bağlantısı olmayan kapalı bir havza olduğu için teknik olarak dünyanın en büyük gölü. Ancak, büyüklüğü ve içerdiği tuz ile denizlere özgü ekosistem özelliklerine sahipmiş. Bu nedenle gerek halk arasında gerek bilimsel çevrelerde deniz olarak adlandırılmaktaymış. Burada mersinbalığı avlanıp, bol miktarda havyar elde edilmekteymiş. Antik çağlarda şu anda üzerinde yürüdüğümüz yerler Hazar Denizi ile kaplıymış. Yani kayalar Hazar kıyısındaymış. Deniz çekile çekile şimdiki yatağına kadar çekilmiş. Hazar çevresinde ki nehirlere yapılan barajlar nedeniyle çekilme devam etmekteymiş. Bir gün gelecek ne deniz kalacak, ne de göl. Buralar bir zamanlar denizdi diye gezinecekler bizden sonrakiler.

Kayaların şekli, üzerlerindeki resimler insana bu dünyadan olmadığı duygusu veriyor. Sanki başka bir gezegendeyiz. Halay çeken insan figürleri görüyoruz. Rehber bunun yal dansı olduğunu söylüyor.

Yal dansı", aslında “Yallı” olarak bilinen ve UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesinde yer alan geleneksel bir grup halay oyunuymuş. Bu dansın evveliyatı, ateş kültüne ve tarım toplumlarının doğa döngülerini kutladığı dönemlere kadar uzanmaktaymış. Hasat sonrasında köy meydanlarında yakılan büyük ateşlerin etrafında oynanmaktaymış.

Bazı kayalarda gemi tasvirleri var. Altı düz Norveç tipi kayıklara benziyor. Norveçli araştırmacılar da bunu fark edip çok heyecanlanmış ve Gobustanlılar ile aynı soydan geldiklerini bile söylemişler.

 


Kaya resimlerini fotoğraflayarak, kaya altı sığınaklarına girip çıkarak ilerliyoruz. Derken  rehberimiz, yastık gibi iki büyük taşın üzerine masa gibi yerleştirilmiş büyükçe bir yassı taş gösteriyor. Alt taşlarla üst taş arasında bir boşluk var. Bu Gobustan halkının 10.000 yıl önce icat ettiği bir çeşit vurmalı çalgıymış. “Kaval Taşı” (Kavaldaş) denilen bu taş, bir çeşit kireç taşı, arasındaki boşluklar nedeniyle ses çıkarmaktaymış. Topluluğumuzun perküsyoncusu Durmuş, taşın üzerine rehberin verdiği avuç içi büyüklüğündeki küp şeklindeki taşları vurarak bakıra vuruyormuşçasına sesler çıkararak müzik ziyafeti veriyor. Atalarımızın  ruhları şad olmuştur.

Bakü’de yapılan 2012 Eurovision Şarkı yarışması esnasında Sanatçı Mir Teymur Mammadov tarihi kaval taşının sahne versiyonunu yapmış. Yarışmada bu el emeği kaval taşı kültürel miras olarak tanıtılmış.


Bizim rehberimiz
  Recep,  kayaların arkasındaki uçurumları gösteriyor. Gobustanlılar sürü avı yöntemiyle avlanıyorlarmış. Büyük gruplar halinde ava çıkarak otlaklardaki hayvan sürülerini Büyüktaş, Küçüktaş ve Cingirdağ'ın tepelerine doğru sürerlermiş. Ardından arka tarafı kapatarak onları uçuruma yönlendirirlermiş. Korkmuş hayvanlar uçurumdan atlar ve avcılara yem olurlarmış. Bu sürecin anlatımı kolay olsa da uygulaması son derece korkutucu ve zor olsa gerek.

Gobustan’dan bahsederken, Azeri arkeolog  Prof Dr İshak Caferzade’yi (1895-1982) anmadan geçmek olmaz. Tarihi kültür kalıntıları ve kaya resimleri ilk kez 1939-1940 yıllarında Caferzade tarafından  tarafından ortaya çıkarılmış, savaş nedeniyle durdurulan kazılar 1947 yılında tekrar başlamış. Caferzade yıllar boyu sürdürdüğü zorlu bilimsel arama ve araştırmaların sonucu olarak 750 kaya üzerinde dövme, kazıma ve sürtme yöntemiyle yapılmış 3.500'den fazla insan ve hayvan resmi ile çeşitli işaret yazılarını (petroglifleri) kayıt altına almış ve 20 kaya altı sığınağını tespit etmiş. Adam buraya ömrünü vermiş, nurlarda dinlensin.

Gezinin sonunda seyir terasından kah kayaları, kah Hazar Denizi’ni arkamıza alarak fotoğraf çektiriyoruz.  Kayaların üzerinde su dolu oyuklar dikkatimizi çekiyor. Tarihi Neolitik ve Tunç Çağı'na dek uzanan bu çukurlar insan eliyle açılmış. Kesin bir fikir birliği olmasa da, arkeologlar bu çukurların sıvı (su, kan veya yağ) biriktirmek, kurban törenleri yapmak, astrolojik gözlem veya antik masa oyunları oynamak amacıyla kullanıldığını düşünmekteymiş. Gizemli çukurları da gördükten sonra, bu tuhaf, zaman makinesinde geriye gitmiş hissi veren bölgeden ayrılıyoruz.



