YOZGAT,YİĞİDİN HARMAN OLDUĞU YER

 


YOZGAT GEZİ NOTLARI 26.04.2026

Bir şekilde yolum Deniz Sungur ile kesişti. Sanırım tiyatro sevgimiz bizi buluşturmuştu. Deniz Hanım, TED Ankara Koleji mezunu ve Türk Eğitim Derneği Meşale Komitesi başkanı.  Eğitim bursu  yararına yaptığı etkinliklerle hem kültür ve sanata hem de çocukların eğitimine katkıda bulunuyor, bizleri de bu hayırlı işlere ortak ediyor.

Deniz Hanım’dan Yozgat Gezisi yapılacağı duyurusu gelince ben de duyuruyu, kendi haberleşme gruplarıma ilettim. Üniversite sınıf arkadaşlarımdan altı kişi katılacağını  söyleyince, geziye katılmaya karar verdim.

26.04.2026 Pazar

Sabah 7:00 da Armada önünden otobüs hareket edeceği için, evden sabahın köründe çıkıp, Armada’nın etrafında park yeri arıyorum. Cumartesi sabahı her yer boş ama, en uygun yer neresi pek emin değilim. Sonunda iki araba arasına park ediyor ve ana yola yürüyorum. Gezi Land’in otobüsü buluşma yerine çoktan gelmiş, rehberimiz Arif Çakır, elinde liste bizleri karşılıyor. Armada’dan katılacak olanlar tamamlanıyor ve otobüsümüz tam vaktinde hareket ediyor. Arcadium ve TED Kolejinden  binecekleri de aldıktan sonra 8:00 da Ankara’dan ayrılıyoruz.

Bir saat kadar sonra TŞOF Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu’na ait Kırıkkale tesisinde mola veriyoruz. Bu kadar modern ve temiz bir tesiste mola vermek  tam bir sabah hoşluğu oluyor.

Saat 11.00 sularında bizi Yozgat TOKİ Konutları manzarası karşılıyor. Otobüs terminalinin önündeki direğe asılı üçgen prizma tabela da “Türkiye’nin Tam Ortası Yozgat” yazıyor. Yozgatlılar da kendilerine övünülecek bunu bulmuşlar diye gülümsüyorum.

Her yerde Bozok adı geçiyor, Bozok Üniversitesi, Bozok tatlıcısı vs. Meğer yörede 16. yüzyıldan itibaren yerleşen Oğuzların Bozok kolu nedeniyle bölgeye uzun süre "Bozok" ismi verilmiş. 1927 yılında yapılan değişiklikle, "Bozok" ismi "Yozgat" olarak değiştirilmiş.

Arabamıza Yozgat’ı gezdirmek üzere Derya Uymaz ve Özgür Karslıoğlu biniyor. Özgür Karslıoğlu, “Anadolu Kadınları Dayanışma Derneğinin kurucusu ve başkanıymış. Dernek, kadınlara kurslar açıyor, kadınların  göz nuru dökerek yaptığı elişlerini   kermes düzenleyerek satıyorlarmış.

Yozgat Sporun kırmızı siyah renklerine boyanmış şehir stadyumunun önünden geçerek Türkiye’nin ilk Milli Parkı olan, Yozgat Çamlığı Milli Parkı’na gidiyoruz.

 Yozgat Çamlığı 1.350 metre yükseklikte bir mesire yeri. 1958 yılında 267 hektar alanı kaplayacak şekilde millî park ilan edilmiş, daha sonra alanın sınırları 2022 yılında yeniden belirlenmiş ve 517 hektara kadar genişletilmiş.

Yozgat Çamlığında,1982 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Anadolu  Çamı (Pinus nigra Arnold Subsp. Pallasiana) denen, 400-500 yaşlarındaki bir karaçam türünü barındırmaktaymış. Bu çam türü Türkiye'de sadece burada bulunmaktaymış. Ayrıca Çamlık'ta 43 familya ve 144 cins içinde toplam 212 bitki türü yaşamakta olup, bunların içinde 30’a yakın endemik tür bulunmaktaymış. Bu konu benim ilgi alanımda değil ama bizim Hakan bu konuda oldukça bilgili ve duyarlı. Üniversite içinde ki ağaçları tanıtım gezisi yaptığında bunu anlamıştık. 

