AZERBAYCAN GEZİ NOTLARI
AZERBAYCAN
GEZİ NOTLARI (16 MAYIS-19 MAYIS 2026)
Bizim ODTÜ-THBT(Türk Halk Bilimleri Topluluğu)’nun dönem
ağası Bülent Parlakol, “Ağa” gezisinin Azerbaycan’a yapılacağının duyurdu.
Azerbaycan’da görüştüğü tur şirketine de 20 eh bilemedin 25 kişi oluruz diye sayı
bildirmiş. Gel gör ki bizim THBT ahalisi genci yaşlısı bir Azerbaycan meraklısı
çıktı ki sormayın. Bir anda herkes parayı yatırınca tüm hesaplar alt üst oldu.
Sayıyı ancak 60 kişi de durdurabildiler.
Ben o sıralar yurt dışındaydım. Bu geziye katılmayı da çok istiyordum. Nasıl
olsa dönünce parayı yatırırım diye düşünüyordum ki “Ablacım turu kapattık, ama merak
etme senin paranı ben yatırdım, dönünce verirsin “ diye ağamdan mesaj geldi.
Ağa dediğin böyle olur. Gezinin ana akım medyasını unutmamış sağ olsun.
Gezi günü geldi çattı. Geziye katılacak arkadaşların hangi
otelde kimlerle kalacağı ilan edildi. Listeye baktığımda grubu iki ayrı otel ve
bir apart otele dağıttıklarını görüyorum. 17-22 Mayıs tarihleri arasında Bakü
Olimpiyat Stadında WUF-13 (13.Dünya Kentselleşme Forumu) yapılacakmış. Bu
nedenle otellerde yer sıkıntısı varmış. Ne yapalım gönüller bir olsun.
16
Mayıs 2026 Cumartesi
Sabahleyin arabayla yola çıkıyor, İnci’yi alıyorum. Ankara Esenboğa
Havaalanının otoparkına arabayı bırakacağız. Otoparka vardığımızda park yeri
bulmak için epey uğraşıyoruz. Beş katın tümü dolu. Sanki gökten araba yağmış.
Sonunda en alt katta bir yer bulup arabayı bırakıyoruz.
Saat 12:20 de A Jet uçağı ile tam vaktinde havalanıyoruz. İki
saat on dakika sonra Bakü Haydar Aliyev Uluslararası Havaalanına iniyoruz. Havaalanında
döviz bozduruyoruz. 100 USD verip 165 Manat alıyoruz. 1 Azerbaycan Manatı
(AZN), 27 Türk Lirasına denk geliyor. Bagajlarımızı aldıktan sonra otobüsümüze
doğru gidiyoruz.
Havaalanının
dış görünümü çok göz alıcı. Dış cephe, ağırlıklı olarak içbükey özel
eğimli cam duvarlar ve kompozit sistemler ile kaplanmış. Geniş cam yüzeyleri
taşıyabilmek için, taşıyıcı çelik sistemleri kurulmuş. Önündeki otobüs durağı
bile bina ile aynı formda yapılmış. Durak tüp şeklinde ve önünde kayar kapısı
var.
Türk Büyükelçiliği önünden geçiyoruz. Elçiliğin önündeki
parkta Atatürk heykelini görüyoruz. Heykel 2010 yılında açılmış. Heykelin
heykeltıraşı Azerbaycan Sanat Akademisi rektörü Azerbaycan Cumhuriyeti halk
sanatçısı Ömer Eldarov'muş.
Yatakların üzerinde karton çantalar var. İçinde Azeri
şarabı, baklava, kitap ayracı ve çok şık bir kartta ağamızın mesajı. Ne
incelik, ne hoş bir jest. “Ağam Sen Çok Yaşa”. Kızlar iki kişilik havlu takımını üç kişiye
paylaştırmaya uğraşırken ben bavulu açıp bir güzel yerleşiyorum.
Çok geçmeden ağamızdan telefon geliyor, ağam kalınan yerden
hiç hoşnut değil. Biz burada kalamayız kalkın gidiyoruz diye buyuruyor. Bizim
kızlar havlu paylaşırken bavul bile açamadılar. Bavullarını kaptıkları gibi
aşağıya iniyorlar. Ben tekrardan bavul topluyor, bir yandan da arkadaşları
bekletmemek için acele ediyorum. Asansörden sonraki merdivende bavulu
sürüklerken dizime bir bıçak saplanıyor, eyvahlar olsun.
Tekrar otobüse biniyor, Clock Tower otele gidiyoruz.
İstanbul grubu ile kucaklaşıyoruz. Otele bir taksi yanaşıyor, içinden elinden
torbalar ile tüm zamanların duayen ağası, İsmail Işık abimiz iniyor. Ağamız özel
araba ile geliyor, otobüse binecek hali yok herhalde diye düşünüyorum. Meğer
İsmail ağa, bavulunu İstanbul’da havaalanında unutmuş. Bakü’ye gelince de taksi
ile alış verişe gitmiş. Bir çok Türk firmasının yanı sıra Mavi markamız da Bakü’de mağaza açmış, ağamızda mağazadan
kendini bir güzel donatmış.
Belma ile odamıza çıkıyoruz. Oya, torpilli tek kişilik oda
da kalacak. Odaya yerleştikten sonra, otelden 60 kişi olduğumuz bir otobüs ve
bir minibüs ile akşam yemeği için şehre gidiyoruz.
Otobüsten inince karşımızda kaleyi görüyoruz. Kalenin önüne de ışıklı panoda kocaman WUF-13 yazısı dikkat çekiyor. Yüksekliği 8–12 metre, genişliği ise 3,5 metreye ulaşan şehir surları Bakü'nün güvenliğini sağlamak için yapılmış. Orta çağda kale duvarlarının uzunluğu 1500 metre iken, bugün kale duvarlarının uzunluğu 500 metreye düşmüş.
Bizim gördüğümüz Çift Kale Kapısına aynı zamanda Şamahı Kapısı denmekteymiş. Kapıların ardında ki Eski Şehri önümüzdeki günlerde gezeceğiz.
Fevvareler Meydanına geldiğimizde sağımızda muhteşem bir bina görüyoruz. Çok da güzel ışıklandırmışlar. Felsefe, edebiyat, astronomi, tıp, geometri gibi alanlarda çalışmaları olan 12.yüzyıl filozofu ve şairi Nizami Gencevi (1141-1209) adına yapılmış Edebiyat Müzesiymiş. Müze, Nizami Gencevi’nin 800'üncü doğum yıldönümü münasebetiyle 1939 yılında kurulmuş ve 1945'te ziyarete açılmış.
Cephede Azerbaycan’ın ünlü şairleri Mirza Fetali, Fuzuli,
Molla Penah Vakıf, Celil Mehmedkuluzade, Cafer Cabbarlı ve kadın şair Hurşid Banu Neteva'nın heykelleri görülüyor. Alt sırada ise gene şairlerin resimleri ve beyitlerin ilk
satırı yer alıyor.
İmadeddin Nesimi’nin “Bende sığar iki cihan, ben bu cihana
sığmazam”
Dede Korkut’un "Eski pamuk bez olmaz, karı (eski)
düşman dost olmaz" bunlardan ikisi.