Bir sonraki durağımız “Çamur Volkanları”.  Tektonik hareketler sonucu derinlerde sıkışan metan propan gibi hidrokarbon gazlar ve sıcak sular  yüksek basınca maruz kalınca yüzeye doğru hareket ederek, killi toprakları yavaşça yukarı iterek minik kraterler ve köpüren çamur havuzları oluşturuyormuş. Bu akan çamurlar, 1-2 metre yüksekliğinde koniler oluşturuyormuş. Çamur volkanları lav püskürtmezlermiş ve genellikle petrol yataklarına yakın bölgelerde bulunurlarmış.

Dünya üzerinde yaklaşık 2.000 çamur volkanı varmış. Bunun yüzde 45 kadarı Azerbaycan’da bulunuyormuş. Gobustan bölgesinde 350 kadar aktif çamur volkanı varmış.

Bizim gittiğimiz sahaya ahşaptan yürüme yolları yapılmış, en aktif görünen koninin başına platform kurulmuş. Kabarcıkları yakalamak için elde fotoğraf makinesi, cep telefonu bekleşiyoruz. Neyse fazla beklemeden kabarcıklar beliriyor.

 Bölge ay yüzeyini andıran görüntü arz ediyor. Bir de daha vahşi çamur volkanı bölgeleri varmış. Oraların hem yolu çok kötüymüş, hem de püsküren çamurlardan üst baş berbat oluyormuş. Bizim gezdiğimiz bölge nispeten sakin ve tertemiz geziliyor.

Yürüme yolunu takip ederek tam bir tur atıyor, başladığımız noktaya geri dönüyoruz. Goşkar ve kameraman İsmail ağa ile röportaj yapıyor, Azerbaycan hakkındaki duygu ve düşüncelerini kayda alıyorlar. İsmail ağam, benim de konuşmamda ısrar edince bana da mikrofon takılıp röportaj yapılıyor. Tabii ki otel probleminden, otobüs, minibüs ayrımcılığından söz etmiyorum. Koştur koştur bir gezi oluyor ama hoşgörümüz, ve arkadaşlarla bir arada olmanın  keyfi ağır basıyor ve geziden çok hoşnut olduğumu söylüyorum. “Tek millet, iki devletin anlamını yaşayarak görüyoruz, gelmeden önceki düşüncelerimiz tamamen değişti. Kardeşliğimiz daim olsun” diye sözü bitiriyorum.

Biz Azerbaycan güzellemesi yaparken, ahali Tabiat Tarihi Müzesini gezmiş, güzelleşmek için çamurlardan almış. Benim  müzeyi gezmeye vaktim kalmıyor. Neyse ki Toktağan Karacaoğlu'nun çektiği video ve Belma’nın aldığı notlar imdada yetişiyor.

“Müze içinde hemen hemen her türe ait örnekler var. Bunlar fosilden çok güncel hayvanların kemikleri. Azerbaycan’ın simgesi ceylanları ailecek, Gobustan canavarı Bozkurtları çeşit çeşit görebiliyorsun. Yılan, kaplumbağa, dağ keçisi, kurt, çift hörgüçlü deve, lama iskeletleri, her türlü haşerata ait fosillerin ve kelebek koleksiyonunun  yanı sıra Azerbaycan’da yaşayan vahşi hayvanların ayak izlerini gösteren bir koleksiyonu da görebiliyorsun. Kavanozlar içerisinde formaldehit de saklanan  hayvan örneklerini de görmek mümkün. Evrimi gösterir “Hayat Ağacı” panosu en çok ilgi çeken panolardan biri.

Petrol yatağında bulunan gergedan,  bir tanede fil göze çarpıyor.  Bu filin Moskova Devlet Sirki’nde çalışırken, Bakü Devlet Sirki’ne tayini çıkmış. Hayvan ölünce de kemikleri ilaçlanarak buraya getirilmiş. İzmir Fuarı’na Moskova Devlet Sirki geldiğinde, sirkte sunuculuk yapan çocuk, hayvanların devlet memuru olduğunu söylemişti, demek doğruymuş. Hayvanın tayini bile çıkmış. Motosiklet kullanan ayıya ne oldu ki acaba?

 

 Hepimiz çok acıktık. Adı da “Sahil” olan sahil kasabasına gidiyor, öğle yemeği için “Garden Ailevi Restoran”a giriyoruz. Düşbere (Azeri Mantısı) yiyoruz. İki çeşit olarak geliyor. İlki çorba kıvamında, hamurlar tam bükülmeden kıyması dışarı taşmış şekilde geliyor. Tembel mantısı diyebiliriz. Diğeri de bizim bildiğimiz, hamurun kare kare kesilip, içi doldurulup bükülmesi ile yapılıyor. Bizdeki gibi, salça yok. Sumak yerine nane ve  biraz sirke konuyor. Üstüne de yoğurt. O kadar hamurun üzerine bir de ocak üzerinde kavurma geliyor. Bu gezi zaten yeme içme, çalıp oynama gezisi oldu.



Yemekten sonra, Bakü’ye geri dönüp “Eski Şehir”i gezeceğiz. Minibüs ile güzel güzel giderken şoför ile sohbet ediyoruz. Bizim şoför beş dil biliyor. Azebaycan’da ki rüşvet ve yolsuzluklardan halkın hoşnut olmadığını söylüyor. O nedenle önümüzdeki yıl Gürcistan’a yerleşeceğini söylüyor. Orada rüşvet, yolsuzluk olduğunda ağır cezalar varmış.