Parkta, Orta Anadolu'nun mevcut bilinen hayvan türlerinin yanı sıra Beyaz Kartal olarak bilinen ve Amerika'ya özgü altın kartallar 1992 yılına kadar görülmüş.

Çamlıktan şehrin panoramik fotoğraflarını çekiyoruz. Yol üzerinde gördüğümüz binaları bulmaya çalışıyoruz. Karşı taraftaki tepeye "Kel Tepe" deniyormuş. Hakikaten üzerinde ot bitmeyen bir tepeymiş. Şehir küçük ama derli toplu bir görüntüsü var. 2026 yılı tahmini nüfusu 410.000 civarındaymış. Dışarıya çok göç veren bir şehirmiş.

Çamlık Et Lokantası’nda şehre tepeden bakarak çay içiyoruz. Burası belediyeye ait bir işletmeymiş. Masalara toprak çanak içinde muhallebi kıvamında bir tatlı bırakıyorlar. Yozgat’a özgü  “İncir Uyutması” tatlısıymış. Meraklısı için tarifini de veriyorlar.

Tatlının yapımı için 2.5 su bardağı süt ve 8 adet kuru incir gerekiyormuş. İncirler bir saat kadar yumuşayıncaya kadar bekletilip, yumuşayınca küp küp kesiliyormuş. Süt tencerede, parmağı yakmayacak kadar ısıtılıp, incirler ekleniyormuş. Blender yardımıyla incirler parçalanıyor, sonra da kaselere pay ediliyormuş. Üstleri streç filmle (eskiler herhalde örtü ile kaplıyorlardı) kaplanıp, oda sıcaklığında 3 saat mayalanmaya bırakılıyormuş. Daha sonra üzerindeki kaplama çıkarılıp buzdolabına konuyormuş. Hepsi bu kadar. Sonra da afiyetle yiyorsunuz. İçtiğimiz çaylar ve incir uyutması müessesin ikramıymış.



Restoranın satış bölümünde değişik bir kolonya satılıyor. Üzerinde “Cehrilik Lalesi Kolonyası” yazıyor. Cehrilik Lalesini  ilk defa duyuyorum. Cehrilik Lalesi,Yozgat’ta Mayıs-Haziran aylarında açan endemik şakayık (Paeonia Tenuifolia) türüymüş. Bu lale için bir de efsane anlatılıyor. Efendim, rivayete göre sevdiğinden başkasıyla zorla evlendirilen hanım kız, düğün alayı gelirken taş kesilmiş. Kızın taş kesildiği yere “Gelin Kayası” demişler. Taş kesilen gelinin toprağa düşen kanlı gözyaşlarından her yıl Mayıs ayında bu kırmızı laleler açmaktaymış. Bu olay Cehrilik bölgesinde geçtiği için, bu açan çiçeklere Cehrilik Lalesi denmiş. Halk arasında bu çiçeğe “Ayı Gülü” denmekteymiş. Bu laleler açıldıktan on beş gün sonra solup gitmekteymiş. Endemik tür olan bu lalelerin koparılması yasak olup, koparana hayli yüklü ceza kesilmekteymiş. Çamlığın tepesinde Özel İdarenin işlettiği bir de otel var.

Park içerisinde bulunan, Cevdet Dündar Göleti’nden geçiyoruz. Burası Yozgatlılar tarafından çok popüler olan bir mesire yeriymiş. Gölün kıyısında gelin ve damadın resim çektirmesi düğünlerin olmazsa olmazıymış.  Biz de  böyle bir fotoğraf çekimine şahit oluyoruz.


Otobüsümüz bizi şehir merkezinde bırakıyor. Çapanoğlu Cami’ni sağ arkamızda bırakarak yokuş yukarı tırmanıyoruz. Yüksek duvarlı bir evin kapısında büyükçe bir avluya giriyoruz. Karşımıza Osmanlı dönemi sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri duruyor. Avluda bulunan Hayri İnal Konağı ile ilgili bilgi panosuna göz atıyoruz.