Fevvareler Meydanını geçerek, Tarlan Aliyarbeyov sokağındaki Firuze Restoran’a giriyoruz. Bizi tar, tef, kemane çalan üç kişilik saz heyeti karşılıyor. Yemeklerin olmazsa olmazı kebaplar yeniyor, üzerine de Azerilerin bizim perde pilavına benzeyen “Şah Pilavı” geliyor.
Karnımız doyduktan sonra oyun faslı başlıyor. Teee
Amerika’dan gelen , öğrencilik yıllarında
bize Kars yöresini çalıştıran İlker abimiz başta olmak üzere bizim ekip ortaya
dökülüyor. Oyun faslından sonra, İsmail ağamızın şefliğinde hep bir ağızdan
“Ayrılık” türküsünü söylüyoruz.
Restorandan ayrılarak araçlara biniyoruz. Gece daha
bitmedi. Dağüstü Parka gideceğiz. Dağüstü Park , şehrin en yüksek
noktalarından birinde yer alıyor.Burası, panoramik Hazar Denizi ve şehir
manzarasına haiz popüler bir rekreasyon
alanı.
Dağüstü parkın olduğu yerde 1939 yılına kadar "Çemberekend mezarlığı" varmış. Sovyet
döneminde 1934'te öldürülen Bolşevik lider Sergey Kirov'un anısına bu alan
mezarlıktan arındırılıp eğlence ve dinlenme parkına dönüştürülmüş ve Kirov Parkı adını almış. Parka bir de dev
Kirov heykeli dikilmiş
1990 yılındaki Kara Ocak (20 Yanvar) katliamından sonra,
galeyana gelen Azerbaycan halkı Sovyet rejimini protesto etmek amacıyla Kirov
heykelini yıkmış.
Bağımsızlık sonrası boşalan bu alan yeniden düzenlenmiş ve
Kara Ocak şehitleri ile Karabağ Savaşı'nda hayatını kaybedenlerin defnedildiği
Şehitler Hiyabanı ile iç içe, ikonik
alev kuleleri manzaralı bir parka dönüşmüş ve
adı da Dağüstü Park
olmuş.
Şehitler Hıyabanı’na varıyoruz. Hıyaban Azericede cadde, bulvar anlamına geliyor. Önce dışından Türk kabristanını görüyoruz. Kabristanın dış duvarı önünde kırmızı granit seki üzerine, siyah mermer plaketler üzerine şehitlerin isimleri, askeri rütbeleri, memleketleri ve ölüm yerleri yazılmış. Kabristanın girişindeki kitabeden kabristanın 2007 de İlham Aliyev tarafından düzenlendiğini öğreniyoruz.
Meydan da bir cami
var, bir de heykel göze çarpıyor.
Heykelin önünde de iki adet yıldız var. II. Dünya Savaşı'nda destansı
başarılar kazanan ve "İki Kez Sovyetler Birliği Kahramanı" unvanına
layık görülen Azerbaycanlı Tümgeneral Hezi Aslanov’un (1910-1945) anıt
mezarıymış. Heykelin önündeki iki yıldızın ne anlam geldiğini de anlamış
bulunuyoruz.
Yazıtta,“25 Mayıs-17 Kasım cereyan eden Kafkas harekatında Nuri
Paşa (Enver Paşa’nın
kardeşi Nuri Killigil) komutasındaki Türk Kafkas ordusu, Gence,
Gökçay, Aksu, Kürdemir ve Şamahı istikametlerinde taarruzlarına devamla15 Eylül
1918 Tarihinde Bakü’ye girerek Azerbaycan’ı, müteakiben devam eden muharebeler
sonucunda Karabağ ve Dağıstan’ı düşman işgalinden kurtarmıştır.
Bu harekatta kahraman Mehmetçik Azerbaycan’ın bağımsızlığı
uğruna Azeri kardeşleri ile omuz omuza savaşmış ve 1130 şehit vermiştir. Onlar Azerbaycan’ın her yerinde bir çok
isimsiz mezarda ikinci vatanlarında yatmaktadır.
İşte bu anıt kardeşlik uğrunda canlarını seve seve feda
edip “Ayrılır mı gönül candan, Türkiye Azerbaycan’dan” düsturunu yüreklerimize
perçinleyen o muhteşem askerlerin, şehit Mehmetçiklerin anısına dikilmiştir.
Ruhları Şad Olsun. 15 Eylül 1999”
yazısını okuyoruz.Anıtın arkasındaki bayrak direklerinde Türkiye ve
Azerbaycan bayrakları dalgalanmakta.
Yolun sonunda altında ateş yanan bir anıt var. 20 Ocak 1990'da (Kara Ocak) Sovyet
ordusunun Bakü'de gerçekleştirdiği katliamda hayatını kaybeden Azerbaycanlı
şehitlerin anısına dikilmiş. Merkezinde yer alan alev hiç
sönmemekteymiş. Ebedîliği ve şehitlerin hatırasının sonsuza dek yaşayacağını
sembolize etmekteymiş. 20 Ocak günü burası ziyaretçiler ile dolup taşmaktaymış.
Tarihsel
olarak Azerbaycan, Mehmet Emin Resulzade
önderliğinde 28 Mayıs 1918 tarihinde kurulan ve Türk-İslam dünyasının
ilk demokratik cumhuriyetiymiş. Ancak 1920'de Sovyetler Birliği’nin üyesi
olmuş. Azerbaycan, 18 Ekim 1991 tarihinde ise Sovyetler Birliği'nden
ayrılarak bağımsızlığını ilan etmiş.
Her
yıl iki kere Bağımsızlık Günü kutlanmaktaymış. Biri 28 Mayıs,Tarihi
Cumhuriyetin kuruluşu, diğeri de 18 Ekim,
SSCB'den ayrılış olarak kutlanmaktaymış.
Otelde
birinci katta kalıyoruz. Bakü’de modern mimariye sahip ünlü marka otellerin
yanı sıra bizim kaldığımız gibi apartman dairelerinin ilk iki katı otele dönüştürülmüş
butik oteller de var.
Bütün gece yağmur yağdı ve bizim odanın penceresinin önündeki sundurmanın metal kaplamasına düşen damlalar bütün gece tıpırdadı durdu.
Kahvaltıdan sonra otelin önüne çıkıyoruz. Ortalığı sular seller götürüyor. O cicili bicili binaların olduğu şehir yağmura teslim olmuş vaziyette. Bu arada, başkent Bakü, deniz seviyesinin yaklaşık 28 metre altında yer almaktaymış.. Bu coğrafi konumuyla Bakü, deniz seviyesinin altında bulunan dünyanın en büyük şehri ve en alçak ulusal başkenti olma unvanını taşıyormuş.
Minibüse
biniyoruz. Zar zor diğer otelin olduğu binaya gidiyoruz. Diğer grupla birlikte
otobüsün gelmesini bekliyoruz. Otobüs
yağmurdan gelemiyor. Neredeyse öğlen oluyor. Nihayet otobüs geliyor ve Gobustan
bölgesine hareket ediyoruz.