Bakü’ye yaklaşırken trafik öyle bir sıkışıyor ki ilerlemek mümkün değil. Trafik açıldığında patates yüklü kamyonun kaza yaptığını patateslerin yola saçıldığını görüyoruz. Biraz gidiyoruz,  yol açıldı diye sevinmeye kalmıyor, Kentselleşme Forum’u nedeniyle polisin yolları kestiğini görüyoruz. O yola sapıyoruz kapalı, bu yola giriyoruz kapalı.

Bakü ara sokaklarında dolanıp duruyoruz. Yandaki binanın bahçe duvarı üzerindeki korkuluklarda DIN yazıyor.” Dahili İşler Nazırlığı”(İç İşleri Bakanlığı)’ymış. Polislerin sırtında da DIN yazıyor. Bir de komik hikaye anlatılıyor.  Bizim ülkeden gelen heyet, polislerin sırtındaki DIN yazısını görünce, bunları din polisi zannetmişler. Çok hoşlarına gitmiş. Bizde de mi olsa diye düşünürlerken DIN’in ne olduğunu izah etmişlerde bizimkiler  bu hevesten vaz geçmişler.



Arabanın trafikte beklediği esnada yanımızda Mercedes bir araba duruyor. Bizim şoför bir heyecanlanıyor, eli ayağına dolanıyor. Abla yan tarafa bak diye çırpınıyor. Arabanın direksiyonunda ki adam da bize gülümsüyor. Ünlü sanatçı, Mensum İbrahimov’muş. Camı açarak fotoğraf makinesini gösterip izin istiyorum. Başını sallıyor. Mensum İbrahimov’un fotoğrafını çekiyorum. Şoför anlatmalara doymuyor. “Tam bir halk adamıdır, 2012 depreminde, depremden kurtulanlar yararına üç kere konser verdi. Leyla ve Mecnun operasında Mecnun rolünü oynadı” diyor. Mensum’a rastladıktan sonra, minibüsün radyosundan Mensum dinleye dinleye yola devam ediyoruz.


Devasa bir heykel göze çarpıyor. Kaidesi üzerinde Neriman Nerimanov yazıyor. Neriman Nerimanov (1870-1925) Azerbaycanlı Bolşevik, devrimci, yazar, yayıncı, politikacı ve devlet adamıymış. Üstüne üstlük bir de tıp doktoruymuş. Kızıl Ordu'nun Azerbaycan'ı işgalinden sonra,
 Mayıs 1920'de kurulan Sovyet Azerbaycanı hükûmetinin başına geçmiş ve bu görevini yaklaşık bir yıl sürdürmüş. Daha sonra Transkafkasya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti yürütme konseyi başkanlığına seçilmiş. Ayrıca 30 Aralık 1922'den öldüğü güne kadar Sovyetler Birliği Merkez Yürütme Kurulunun parti başkanı olarak görev yapmış.

Gelelim bizim için Nerimanov’un önemine. Kurtuluş Savaşımız  esnasında bize büyük destek vermiş, Atattürk'le Nerimanov arasında son derece manevi yakınlık, dostluk ve kardeşlik ilişkileri kurulmuş. Mustafa Kemal Paşa 1921 yılında Nerimanov’a bir mektup yazarak borç para talep ettiğinde Nerimanov, derhal 500 kg. altın göndermiş. Daha sonra Nerimanov Rusya’dan aldığı 10 milyon altın rubleyi de Ankara’ya göndermiş. Ölümünden sonra da  Kızıl Meydan’da ki Lenin Müzesi’nin yanında toprağa verilmiş.

 En sonunda ,akşamın bir vakti kalenin olduğu yere geliyoruz. Otobüsle gelenler bizden bir saat önce kaleye gelmişler. Arabadan inip kalenin önünde fotoğraf çektiriyoruz. Kalenin, Salyan Kapısı’ndan Bakü’nün tarihi merkezi olan İçeri Şehir (Eski Şehir)’e giriyoruz.

Yokuş yukarı yürüyoruz. Baklava, kuru yemiş, çay satan dükkana giriyor değişik yemişlerden tadıyoruz. Ben en çok “Makedemya Fındığı”nı beğeniyorum. Geleli beri bir çöp almadım. “Bir çöp almadan döndüm” dememek için biraz çay alıyorum..


  Dükkandan çıkıp, aşağı doğru yürüyoruz. Kafede oturanlar tanıdık geliyor. Aaaa otobüs ahalisi turu tamamlamış, şehri içselleştirmek üzere  dondurma  yemeye oturmuş.

 İçşehir’de neler var? Muhammet Cami’yi uzaktan görüyoruz. 11. Yüzyılda yapılmış Kafkasya’nın en eski camilerinden biriymiş. Şirvanşahlar Sarayı ile Minyatür Kitap Müzesi’nin yön tabelalarını görüyoruz.  Şirvanşahlar, 861-1538 yılları arasında Güneydoğu Kafkasya'da, ağırlıklı olarak günümüz Azerbaycan Cumhuriyeti'nde ve kısmen de Dağıstan topraklarında var olmuş ve sonradan Azerbaycanlılaşmış bir devletmiş. Şirvanşahlar Devleti'nin varlığı, Safevi hükümdarı I.Tahmasb’ın Şirvan'a düzenlediği seferler sonucunda sona ermiş. Şirvanşahların zamanında Azerbaycan kültürü zenginleşmiş, gelişmiş. Azerbaycan edebiyatının Ebülula Gencevi,Nizam-i Gencevi, Haani Şirvani, Neimi, Nesimi, Seyid yahya Baküvi  gibi  isimleri yaşamış ve eserler vermiş. Şirvanşahlardan günümüze Şirvanşahlar Sarayı, Bibiheybet Camii, Bakü Kalesi, Pirsaatçay Hanegahı gibi birçok değerli tarihi ve mimari eser kalmış.

 İçşehir, geleneksel sokak çeşmeleri ve su sebilleriyle ünlüymüş. Bunlardan birine ayakla basılınca suyun aktığı düzenek kurulmuş. Rehber, iyi kalpli insanlar gelince su akıyor diye rehber esprilerinden birini yapıyor. Durmuş ile Saniye iyi dileklerle dolu konuşma yapınca  Recep düğmeye basıp suyu akıtıyor. Su içiliyor ve tadı da çok güzel. Yol boyu heykeller, bina cephelerinde süslemeler var. Dar sokaklarda kafe ve restoranlar, tarih ve moderniteyi iç içe yaşatıyor.



Kız Kulesi ve Hacı Gayıp Hamamı’nın olduğu yere geliyoruz. Hamam ile
 Kız Kulesi karşı karşıya. Hamam uzun yüzyıllar boyunca toprak altında kalmış. 1964 yılında bu alanda yürütülen arkeolojik araştırma ve kazı çalışmaları sırasında Orta Çağ'a tarihlenen bir hamam ortaya çıkarılmış.

Hamam, XV. yüzyılın sonlarında Şirvanşahlar döneminde inşa edilmiş. Yapının banisi  Hacı Gayıb, mimarı ise Hacı Bani olduğu için hamam, Hacı Bani Hamamı olarak da anılıyormuş. Hamamın ortaya çıkarılmış ve restore edilmiş  kısmının yanı sıra halen toprak altında ki yıkıntı kısımları da görünüyor.



Hamamın restore edilen kısımları  2017’den bu yana ABAD (ASAN Aile İşletmelerine Destek ) Zanaatkarlık Merkezi olarak kullanılmaya başlanmış. Biz de bu dükkanlardan birine giriyoruz. Azerbaycan’ın çay takımları çok ünlüymüş. Cicili bicili çay takımlarının fotoğrafını çekmekle yetiniyorum. Tanesi 800 TL, altı tane alsan dünya para, çok çabukta kırılan şeyler.



Mağazadan alış veriş yapanları beklerken dışarı çıkıp Kız Kulesi’nin fotoğrafını çekiyorum. Adında “Kız” geçip de efsanesi olmayan kule var mı? Tabii ki bu kulenin de  bir efsanesi var. Bakü Han’ının kızını zalim bir kral istemekteymiş. Aynı zamanda kızımız fakir bir balıkçıya gönlünü kaptırmış mı? Kızın babası da kızını korumak için bu kaleyi yaptırmış ve  prensesi kaleye hapsetmiş. Çaresiz kalan kızda kulenin tepesinden kendini atmış.

Yüksekliği ve dış görünümüyle Abşeron'un ve hatta tüm Azerbaycan'ın savunma kuleleri arasında benzersiz olan Kız Kulesinin, benzersizliği yuvarlak kuleye bitişik çıkıntısından gelmekteymiş.  Araştırmacılar bu çıkıntıyı bazen destek duvarı, bazen dalgakıran, bazen de gizli hazine yeri olarak değerlendirmişler.

Kulenin duvarları aşağıda 5 yukarıya doğru 4 metre kalınlığındaymış. Yapının yüksekliği 28 metre, çapı ise birinci katta 16,5 metreymiş. Kalenin iç kısmı 8 kata bölünmüş. Her kat, yontma taşlarla inşa edilmiş ve kubbe şeklinde bir tavanla kapatılmış. Kale 1964 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamış ve 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmış.

 İşlev açısından Kız Kulesi'nin Ziggurat'ın Abşeron versiyonu, Zerdüştlerin ateş tapınağı, sessizlik kulesi, gözetleme kulesi, rasathane, pasif savunma yapısı gibi farklı işlevlere sahip olabileceği konusunda çelişkili görüşler öne sürülmüş. Ben de kuleyi yapı olarak İran’daki  “Uluğ Bey Kulesi”ne benzettim. Rasathane olması aklıma daha çok yattı.

Hava iyice karardı. Ateş kulelerinin rengarenk ışıkları buradan da görünüyor. Yol üzerinde bir otelin önünde ağaç dalları altında gazete okuyan bir heykel var. Hasanbey Melikzade Zerdabi (1837-1907)’nin heykeliymiş.   Kendisi, Azerbaycan ulusal basınının kurucusu, eğitimci , doğa bilimci ve Darwinci bilim adamıymış.   22 Temmuz 1875'te "Ekinci" adlı ilk Azerbaycan gazetesini çıkarmış. Azerbaycanlılar bu nedenle kendisine çok önem veriyorlar. Şehrin farklı noktalarında bir çok heykeli varmış.