Bizim Groşgar Tur firmasının sahibi Goşgar, altmış kişilik grup için ekip kurmuş. Recep’in yanı sıra, kendisi, nişanlısı Ebru, Ebru’nun kuzeni Ayda gönüllü rehberlik ediyor. Bir de fotoğraf ve video çeken Damal bizimle birlikte geziyor. Damal, hem edebiyatçı hem de ekonomistmiş. Bizim minibüste sorularımıza cevap veren Ayda da aslında sağlıkçıymış.
Diri Baba’nın kim olduğu tam olarak bilinmese de XVII. Yüzyıl ortasında Azerbaycan'ı ziyaret eden Evliya Çelebi Diri Baba’dan söz etmiş. Onun anlattığına göre "Diri Baba" veya "Mereze şeyhi" olarak anılan şahıs, Şirvanşahlar hanedanından Şeyh İbrahim 'in (1382 -1417) sarayında müezzinlik yapmış.
Halk
arasındaki yaygın efsaneye göre; ibadet ettiği sırada secdede vefat etmiş ve
bedeni yüzlerce yıl boyunca hiç çürümeden bozulmadan kalmış. Arapça ve Farsça
kökenli söylencelerde geçen bu sırrı ve hiç bozulmadığına inanılan bedeni
sebebiyle kendisine Farsça’da "canlı baba" anlamına
gelen "Diri Baba" denilmiş.
Türbe, 1402 yılında kayaya oyularak Şirvan-Abşeron mimari tarzıyla inşa edilmiş. Arada sahanlıkları olan merdivenler ile türbenin oturduğu platforma ulaşılıyor. Yapının arka cephesi doğrudan ana kayanın (kalkerli dağ yamacının) içine oyulmuş ve şekillendirilmiş. Tek kubbeli, iki katlı bu anıt mezarın üstü dilimli bir kubbe ile örtülü. Yapının tamamında, yüzeyi titizlikle düzeltilen yerel sarımtırak kireç taşı (küfeki) kullanılmış. İki katlı yapının alt katı çapraz tonozlu ve dikdörtgen planlı bir zemin mekanından oluşuyormuş. Asıl mezar odası ise ikinci katta yer almaktaymış.
Türbenin karşısında Ahlat mezarlığını hatırlatan Türk (Oğuz/Türkmen) mezarlığı bulunuyor. Yağmur hiç durmuyor, arabalara biniyor. Şamahı şehrinden 5 km sonra yol üzerindeki Abqora Şarap Üretim Merkezi’ne gidiyoruz.
Şamahı Tarihi İpek Yolu üzerinde yer alan 100.000 nüfuslu bir şehir. Şamahı dansçıları ve sumak kilimi ile ünlüymüş. Bakü’nün nemli havasının aksine burada iklim kuru ve yaşanılır seviyedeymiş. Şamahı on bir kere deprem görmüş ve yeniden inşa edilmiş.
Meysari Şaraplarının yapıldığı fabrikaya gidiyoruz. Arazinin içinde üzüm bağları, Abqora Restoranı, büyükçe bir gölet ve nefis bir dağ manzarası var.
Azerbaycan
köklü bir bağcılık geçmişine sahip. Şarap üretimi 1860 yılında Alman göçmenler
tarafından Göyköl’de kurulan ilk ticari şarap fabrikasıyla başlamış.
Azerbaycan’da 254.000 hektar üzüm bağı mevcutken, tüm bağlar Sovyet yönetimi
tarafından tahrip edilmiş. Şimdilerde bu miktar 20.000 hektar civarındaymış. Bunun
220 hektarına Meysari bağları sahipmiş. Azerbaycan iklimi ve toprak yapısı, hem
yerel hem de uluslararası üzüm çeşitlerinin yetiştirilmesi için çok uygunmuş.
Meysari’de
üretilen şaraplar, Fransız ve Azerbaycan üzümlerinin karışımıyla üretiliyormuş.
Şirket organik bağcılık yapıyor ve şarapları Fransız bir firma tarafından
verilen ”Eccocert” belgesine (organik sertifika) sahip. Şirvan Şarapları
olarak, Avrupa’dan Çin’e ihracat yapılıyormuş.
Şarap
yapımı, sanat ve bilimi bir araya getiriyormuş. İklim ve toprak minerallerine
bağlı olarak, tek bir üzüm çeşidinden farklı bir olgunlaşma süreciyle farklı bir
şarap stili ortaya çıkabiliyormuş.
Fabrikanın
üretim müdürü bizi önce şarapların mayalandığı tankların olduğu bölüme
götürüyor.
Üretim
yerinde 56 adet çelik tank var. Her bir tanktan 47.000 şişe alınıyormuş. Üzüm
el ile toplanıyor. Titreşimle tozundan, toprağından ayrıştırılıyormuş. Daha
sonra pres makinası ile eziliyor, ezilirken çekirdeğin yağının sıvıya karışması
istenmiyormuş. Beyaz üzüm kabukları ile ezilirken, siyah üzüm kabuğundan ayrılıyormuş. Üzümün
kabuğu, çekirdeği ve çöpünden, yani
posasından İtalyan brendisi de denilen
grappa yapılıyormuş.
Elde
edilen şıra tanklarda 20 derecede mayalanıyor, mayalandıktan sonra sıcaklık
düşürülüyormuş. Denetim masasından ısı
kontrolü yapılıyormuş. Beyaz şarap, beyaz üzümden yapılıyor ve yaklaşık bir yıl tankta kalıyormuş. Kırmızı
şarapta bu bekleme süresi iki ile üç yıl arasında değişiyormuş. Daha sonra
şarap filtrelenerek şişeleniyormuş.
Çelik merdivenler ile üst kata çıkıyoruz. Elevatörleri, üzüm tanelerini büyüklüklerine göre ayıran optik okuyucuyu görüyoruz. Şişeleme bölümünde saatte 2.000 adet şarap şişeleniyormuş. Üretilen şaraplar yüzde olarak; yüzde altmış kırmızı, yüzde otuz beyaz, yüzde on da roze olarak dağılım gösteriyormuş. Şarap üretimi konusunda fikir sahibi olduktan sonra, gölün etrafında tur atıyor, bol bol fotoğraf çekiyoruz. Sonra da tadım yapılan salona geçiyoruz. Altmış kişilik gruba üç farklı şarap tattırmak üzere masanın üzerine bardaklar dizilmiş.
Fabrika da
bir de Ant Şarabı üretiliyormuş. Sadece burada ki satış mağazasında satılıyor ya da ihraç ediliyormuş. Yani
çarşıda, markette bulunmuyormuş. Ant şarabı, tarihin en eski dönemlerinden beri
mühim anlaşmalar, ittifaklar ve kan kardeşliği ritüellerinde yemin etmek
(ant içmek) amacıyla kullanılan sembolik ve kutsal bir içkiymiş. Bu
geleneğe göre, yeminlerin daha bağlayıcı olması için ant içen kişiler
parmaklarını keser şarap kabına üç damla
kanlarını akıtır sonra da şarapla kanın karışımı bu sıvıyı içerlermiş.
Tadım
salonundan sonra, Satış mağazasından şaraplar, zeytinler alınıyor. Neyse ki yağmur dindi. Arabalara
binip öğle yemeği için Melhem Restoran’a gidiyoruz.