Filarmoni Parkı’ndan geçiyoruz. 19. yüzyılda kurulan bölge, daha sonra 2007 yılında Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in emriyle yeniden düzenlenmiş. Parkın içerisinde, Barok tarzında oymalı ve heykelli bir mermer çeşme yer alıyor. Klasik mimarisi ve simetrik yürüyüş yollarıyla çok hoş bir atmosfere sahip.


Otobüsümüz geliyor. Akşam yemeği için, Zil Restoran’a gidiyoruz. Masalar hazırlanmış, Bakü Ağa Gezisi pankartı yazılmış, altına da Azerice  “Xoş Gelmisiniz” yazılmış.

Yerlerimiz aldıktan sonra yeme içme faslı başlıyor. Kebaplar, özellikle pirzolalar nefis. Müzik eşliğinde yemek yerken dans pistine bir masa konuyor. Karşımda oturan Demet’e “Ay Demet, efsane geri döndü. Ağa nikahı kıyılacak galiba” diyorum. Ağa nikahı, bizim gezilerimizin olmazsa olmazı ritüelimizdi, son yıllarda neden bilinmez bu hoşluktan vaz geçilmişti. İsmail Ağamız mikrofonu eline alıp dönem ağamız, Bülent Parlakol ile kıymetli zevci, hanım ağamız Sema’nın ağa nikahının kıyılacağını ilan eyliyor.

 Damat başına bir papak (Genellikle kuzu postu veya koyun yününden yapılan uzun tüylü, silindirik bir kalpak türü) oturtmuş, gelin kızımızda başına renkli çiçeklerden bir taç kondurmuş. Önceden bilseydik, hepimizin yanında cicili bicili örtüler vardı, gelini gelin gibi süslerdik. Koskoca hanım ağa, çiçekli bir taç ile gelin oluyor tüh.

Gölay ile İlker abimiz şahit oluyorlar. Nerden bulmuşlarsa bulmuşlar nikah memuru cübbesi ile Cihat abi elinde defteri ile arz-ı endam ediyor.

Ciddi ciddi nikah kıyılıyor. Nikah defteri de restoranın anı defteri. Bizim nikah, böylece kayıtlara geçmiş oluyor.

Espriler havada uçuşuyor. “Ağam Sen Çok Yaşa”. Nikahın arkasından restoranın animasyon ekibi ortaya geliyor. İki tane davulcu hanım kızın iki tokmak vurmasıyla bizim ahali ortaya dökülüyor. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar kimse yerine oturmuyor. “Şen Ola Düğün Şen Ola”

 

Otobüse binip otele gideceğiz. İyi de bizim otelimiz var mı? Neyse bize yer bulunmuş. Mildon Hotel’de kalacakmışız. Otel iki yıldızlı, arabada yatmaktan bir tık daha iyi. Belma aldıklarını yerleştirmek için çabalarken ben bavulu şöyle bir açıp pijamayı çıkarıyorum. Bir de bavulu açsam odada dönecek yer kalmayacak. Ertesi günü aynı kıyafetleri giyip, gezeceğim. Nasıl olsa yarın akşam evdeyiz.

 

19 Mayıs 2026 Pazartesi

 

Kahvaltıdan sonra, minibüse binip, Üzeyir Hacıbeyov bulvarında arabadan iniyoruz. Üzeyir Hacıbeyov (1885-1948) ilim insanı, yazar, tercüman, orkestra şefi olarak tanınan bütün doğu aleminde operanın ilk yaratıcısı. Bu ilk opera ,büyük şair Fuzuli'nin aynı adlı eserinden bestelenen "Leyla ve Mecnun" operasıymış. Ben, bizim Devlet Opera ve Balesi'nde sahneye konan “Arşın Mal Alan” adlı eserinden kendisine aşinayım. Üzeyir Hacıbeyov aynı zamanda Azerbaycan Ulusal Marşı’nın da bestecisiymiş.

Bakü’nün en gözde yerlerinden Bakü Bulvarı’na gidiyoruz. Burası 1909 yılında Bakü’nün Hazar Denizi kıyısına paralel kurulmuş bir gezinti yeri. Buraya  Dənizkənarı Milli Parkı da denmekteymiş.

Yürüyüşe “Bakü Deniz Vağzalı (Liman)’ndan başlıyoruz. Burada ortası delik ikonik bir bina var. Uzak Doğu’da ki ejderha deliği bırakılan binalara benziyor.

Kordon boyu yürürken körfez de olduğumuz için Bakü manzarasını fotoğraflıyoruz. Kimimiz sahildeki banklara oturup, ev işini bitirip gelen ev kadınları gibi keyifli sohbetler yapıyor. Otobüs ile gelecekleri bekliyoruz acelemiz yok.

Muhteşem bir tarihi binaya denk geliyoruz. Azerbaycan'ın devlet bakanlıklarına ve kurumlarına ev sahipliği yapan Hazar Denizi kıyısındaki Bakü Bulvarı manzarasına hakim olan bu bina  Azebaycan Hükümet Evi'ymiş.