Açık
havada öğlen yemeğini yiyoruz. Dün akşam yemekte kavanoz içinde sunulan hoşaf
tarzı içecek burada da sürahi ile masalara konmuş. Dibinde ne olduğunu
anlamadığımız taneli bir meyve var. Feijoa meyvesiymiş. Feijoa (kaymak ağacı),
yüksek oranda C vitamini ve lif içeren, iyot açısından zengin tropikal bir
meyveymiş.
Yemekten
sonra arabalara binip Şamahı Cuma Cami’ne gidiyoruz. Buraya Ulu Cami’de
denmekteymiş. Hafif yağmur var.
Arabalardan inip camiye gidene kadar biraz ıslanıyoruz.
Daha önce
Şamahı’nın on bir kere deprem gördüğünü
söylemiştim ya. Bu depremlerin sekizinde Cuma cami ayakta kalmış. Gel gör ki
depremlerin üçünde dayanamamış. Bir de üstüne savaşlar nedeniyle bir çok defa
yıkılmış ve yeniden inşa edilmiş.
Cami ilk
olarak 743-744 yıllarında Emeviler döneminde Araplar tarafından inşa edilmiş. Güney
Kafkasya’nın en eski camilerinden biriymiş. Şirvanşahlar döneminde Gürcülerin
saldırısı sırasında yıkılmış, akabinde yeniden inşa edilmiş. Daha sonra 1859 ve
1902 depremlerinde yerle bir olmuş. 1918
yılında ise zorla camiye götürülen 1800 kadın, çocuk, yaşlı adam içindeyken
, Ermeni Taşnak partisi militanları tarafından yakılmış. Nadir yazıtlar ve kitaplar da
yangın da kül olmuş.
Cumhurbaşkanı
İlham Aliyev’in emriyle 2010-2013 yılları arası cami esaslı bir restorasyon
geçirerek bugünkü halini almış.
Cami,
kesme taştan inşa edilmiş ve Klasik İslam mimarisinde uygulanan enine
dikdörtgen plana sahip. Caminin merkezinde ana kubbe, ana kubbenin iki yanında
birer küçük kubbe var. Caminin iki yanındaki revakların sonunda aynı küçük
kubbelerden görmek mümkün. Çift şerefeli dört adet zarif minare göze çarpmakta.
İçeriye
kadınlar bölümünden giriyoruz. Yunan korint stili kolonlar görüyoruz. İçeri
girdikten sonra erkekler kısmına geçilebiliyor. Camide üç ayrı salon var. Böyle bir plan
nedeniyle Ulu Cami'ye üç salonlu cami de deniyormuş. Caminin planı, Şam'da yer
alan ve 708 yılında inşa edilmiş ünlü Büyük Emevi Camii ile aynıymış.
Mihrabı
ve ana kubbe etrafını çevreleyen, geometrik motifler ve ince işçilikli hat sanatı göz alıyor. Kubbe
geçişlerinde, tavanlarda ve kemer aralarında geleneksel motiflerle bezenmiş
zengin kalem işi uygulamalar manevi atmosferi tamamlıyor.

Mezarlar arasında dolaşırken ıslak otlardan dizimize kadar ıslanıyoruz. Hasta olmasak bari. Tekrar arabalara binerek Bakü’ye dönüyoruz. Yolları sular seller kaplamış. Tekerlek boyu yükselmiş suları yara yara geç vakitte Bakü’ye varıyoruz. Akşam yemeği için Terrace Kafe Bar’a giriyoruz.

Zaten
bugünkü geziden sonra içimden “Aman
gezelim, haydi gezelim bu sene de mezar gezelim” diye türkü tutturmuşum.
Gecenin sonunda arabaların olduğu yere geldiğimizde ne görelim? Otobüs var, minibüs yok. Gençler otele yürüyerek gitmeye karar verince tek araba yeter diye düşünmüşler. İyi de benim sırt çantası, içinde fotoğraf makinesi ve tüm şarj cihazları ile birlikte minibüste kaldı. Önden koşturup giden Oya arabadan kırmızı sırt çantası ile inip, çantayı bana sallıyor. “Bu senin mi ?”diye bağırıyor. Oh şükür bu vartayı da atlattık.
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Sabahleyin Belma ile bavul topluyoruz. Bu akşam bizim kaldığımız odaya başkaları gelecekmiş. Bize bu oda iki gece için verilmiş. Umarım bu akşam için bize bir yer bulurlar.
Minibüse bindiğimizde, geceyi Haydar Aliyev Parkı’nda geçirmeyiz inşallah diye durumu gır gıra vurmaya çalışıyoruz. Şoförümüz Niyazi halimize acıyor “Arabada yatarsınız abla” diyor. Neyse akşama kadar vakit var, bir şekilde çözülür. Nasıl olsa Bülent Ağa ile ailesi de aynı durumda. Koskoca ağayı parkta yatıracak halleri yok.
Müze 2011 yılında
açılmış. Çağdaş sergileme teknikleri kullanılmış. Tarih, sesli anlatımlar, canlandırmalar ve
dijital görseller ile sergileniyor. Rehber eşliğinde geziyoruz. Dikkati çeken
bir başka konu da erkek figürlerin tam tekmil olmasına karşılık kadın
figürlerin başı yok. Bir de kaya resimleri aslında renkliymiş, günümüze bu haliyle gelmeleri bile mucize.
Müzeden sonra Büyükdaş’ta ki kaya resimlerini görmek üzere
gene rehber eşliğinde yola çıkıyoruz. Karşımızda Hazar Denizi var. Hazar okyanuslarla
bağlantısı olmayan kapalı bir havza olduğu için teknik olarak dünyanın en büyük
gölü. Ancak, büyüklüğü ve içerdiği tuz ile denizlere özgü ekosistem özelliklerine
sahipmiş. Bu nedenle gerek halk arasında gerek bilimsel çevrelerde deniz olarak
adlandırılmaktaymış. Burada mersinbalığı avlanıp, bol miktarda havyar elde
edilmekteymiş. Antik çağlarda şu anda üzerinde yürüdüğümüz yerler Hazar Denizi
ile kaplıymış. Yani kayalar Hazar kıyısındaymış. Deniz çekile çekile şimdiki
yatağına kadar çekilmiş. Hazar çevresinde ki nehirlere yapılan barajlar
nedeniyle çekilme devam etmekteymiş. Bir gün gelecek ne deniz kalacak, ne de
göl. Buralar bir zamanlar denizdi diye gezinecekler bizden sonrakiler.
Kayaların şekli, üzerlerindeki resimler insana bu dünyadan
olmadığı duygusu veriyor. Sanki başka bir gezegendeyiz. Halay çeken insan
figürleri görüyoruz. Rehber bunun yal dansı olduğunu söylüyor.
Yal dansı", aslında “Yallı” olarak bilinen ve
UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras listesinde yer alan geleneksel bir grup halay
oyunuymuş. Bu dansın evveliyatı, ateş kültüne ve tarım toplumlarının doğa
döngülerini kutladığı dönemlere kadar uzanmaktaymış. Hasat sonrasında köy
meydanlarında yakılan büyük ateşlerin etrafında oynanmaktaymış.