Binanın yapımına 1924 yılında Sovyet döneminde başlanmış.  Mimarları Lev Rudnev ve Vladimir Munts ‘muş.. İnşası 16 yıl sürmüş ve 1952 yılında tamamlanmış. Neo-gotik mimari tarzda tasarlanan bina 11 katlı. İçinde 5.500 kişiyi barındırıyormuş.

Binanın hemen önünde yer alan geniş alan, geçmişte Lenin Meydanı olarak anılmaktayken 1990 yılındaki olayların ardından Özgürlük Meydanı adını almış. Binanın önüne tribünler yapılmış.   24-26 Eylül 2026’da yapılacak Formula-1 otomobil yarışları için hazırlık yapılıyormuş.

Alt geçitten geçerek, meydanımsı bir yerde bekliyoruz. Bir tarafta Park Bulvarı AVM, diğer tarafta Hilton Bakü ve yolun öbür tarafında antik mimari unsurlar kullanılmış  modern bir iş merkezi BEGOC  göze çarpıyor. BEGOC İş Merkezi, 2015 yılında Bakü Avrupa Oyunları Organizasyon Komitesi'nin genel merkeziymiş, günümüzde ise her sektörden şirketlere ev sahipliği yapmaktaymış.


Otobüs geliyor ve hep beraber Haydar Aliyev Kültür Merkezi’ne  gidiyoruz. Haydar Aliyev (19923-2003),    Sovyet döneminde, 1969-1982 yılları arasında Sovyet Azerbaycan'ının ilk sekreteri ve ülkenin yöneticisi olmuş, Prestroyka zamanında Gorbaçov ile ters düşmüş. 20 Ocak 1990'da SSCB'nin  Bakü'de yaptığı kanlı baskına karşı çıkmış, SSCB'nin dağıldığını görerek 1991 Temmuz ayında Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ni terk etmiş.

1992'nin başlarında Karabağ'da ki Suşa'nın düşmesinin ardından Abulfez Elçibey liderliğindeki  Azerbaycan Halk Cephesi iktidara gelmiş ve Elçibey, 1992 yılında Azerbaycan'ın ikinci cumhurbaşkanı seçilmiş. (İlk Cumhurbaşkanı 1918’de seçilen Mehmet Emin Resulzade)

1993 yılında Elçibey'in görevden aldığı askeri komutan Surat Huseynov liderliğindeki Rusya destekli askeri darbeyle Elçibey, iktidardan uzaklaştırılmış. Darbeden sonra, Aliyev Azerbaycan'ın geçici Cumhurbaşkanı olarak atanmış. Aliyev, 3 Ekim 1993'te Azerbaycan Cumhuriyeti'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçilmiş;12 Aralık 2003'te kalp yetmezliği  sebebiyle ölmüş. Aliyev, 1999 yılında Atatürk Barış Ödülü'ne layık görülmüş.

Haydar Aliyev’in ölümünden sonra  Azerbaycan Başbakanlığı görevini yürüten oğlu İlham Aliyev (1961- ) 31 Ekim 2003'te yapılan, cumhurbaşkanlığı seçiminin  ardından ülkenin dördüncü cumhurbaşkanı olmuş. Aliyev, 2008 yılında ikinci kez cumhurbaşkanı seçilmiş. 2009'da gerçekleştirilen anayasa referandumu ile cumhurbaşkanları için görev süresi sınırlamasının kaldırılması sonucunda, 2013, 2018,ve 2014 yıllarında yeniden aday olma ve seçilme imkânı elde etmiş. İlham Aliyev’in eşi Mihriban Aliyeva  aynı zamanda Azerbaycan Cumhurbaşkanı yardımcısıymış.

Aliyev seçimlerde hile yaptığı için eleştirilmekte, yolsuzluk iddiaları gırla gitmekte ve ciddi insan hakları ihlalleriyle suçlanmaktaymış. Muhalifler tarafından diktatör olarak görülmekteymiş. Siyasî kontrolü pekiştirmek amacıyla din politikaları üzerinden toplumu yeniden şekillendirdiği, bu kapsamda Sünni İslam'ı teşvik ederken Şii İslam üzerindeki baskıları artırdığı yönünde değerlendirmeler ile gündeme gelmekteymiş. Aliyev döneminde gazetecilere ve sicil toplum kuruluşlarına yönelik baskılar, gözaltılar ve tacizler yaygın biçimde rapor edilmekteymiş. Yanlış anlaşılmasın, bunlar bizde değil Azerbaycan’da oluyormuş.

Haydar Aliyev Kültür Merkezi, oğul Aliyev’in babası anısına yaptırdığı büyük bir kompleks. 2007 yılında bir yarışma düzenlenmiş. Yarışmayı kazan ünlü mimar Irak asıllı İngiliz vatandaşı  Zaha Hadid (1950-2016)’in firması olmuş.

Binanın bulunduğu yerde eskiden metal fabrikası varmış. Bina 101.000 m2 arsa üzerinde 57.500 metre kare alan kaplamaktaymış. Sekiz katlı merkezde bir 1.000 kişilik konferans salonu (oditoryum), bir galeri salonu ve bir müze bulunmaktaymış. Bina, keskin açılardan kaçınan. akıcı, kavisli Hadid’e  özgü mimari tarzıyla dikkat çekiyor. Bina 10 Mayıs 2012’de hizmete açılmış. Binanın yapımı Türk inşaat firması, İÇTAŞ tarafından gerçekleştirilmişti. Birçok arkadaşım yapım sırasında bu inşaatta görev almıştı.