Bakü’de yapılan 2012 Eurovision Şarkı
yarışması esnasında Sanatçı Mir Teymur Mammadov tarihi kaval taşının sahne
versiyonunu yapmış. Yarışmada bu el emeği kaval taşı kültürel miras olarak
tanıtılmış.
Gobustan’dan bahsederken, Azeri arkeolog
Prof Dr İshak Caferzade’yi (1895-1982)
anmadan geçmek olmaz. Tarihi kültür kalıntıları ve kaya resimleri ilk kez 1939-1940
yıllarında Caferzade tarafından tarafından ortaya çıkarılmış, savaş
nedeniyle durdurulan kazılar 1947 yılında tekrar başlamış. Caferzade yıllar
boyu sürdürdüğü zorlu bilimsel arama ve araştırmaların sonucu olarak 750 kaya
üzerinde dövme, kazıma ve sürtme yöntemiyle yapılmış 3.500'den fazla insan ve
hayvan resmi ile çeşitli işaret yazılarını (petroglifleri) kayıt altına almış ve 20 kaya altı sığınağını tespit etmiş. Adam buraya ömrünü
vermiş, nurlarda dinlensin.
Gezinin
sonunda seyir terasından kah kayaları, kah Hazar Denizi’ni arkamıza alarak
fotoğraf çektiriyoruz. Kayaların
üzerinde su dolu oyuklar dikkatimizi çekiyor. Tarihi Neolitik ve Tunç Çağı'na
dek uzanan bu çukurlar insan eliyle açılmış. Kesin bir fikir birliği
olmasa da, arkeologlar bu çukurların sıvı (su, kan veya yağ) biriktirmek,
kurban törenleri yapmak, astrolojik gözlem veya antik masa oyunları oynamak
amacıyla kullanıldığını düşünmekteymiş. Gizemli çukurları da gördükten sonra, bu
tuhaf, zaman makinesinde geriye gitmiş hissi veren bölgeden ayrılıyoruz.
Bir sonraki durağımız “Çamur Volkanları”. Tektonik hareketler sonucu derinlerde sıkışan metan propan gibi hidrokarbon gazlar ve sıcak sular yüksek basınca maruz kalınca yüzeye doğru hareket ederek, killi toprakları yavaşça yukarı iterek minik kraterler ve köpüren çamur havuzları oluşturuyormuş. Bu akan çamurlar, 1-2 metre yüksekliğinde koniler oluşturuyormuş. Çamur volkanları lav püskürtmezlermiş ve genellikle petrol yataklarına yakın bölgelerde bulunurlarmış.
Dünya üzerinde yaklaşık 2.000 çamur volkanı varmış. Bunun yüzde 45 kadarı Azerbaycan’da bulunuyormuş. Gobustan bölgesinde 350 kadar aktif çamur volkanı varmış.
Bizim gittiğimiz sahaya ahşaptan yürüme yolları yapılmış, en aktif görünen koninin başına platform kurulmuş. Kabarcıkları yakalamak için elde fotoğraf makinesi, cep telefonu bekleşiyoruz. Neyse fazla beklemeden kabarcıklar beliriyor.
Biz Azerbaycan güzellemesi yaparken, ahali Tabiat Tarihi Müzesini gezmiş, güzelleşmek için çamurlardan almış. Benim müzeyi gezmeye vaktim kalmıyor. Neyse ki Toktağan Karacaoğlu'nun çektiği video ve Belma’nın aldığı notlar imdada yetişiyor.
“Müze içinde hemen hemen her türe ait örnekler var. Bunlar fosilden çok güncel hayvanların kemikleri. Azerbaycan’ın simgesi ceylanları ailecek, Gobustan canavarı Bozkurtları çeşit çeşit görebiliyorsun. Yılan, kaplumbağa, dağ keçisi, kurt, çift hörgüçlü deve, lama iskeletleri, her türlü haşerata ait fosillerin ve kelebek koleksiyonunun yanı sıra Azerbaycan’da yaşayan vahşi hayvanların ayak izlerini gösteren bir koleksiyonu da görebiliyorsun. Kavanozlar içerisinde formaldehit de saklanan hayvan örneklerini de görmek mümkün. Evrimi gösterir “Hayat Ağacı” panosu en çok ilgi çeken panolardan biri.
Petrol yatağında bulunan gergedan, bir tanede fil göze çarpıyor. Bu filin Moskova Devlet Sirki’nde çalışırken, Bakü Devlet Sirki’ne tayini çıkmış. Hayvan ölünce de kemikleri ilaçlanarak buraya getirilmiş. İzmir Fuarı’na Moskova Devlet Sirki geldiğinde, sirkte sunuculuk yapan çocuk, hayvanların devlet memuru olduğunu söylemişti, demek doğruymuş. Hayvanın tayini bile çıkmış. Motosiklet kullanan ayıya ne oldu ki acaba?
Yemekten sonra, Bakü’ye geri dönüp “Eski Şehir”i gezeceğiz. Minibüs ile güzel güzel giderken şoför ile sohbet ediyoruz. Bizim şoför beş dil biliyor. Azebaycan’da ki rüşvet ve yolsuzluklardan halkın hoşnut olmadığını söylüyor. O nedenle önümüzdeki yıl Gürcistan’a yerleşeceğini söylüyor. Orada rüşvet, yolsuzluk olduğunda ağır cezalar varmış.
Bakü’ye yaklaşırken trafik öyle bir sıkışıyor ki ilerlemek mümkün değil. Trafik açıldığında patates yüklü kamyonun kaza yaptığını patateslerin yola saçıldığını görüyoruz. Biraz gidiyoruz, yol açıldı diye sevinmeye kalmıyor, Kentselleşme Forum’u nedeniyle polisin yolları kestiğini görüyoruz. O yola sapıyoruz kapalı, bu yola giriyoruz kapalı.
Bakü ara sokaklarında dolanıp duruyoruz. Yandaki binanın bahçe duvarı üzerindeki korkuluklarda DIN yazıyor.” Dahili İşler Nazırlığı”(İç İşleri Bakanlığı)’ymış. Polislerin sırtında da DIN yazıyor. Bir de komik hikaye anlatılıyor. Bizim ülkeden gelen heyet, polislerin sırtındaki DIN yazısını görünce, bunları din polisi zannetmişler. Çok hoşlarına gitmiş. Bizde de mi olsa diye düşünürlerken DIN’in ne olduğunu izah etmişlerde bizimkiler bu hevesten vaz geçmişler.
Arabanın trafikte beklediği esnada yanımızda Mercedes bir araba duruyor. Bizim şoför bir heyecanlanıyor, eli ayağına dolanıyor. Abla yan tarafa bak diye çırpınıyor. Arabanın direksiyonunda ki adam da bize gülümsüyor. Ünlü sanatçı, Mensum İbrahimov’muş. Camı açarak fotoğraf makinesini gösterip izin istiyorum. Başını sallıyor. Mensum İbrahimov’un fotoğrafını çekiyorum. Şoför anlatmalara doymuyor. “Tam bir halk adamıdır, 2012 depreminde, depremden kurtulanlar yararına üç kere konser verdi. Leyla ve Mecnun operasında Mecnun rolünü oynadı” diyor. Mensum’a rastladıktan sonra, minibüsün radyosundan Mensum dinleye dinleye yola devam ediyoruz.