Kültür Merkezi, 2014 yılında  Londra Tasarım Müzesi tarafından verilen Yılın Tasarımı (Design of the Year) Ödülü'nü kazanmış. Kültür Merkezi,bu ödülü kazanan ilk mimari proje olmasının yanı sıra, dünyada bu ödülü alan ilk kadın mimar unvanını da Zaha Hadid'e getirmiş. Gene 2014 yılında IALD ödüllerinden, mimari aydınlatma dalında Mükemmellik (Excellence) Ödülü’nü kazanmış.



Binanın tam karşısında modern mimarisi ile Bakü Kongre Merkez yer alıyor. 3.500 koltuk kapasiteli büyük bir konferans binasının yanı sıra toplam kapasitesi 2.500 kişi olan on yedi adet irili ufaklı salonlar mevcutmuş. Burada  kongreler, konferanslar, seminerler, iş toplantıları, konserler ve diğer etkinlikler yapılmaktaymış.


Haydar Aliyev Müzesi’ni gezmek için iki saat gerekiyormuş. Rehberlerimiz bilet almaya giderken bir saat vaktimiz olduğunu söylüyorlar. Biletler alındıktan sonra gezme süresi yarım saate düşüyor.
  Bu geziye gelmemin en büyük nedeni bu müzeyi gezmekti. Yarım saatte ne görüp ne gezilecek ki.

İçeriye girmek için koştururken, bahçedeki heykelleri fotoğraflamaya çalışıyorum. Gillie ve Marc çiftinin hayvan, insan-hayvan melezi ve soyut heykellerini görmek çok hoş. Haydar Aliyev Merkezi, ünlü İngiliz ve Avustralyalı sanatçılar Gillie ve Marc Schattner'ın yaklaşık 100 eserini içeren ve bugüne kadarki en büyük müze koleksiyonunu oluşturan büyük bir sergiye ev sahipliği yapıyormuş.



İçeriye girdiğimizde devasa bir boşluk ve bir üst kata çıkan geniş bir dalgalı merdiven görüyoruz. Atrium da üç renkli tüllerin uçuştuğu bir görsel var. “Sonsuzluğun Dansı”’ymış. Kırmızı, yeşil, mavi tüller alttan verilen hava akımı ile birbirlerine dolana dolana kah yükseliyorlar ah aşağı düşüyorlar.



Dalgalı merdiven tasarımı gerçekten çok ilginç. İnsanın başını döndürüyor.  Üst kata çıkınca geniş koridorda heykeller bizi karşılıyor. Müzede değişimli sergilerin yanı sıra kalıcı sergiler var.

Kalıcı serginin olduğu yerde, birkaç arkeolojik buluntu, yerel giysi, antik mücevherler, birkaç halı ve müzik aletleri var. Milli müzik aletlerinin bir kaçını sergiliyorlar. Her bir müzik aletinin önünde yuvarlak bir halı var. Halıya basınca müzik aleti ses çıkarıyor. Davulun, tarın sesini dinleyebiliyorsun.

                             


Normal merdivenden aşağıya inip, atriumdaki sergilere göz atıyorum. Birkaç klasik araba göze çarpıyor. Atriumdaki salonda gene Gillie ve Marc Schattner'ın heykelleri ve renkli çizimleri sergileniyor.




Atriumda ünlü Amerikalı hipergerçekçi heykeltıraş Carole Feuerman’ın "Reborn into the Water" (Suda Yeniden Doğanlar) adlı sergisi var. Feuerman'ın 1970'lerden günümüze uzanan; reçine, boyalı bronz ve paslanmaz çelikten yapılmış 30'dan fazla  heykeli burada sergileniyor. Dönüşüm, yenilenme ve insan bedeninin suyla kurduğu ilişki üzerine odaklanan sergide, sanatçının imzası haline gelen ünlü yüzücü ve dalgıç figürleri öne çıkıyor.

 

Vakit kalmadığı için istemeye istemeye otobüse dönüyorum. Atriumdan bir başka merdiven ile diğer katlara çıkılıyor. Sağolsun, Toktağan katlara çıkmış ve sergileri videoya almış.

Bu yazdıklarım Toktağan’ın vizöründen görünenlerin yazıya dökülmesi. İlk katta halılar sergilenmiş, sonraki katta müzik aletleri, ondan sonraki katta da dünyaca ünlü sanatçıların el yapımı eserlerinin sergilendiği zengin bir Kukla Koleksiyonu ve Sanatta Kukla (Puppet in the Art) sergisi var. Dünyanın dört bir yanından tasarlanan ve sayıları 400'ü aşan el yapımı sanat kuklası sergilenmekteymiş. Koleksiyonda İtalyan halk tiyatrosu tiplemeleri (Pulcinella, Columbine), Pinokyo, bizim Nasreddin Hoca gibi edebi karakterler ve tarihi kişiliklerin ve tanınmış sanatçıların  kukla versiyonları görülüyor. 

   

 





  

Benim gezdiğim salondaki gördüklerim, üst katlarda sergilenenlerin özeti gibi olmuş. Kuklaların olduğu katı gezemediğime üzüldüm doğrusu. Müzeyi içselleştirmek için gerçekten en az iki saat gerekirmiş. Bir gözüm gördü diğer gözüm görmedi derler ya aynen öyle bir ziyaret oldu. Çok üzgünüm çok.

Otobüse binerek öğlen yemeğine gidiyoruz.Xengeland (Hengeland) Ailevi Gürcü restoranı'nda öğlen yemeği yiyoruz. Hengel, bir çeşit çerkez mantısı. El ayası büyüklüğünde haşlanmış ve kızartılmış mantılardan yiyoruz. Yemekten sonra da Havaalanına gidiyoruz. Yemekte harcanan vakitte müzede kalıp aç kalmaya razıydım. Neyse olan oldu artık.



Havaalanı’nda İstanbul grubu biz Ankaralıları uğurluyorlar. Onların uçağı bizden bir saat kadar sonra. Sağ salim memlekete dönüyoruz. Gezi yeme içme eğlenme açısından mükemmeldi. Konaklama ve kültür yanıyla eksik kaldım. Hiç olmazsa müzede yeterli zaman geçirseydim tüm eksikleri unutabilirdim. Ne yapalım bu da böyle bir gezi oldu.






Sevgili ağamız da bizle aynı konaklama sıkıntısını yaşadı. Ailecek gelmiş, ağa nikahları kıyılmış Bülent ve Sema’da en az benim kadar üzgünler biliyorum. Her şeye rağmen “Ağam Sen Çok Yaşa”, “Yaşasın THBT”, “Yaşasın ODTÜ” , “Yaşasın Cumhuriyetimiz”.

Feryal Bekdik

Mayıs 2026-İzmir

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 










Yorumlar

  1. Feryal Hanım, teşekkür ederim. Bakü'ye gitmiş gibi oldum. Bu yıl programında vardı, turu iptal ediyorum.

    YanıtlaSil
  2. Sevgili Feryal, yine harika gezi, anı, tarih, kültür yazısı. Okuduktan sonra aynı gezidemiydik diye kendime sordum. Kendi çektiğim fotoğraflarımın altına senin notlarından alıntılar ekleyeceğim. Anlatım sıradında duyamadığım açıklamalar olmuş….
    Ve özellikle Bakü ye gitmeyi düşünen arkadaşlarımla paylaştım, gidenlerle de bunları biliyor muydunuz diye paylaştım .
    Leyla Ktlzn

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Feryal⁩, tüm seyahatimizi anbean tekrar yaşadım sayende. Sadece THBT için değil, bence Azerbaycan’a gidecek herkesin, gitmeden önce mutlaka okuması gereken, çok önemli ve çok değerli bilgilerle dolu rehber niteliğinde şahane bir seyahatname olmuş.
    Detaylı tarihine, geçmişine, bugününe, mimarisine, önemli yerlerine, efsanesine, yemesine, içmesine, önemli olaylarına, forumuna, hava ve yol durumuna, yapılması gerekenlere, alınabilecek hediyesine kadar detaylı bilgiler veren, çok geniş bir perspektiften Azerbaycan’ı anlatan, insanını, bakış açısını, kültürel mirasını çok yakından tanıtan belgesel niteliğinde çok özel bir yazı.
    Aynı seyahatte olmamıza rağmen, blog’u okurken, kaçırdığım ne çok şey olmuş, aaa bak bunu bilmiyordum dediğim bir çok şey oldu. Benim için; Azerbaycan seyahatimizin çok değerli bir tamamlayıcısı ve bir çok noktayı tekrar düşündüğüm ve içselleştirdiğim bir yazı oldu. Ellerine ve değerli emeklerine sağlık Sevgili Ana Akım Medyamız.
    Sevgilerimle, Toktağan Eren Karacaoğlu 🙏🏻💕

    YanıtlaSil
  4. Feryal’cim Bakü gezimizi her haliyle o kadar güzel anlatmışsın keyifle okudum. Yeniden geziyi yaşadım. Fotoğraflar da yerleri hatırlamamız da çok yardımcı oldu. Ellerine kalemine gözüne sağlık.

    YanıtlaSil
  5. Feryal Ablacım ellerine sağlık, gezide gördüklerimizi tarihi ve bilimsel altyapısı ile bir temele oturtarak ve duyguyu da es geçmeyerek çok güzel ve öz ifade etmişsin. Keyifle, bir solukta okudum ve her bir anı tekrar yaşadım sanki:) Sevgiler, Özge Aygen.

    YanıtlaSil
  6. Haluk Özkardeşkaya4 Haziran 2026 18:04

    Sevgili Feryal tek kelime ile HARİKA olmuş. Detaylı ama sıkmayan, her anı hatırlatan, çok samimi bir anlatım... Tebrk ediyorum ve çok teşekkür ediyorum...

    YanıtlaSil
  7. Feryal'cim,seyahatnameni zevkle okudum.Var olanlara kendi kültürünü de katarak öyle güzel anlatmışsınki,bir kez daha okursam Azerbaycan 'a gitmeme hiç gerek kalmayacak.Bu yazdığın gezi notların, arkadaşlarına, dostlarina bir büyük armağan bence.Iyiki yaşamımda varsın. Çok teşekkür ediyorum. Ayşe Kamalı.

    YanıtlaSil
  8. Elinize sağlık ayrıntılı notlarla çok zenginleşmiş.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

CEREN İLE ANKARA

BANA MEZARINI AÇTIRMA BABA