Kız Kulesi ve Hacı Gayıp Hamamı’nın olduğu yere geliyoruz. Hamam ile Kız Kulesi karşı karşıya. Hamam uzun yüzyıllar boyunca toprak altında kalmış. 1964 yılında bu alanda yürütülen arkeolojik araştırma ve kazı çalışmaları sırasında Orta Çağ'a tarihlenen bir hamam ortaya çıkarılmış.
Hamam, XV. yüzyılın sonlarında
Şirvanşahlar döneminde inşa edilmiş. Yapının banisi Hacı Gayıb, mimarı ise Hacı Bani
olduğu için hamam, Hacı Bani Hamamı olarak da anılıyormuş. Hamamın ortaya
çıkarılmış ve restore edilmiş kısmının
yanı sıra halen toprak altında ki yıkıntı kısımları da görünüyor.
Hamamın restore edilen kısımları 2017’den bu yana ABAD (ASAN Aile İşletmelerine Destek ) Zanaatkarlık Merkezi olarak kullanılmaya başlanmış. Biz de bu dükkanlardan birine giriyoruz. Azerbaycan’ın çay takımları çok ünlüymüş. Cicili bicili çay takımlarının fotoğrafını çekmekle yetiniyorum. Tanesi 800 TL, altı tane alsan dünya para, çok çabukta kırılan şeyler.
Mağazadan alış veriş yapanları beklerken dışarı çıkıp Kız Kulesi’nin fotoğrafını çekiyorum. Adında “Kız” geçip de efsanesi olmayan kule var mı? Tabii ki bu kulenin de bir efsanesi var. Bakü Han’ının kızını zalim bir kral istemekteymiş. Aynı zamanda kızımız fakir bir balıkçıya gönlünü kaptırmış mı? Kızın babası da kızını korumak için bu kaleyi yaptırmış ve prensesi kaleye hapsetmiş. Çaresiz kalan kızda kulenin tepesinden kendini atmış.
Yüksekliği ve dış görünümüyle Abşeron'un ve hatta tüm Azerbaycan'ın savunma kuleleri arasında benzersiz olan Kız Kulesinin, benzersizliği yuvarlak kuleye bitişik çıkıntısından gelmekteymiş. Araştırmacılar bu çıkıntıyı bazen destek duvarı, bazen dalgakıran, bazen de gizli hazine yeri olarak değerlendirmişler.
Kulenin duvarları aşağıda 5 yukarıya doğru 4 metre kalınlığındaymış. Yapının yüksekliği 28 metre, çapı ise birinci katta 16,5 metreymiş. Kalenin iç kısmı 8 kata bölünmüş. Her kat, yontma taşlarla inşa edilmiş ve kubbe şeklinde bir tavanla kapatılmış. Kale 1964 yılından itibaren müze olarak hizmet vermeye başlamış ve 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınmış.

Filarmoni Parkı’ndan geçiyoruz. 19. yüzyılda kurulan bölge, daha sonra 2007 yılında Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in emriyle yeniden düzenlenmiş. Parkın içerisinde, Barok tarzında oymalı ve heykelli bir mermer çeşme yer alıyor. Klasik mimarisi ve simetrik yürüyüş yollarıyla çok hoş bir atmosfere sahip.
Otobüsümüz
geliyor. Akşam yemeği için, Zil Restoran’a gidiyoruz. Masalar hazırlanmış, Bakü
Ağa Gezisi pankartı yazılmış, altına da Azerice
“Xoş Gelmisiniz” yazılmış.
Gölay ile İlker abimiz şahit oluyorlar. Nerden bulmuşlarsa bulmuşlar nikah memuru cübbesi ile Cihat abi elinde defteri ile arz-ı endam ediyor.
Ciddi
ciddi nikah kıyılıyor. Nikah defteri de restoranın anı defteri. Bizim nikah,
böylece kayıtlara geçmiş oluyor.
Espriler havada uçuşuyor. “Ağam Sen Çok Yaşa”. Nikahın arkasından restoranın animasyon ekibi ortaya geliyor. İki tane davulcu hanım kızın iki tokmak vurmasıyla bizim ahali ortaya dökülüyor. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar kimse yerine oturmuyor. “Şen Ola Düğün Şen Ola”
Otobüse
binip otele gideceğiz. İyi de bizim otelimiz var mı? Neyse bize yer bulunmuş.
Mildon Hotel’de kalacakmışız. Otel iki yıldızlı, arabada yatmaktan bir tık daha
iyi. Belma aldıklarını yerleştirmek için çabalarken ben bavulu şöyle bir açıp
pijamayı çıkarıyorum. Bir de bavulu açsam odada dönecek yer kalmayacak. Ertesi
günü aynı kıyafetleri giyip, gezeceğim. Nasıl olsa yarın akşam evdeyiz.
19 Mayıs 2026 Pazartesi
Kahvaltıdan
sonra, minibüse binip, Üzeyir Hacıbeyov bulvarında arabadan iniyoruz. Üzeyir
Hacıbeyov (1885-1948) ilim insanı, yazar, tercüman, orkestra şefi olarak
tanınan bütün doğu aleminde operanın ilk yaratıcısı. Bu ilk opera ,büyük şair Fuzuli'nin aynı adlı eserinden bestelenen "Leyla ve Mecnun" operasıymış. Ben, bizim Devlet Opera ve Balesi'nde sahneye konan “Arşın Mal Alan” adlı eserinden
kendisine aşinayım. Üzeyir Hacıbeyov aynı zamanda Azerbaycan Ulusal Marşı’nın
da bestecisiymiş.
Bakü’nün en gözde yerlerinden Bakü Bulvarı’na gidiyoruz. Burası 1909 yılında Bakü’nün Hazar Denizi kıyısına paralel kurulmuş bir gezinti yeri. Buraya Dənizkənarı Milli Parkı da denmekteymiş.
Yürüyüşe
“Bakü Deniz Vağzalı (Liman)’ndan başlıyoruz. Burada ortası delik ikonik bir
bina var. Uzak Doğu’da ki ejderha deliği bırakılan binalara benziyor.
Muhteşem bir tarihi binaya denk geliyoruz. Azerbaycan'ın devlet bakanlıklarına ve kurumlarına ev sahipliği yapan Hazar Denizi kıyısındaki Bakü Bulvarı manzarasına hakim olan bu bina Azebaycan Hükümet Evi'ymiş.
Binanın yapımına 1924 yılında Sovyet döneminde başlanmış. Mimarları Lev Rudnev ve Vladimir Munts ‘muş.. İnşası 16 yıl sürmüş ve 1952 yılında tamamlanmış. Neo-gotik mimari tarzda tasarlanan bina 11 katlı. İçinde 5.500 kişiyi barındırıyormuş.
Binanın hemen önünde yer alan geniş alan, geçmişte Lenin Meydanı olarak anılmaktayken 1990 yılındaki olayların ardından Özgürlük Meydanı adını almış. Binanın önüne tribünler yapılmış. 24-26 Eylül 2026’da yapılacak Formula-1 otomobil yarışları için hazırlık yapılıyormuş.
Alt geçitten geçerek, meydanımsı bir yerde bekliyoruz. Bir tarafta Park Bulvarı AVM, diğer tarafta Hilton Bakü ve yolun öbür tarafında antik mimari unsurlar kullanılmış modern bir iş merkezi BEGOC göze çarpıyor. BEGOC İş Merkezi, 2015 yılında Bakü Avrupa Oyunları Organizasyon Komitesi'nin genel merkeziymiş, günümüzde ise her sektörden şirketlere ev sahipliği yapmaktaymış.Otobüs geliyor ve hep beraber Haydar
Aliyev Kültür Merkezi’ne gidiyoruz. Haydar
Aliyev (19923-2003), Sovyet döneminde,
1969-1982 yılları arasında Sovyet Azerbaycan'ının ilk sekreteri ve ülkenin yöneticisi olmuş, Prestroyka
zamanında Gorbaçov ile ters düşmüş. 20 Ocak 1990'da SSCB'nin Bakü'de yaptığı kanlı baskına karşı çıkmış, SSCB'nin dağıldığını görerek 1991 Temmuz
ayında Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ni terk etmiş.
1992'nin başlarında Karabağ'da ki Suşa'nın düşmesinin ardından Abulfez Elçibey liderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi iktidara
gelmiş ve Elçibey, 1992 yılında Azerbaycan'ın ikinci cumhurbaşkanı seçilmiş. (İlk
Cumhurbaşkanı 1918’de seçilen Mehmet Emin Resulzade)
1993 yılında Elçibey'in görevden aldığı
askeri komutan Surat Huseynov liderliğindeki Rusya
destekli askeri darbeyle Elçibey, iktidardan uzaklaştırılmış. Darbeden sonra, Aliyev
Azerbaycan'ın geçici Cumhurbaşkanı olarak atanmış. Aliyev, 3 Ekim
1993'te Azerbaycan Cumhuriyeti'nin üçüncü Cumhurbaşkanı seçilmiş;12 Aralık 2003'te kalp yetmezliği sebebiyle ölmüş. Aliyev,
1999 yılında Atatürk Barış Ödülü'ne layık görülmüş.
Haydar Aliyev’in ölümünden sonra Azerbaycan Başbakanlığı görevini
yürüten oğlu İlham Aliyev (1961- ) 31 Ekim 2003'te yapılan, cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından
ülkenin dördüncü cumhurbaşkanı olmuş. Aliyev, 2008 yılında ikinci
kez cumhurbaşkanı seçilmiş. 2009'da gerçekleştirilen anayasa referandumu ile
cumhurbaşkanları için görev süresi sınırlamasının kaldırılması sonucunda, 2013, 2018,ve 2014 yıllarında
yeniden aday olma ve seçilme imkânı elde etmiş. İlham Aliyev’in eşi Mihriban
Aliyeva aynı zamanda Azerbaycan Cumhurbaşkanı yardımcısıymış.
Aliyev seçimlerde hile yaptığı için eleştirilmekte, yolsuzluk iddiaları
gırla gitmekte ve ciddi insan hakları ihlalleriyle
suçlanmaktaymış. Muhalifler tarafından diktatör olarak
görülmekteymiş. Siyasî kontrolü pekiştirmek amacıyla din politikaları
üzerinden toplumu yeniden şekillendirdiği, bu kapsamda Sünni İslam'ı teşvik ederken Şii İslam üzerindeki baskıları artırdığı yönünde
değerlendirmeler ile gündeme gelmekteymiş. Aliyev döneminde gazetecilere ve sicil toplum kuruluşlarına yönelik
baskılar, gözaltılar ve tacizler yaygın biçimde rapor edilmekteymiş. Yanlış
anlaşılmasın, bunlar bizde değil Azerbaycan’da oluyormuş.
Haydar Aliyev Kültür Merkezi, oğul
Aliyev’in babası anısına yaptırdığı büyük bir kompleks. 2007 yılında bir
yarışma düzenlenmiş. Yarışmayı kazan ünlü mimar Irak asıllı İngiliz
vatandaşı Zaha Hadid (1950-2016)’in
firması olmuş.
Binanın bulunduğu yerde eskiden metal
fabrikası varmış. Bina 101.000 m2 arsa üzerinde 57.500 metre kare alan
kaplamaktaymış. Sekiz katlı merkezde bir 1.000 kişilik konferans salonu
(oditoryum), bir galeri salonu ve bir müze bulunmaktaymış. Bina, keskin
açılardan kaçınan. akıcı, kavisli Hadid’e
özgü mimari tarzıyla dikkat çekiyor. Bina 10 Mayıs 2012’de hizmete
açılmış. Binanın yapımı Türk inşaat firması, İÇTAŞ tarafından
gerçekleştirilmişti. Birçok arkadaşım yapım sırasında bu inşaatta görev
almıştı.
Kültür Merkezi, 2014 yılında Londra Tasarım Müzesi tarafından verilen
Yılın Tasarımı (Design of the Year) Ödülü'nü kazanmış. Kültür Merkezi,bu ödülü
kazanan ilk mimari proje olmasının yanı sıra, dünyada bu ödülü alan ilk kadın
mimar unvanını da Zaha Hadid'e getirmiş. Gene 2014 yılında IALD ödüllerinden, mimari
aydınlatma dalında Mükemmellik (Excellence) Ödülü’nü kazanmış.

Binanın tam karşısında modern mimarisi ile Bakü Kongre Merkez yer alıyor. 3.500 koltuk kapasiteli büyük bir konferans binasının yanı sıra toplam kapasitesi 2.500 kişi olan on yedi adet irili ufaklı salonlar mevcutmuş. Burada kongreler, konferanslar, seminerler, iş toplantıları, konserler ve diğer etkinlikler yapılmaktaymış.
İçeriye girmek için koştururken, bahçedeki heykelleri
fotoğraflamaya çalışıyorum. Gillie ve Marc çiftinin hayvan, insan-hayvan melezi
ve soyut heykellerini
görmek çok hoş.
Haydar
Aliyev Merkezi, ünlü İngiliz ve Avustralyalı sanatçılar Gillie ve Marc
Schattner'ın yaklaşık 100 eserini içeren ve bugüne kadarki en büyük müze
koleksiyonunu oluşturan büyük bir sergiye ev sahipliği yapıyormuş.
İçeriye girdiğimizde devasa bir boşluk ve bir üst kata çıkan geniş bir dalgalı merdiven görüyoruz. Atrium da üç renkli tüllerin uçuştuğu bir görsel var. “Sonsuzluğun Dansı”’ymış. Kırmızı, yeşil, mavi tüller alttan verilen hava akımı ile birbirlerine dolana dolana kah yükseliyorlar ah aşağı düşüyorlar.

Dalgalı merdiven tasarımı gerçekten çok ilginç. İnsanın
başını döndürüyor. Üst kata çıkınca
geniş koridorda heykeller bizi karşılıyor. Müzede değişimli sergilerin yanı
sıra kalıcı sergiler var.
Normal merdivenden aşağıya inip, atriumdaki sergilere göz
atıyorum. Birkaç klasik araba göze çarpıyor. Atriumdaki salonda gene Gillie ve
Marc Schattner'ın heykelleri ve renkli çizimleri sergileniyor.
Atriumda ünlü Amerikalı hipergerçekçi heykeltıraş Carole Feuerman’ın "Reborn into the Water" (Suda Yeniden Doğanlar) adlı sergisi var. Feuerman'ın 1970'lerden günümüze uzanan; reçine, boyalı bronz ve paslanmaz çelikten yapılmış 30'dan fazla heykeli burada sergileniyor. Dönüşüm, yenilenme ve insan bedeninin suyla kurduğu ilişki üzerine odaklanan sergide, sanatçının imzası haline gelen ünlü yüzücü ve dalgıç figürleri öne çıkıyor.
Vakit kalmadığı için istemeye istemeye otobüse dönüyorum.
Atriumdan bir başka merdiven ile diğer katlara çıkılıyor. Sağolsun, Toktağan
katlara çıkmış ve sergileri videoya almış.
Bu yazdıklarım Toktağan’ın vizöründen görünenlerin yazıya dökülmesi. İlk katta halılar sergilenmiş, sonraki katta müzik aletleri, ondan sonraki katta da dünyaca ünlü sanatçıların el yapımı eserlerinin sergilendiği zengin bir Kukla Koleksiyonu ve Sanatta Kukla (Puppet in the Art) sergisi var. Dünyanın dört bir yanından tasarlanan ve sayıları 400'ü aşan el yapımı sanat kuklası sergilenmekteymiş. Koleksiyonda İtalyan halk tiyatrosu tiplemeleri (Pulcinella, Columbine), Pinokyo, bizim Nasreddin Hoca gibi edebi karakterler ve tarihi kişiliklerin ve tanınmış sanatçıların kukla versiyonları görülüyor.

.png)
.png)
.png)
Benim gezdiğim salondaki gördüklerim, üst katlarda sergilenenlerin özeti gibi olmuş. Kuklaların olduğu katı gezemediğime üzüldüm doğrusu. Müzeyi içselleştirmek için gerçekten en az iki saat gerekirmiş. Bir gözüm gördü diğer gözüm görmedi derler ya aynen öyle bir ziyaret oldu. Çok üzgünüm çok.
Otobüse binerek öğlen yemeğine gidiyoruz.Xengeland (Hengeland) Ailevi Gürcü restoranı'nda öğlen yemeği yiyoruz. Hengel, bir çeşit çerkez mantısı. El ayası büyüklüğünde
haşlanmış ve kızartılmış mantılardan yiyoruz. Yemekten sonra da Havaalanına
gidiyoruz. Yemekte harcanan vakitte müzede kalıp aç kalmaya razıydım. Neyse
olan oldu artık.
Havaalanı’nda İstanbul grubu biz Ankaralıları uğurluyorlar. Onların uçağı bizden bir saat kadar sonra. Sağ salim memlekete dönüyoruz. Gezi yeme içme eğlenme açısından mükemmeldi. Konaklama ve kültür yanıyla eksik kaldım. Hiç olmazsa müzede yeterli zaman geçirseydim tüm eksikleri unutabilirdim. Ne yapalım bu da böyle bir gezi oldu.
Sevgili ağamız da bizle aynı konaklama sıkıntısını yaşadı.
Ailecek gelmiş, ağa nikahları kıyılmış Bülent ve Sema’da en az benim kadar
üzgünler biliyorum. Her şeye rağmen “Ağam Sen Çok Yaşa”, “Yaşasın THBT”,
“Yaşasın ODTÜ” , “Yaşasın Cumhuriyetimiz”.
Feryal Bekdik
Mayıs 2026-İzmir






















.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)
.png)


Feryal Hanım, teşekkür ederim. Bakü'ye gitmiş gibi oldum. Bu yıl programında vardı, turu iptal ediyorum.
YanıtlaSilSevgili Feryal, yine harika gezi, anı, tarih, kültür yazısı. Okuduktan sonra aynı gezidemiydik diye kendime sordum. Kendi çektiğim fotoğraflarımın altına senin notlarından alıntılar ekleyeceğim. Anlatım sıradında duyamadığım açıklamalar olmuş….
YanıtlaSilVe özellikle Bakü ye gitmeyi düşünen arkadaşlarımla paylaştım, gidenlerle de bunları biliyor muydunuz diye paylaştım .
Leyla Ktlzn
Sevgili Feryal, tüm seyahatimizi anbean tekrar yaşadım sayende. Sadece THBT için değil, bence Azerbaycan’a gidecek herkesin, gitmeden önce mutlaka okuması gereken, çok önemli ve çok değerli bilgilerle dolu rehber niteliğinde şahane bir seyahatname olmuş.
YanıtlaSilDetaylı tarihine, geçmişine, bugününe, mimarisine, önemli yerlerine, efsanesine, yemesine, içmesine, önemli olaylarına, forumuna, hava ve yol durumuna, yapılması gerekenlere, alınabilecek hediyesine kadar detaylı bilgiler veren, çok geniş bir perspektiften Azerbaycan’ı anlatan, insanını, bakış açısını, kültürel mirasını çok yakından tanıtan belgesel niteliğinde çok özel bir yazı.
Aynı seyahatte olmamıza rağmen, blog’u okurken, kaçırdığım ne çok şey olmuş, aaa bak bunu bilmiyordum dediğim bir çok şey oldu. Benim için; Azerbaycan seyahatimizin çok değerli bir tamamlayıcısı ve bir çok noktayı tekrar düşündüğüm ve içselleştirdiğim bir yazı oldu. Ellerine ve değerli emeklerine sağlık Sevgili Ana Akım Medyamız.
Sevgilerimle, Toktağan Eren Karacaoğlu 🙏🏻💕
Feryal’cim Bakü gezimizi her haliyle o kadar güzel anlatmışsın keyifle okudum. Yeniden geziyi yaşadım. Fotoğraflar da yerleri hatırlamamız da çok yardımcı oldu. Ellerine kalemine gözüne sağlık.
YanıtlaSilFeryal Ablacım ellerine sağlık, gezide gördüklerimizi tarihi ve bilimsel altyapısı ile bir temele oturtarak ve duyguyu da es geçmeyerek çok güzel ve öz ifade etmişsin. Keyifle, bir solukta okudum ve her bir anı tekrar yaşadım sanki:) Sevgiler, Özge Aygen.
YanıtlaSilSevgili Feryal tek kelime ile HARİKA olmuş. Detaylı ama sıkmayan, her anı hatırlatan, çok samimi bir anlatım... Tebrk ediyorum ve çok teşekkür ediyorum...
YanıtlaSilFeryal'cim,seyahatnameni zevkle okudum.Var olanlara kendi kültürünü de katarak öyle güzel anlatmışsınki,bir kez daha okursam Azerbaycan 'a gitmeme hiç gerek kalmayacak.Bu yazdığın gezi notların, arkadaşlarına, dostlarina bir büyük armağan bence.Iyiki yaşamımda varsın. Çok teşekkür ediyorum. Ayşe Kamalı.
YanıtlaSilElinize sağlık ayrıntılı notlarla çok zenginleşmiş.
YanıtlaSil