“Merkez İstanbulluoğlu Mahallesi, Emniyet Caddesi üzerinde yer alan Hayri İnal Evi, Osmanlı Dönemi sivil mimari eserlerinin güzel örneklerinden olup, Gayri Menkul Eski Eserler Yüksek Kuruluğu Başkanlığı tarafından 1979 yılında Korunması Gerekli Eski Eserler kapsamına alınarak tescillenmiştir. Konak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla 2007 yılında Yozgat Belediyesi tarafından restore edilerek yöre turizmine kazandırılmıştır. Bugün Belediye Konuk Evi olarak hizmet vermektedir.

Konak bodrum kat hariç iki katlıdır. Bodrum taş, alt ve üst kat ahşap çerçeveler arası helik taş dolgu olarak inşa edilmiştir. Birinci ve ikinci kat yükseklikleri ve duvar köşeleri ahşap silmelidir. Bodrum kat pencereleri silme taş çerçeveli demir şebekelidir. Güney cephesi boydan boya çıkmalı olup, ikinci kat ahşap balkonlu, balkon demir şebekeli ve korkulukludur. Balkon ağaç konsollar üzerine bindirilmiştir.

Binaya giriş güney cephedendir. Kapı ahşap olup çift kanatlıdır. Birinci kat pencereleri ahşap çerçeveli, dikdörtgen şekilli ve demir şebekelidir. İkinci kat balkon pencereleri birinci kat balkon pencerelerinin aynısıdır. Doğu cephesi boydan boya çıkmalıdır.

Çatıda çıkmalar üzerinde çatı sundurmaları mevcuttur. Çatı alaturka kiremit döşemelidir. Kuzey cephesi ikinci katta iki cumbalı olup cumbalar ahşap konsollar üzerine bindirilmiştir. Cümle kapısı taş çerçeveli, yuvarlak kemerli olup kapı kanadı ahşaptır. Ahşap kapı üzerinde rozet motifleri vardır. Cümle kapısı abidevi bir durum arz etmektedir. Kapı üzerinde alaturka kiremit örtülüdür. Batı tarafında taş çerçeveli düz kemerli ahşap kanatlı bir giriş kısmı vardır. Ayrıca ahşap konsollar üzerine oturtulmuş cumba mevcuttur”

Ayaklarımızı girişe konulmuş galoş makinesine yerleştirerek galoş giyiyor, konağı gezmeye başlıyoruz. Konak restore edilmiş ve ot yastıklar, kanaviçe işli örtü ve perdeler ile geçmiş dönemi yansıtıyor. Gramofon, daktilo gibi objeler ile de zenginleştirilmiş. Konak aslında ziyarete kapalıymış, sırf bizim için açmışlar.


                        

Zemin katta bir odaya alınıyoruz. Hepimiz divanlara kuruluyoruz. Önümüze konmuş kavurgaların tadına bakıyoruz. Derken elinde sazı ile müzik öğretmeni Murat Akyol geliyor. ”Yozgat Sümelisi”, “Bir Çift Turna Gördüm”, “Çıt Çıt Çedene” derken Yozgat türküleri akıp gidiyor. Türküleri hep birlikte söylerken kimimizde oynamaya duruyoruz.  CHP İl Başkanı Abdullah Yaşar eşi ve kızı ile aramıza katılıyor. Başkanın eşinin başı açık ve  kızının tesettürlü oluşu ilgimi çekiyor. Başkan, “Farklılarımız ile güzeliz” diyerek hoş bir konuşma yapıyor.






Deniz Hanımın, merhum babası Prof. Dr Celal Sungur, 12. Dönem CHP Yozgat Milletvekiliymiş. Ercüment’in tabiri ile bizim “Prime” ağırlanmamız, Deniz Hanımın baba ocağında olmamızdan. Gerek Çamlık’taki ağırlanmamızı,  gerekse   konağın ziyaretimize açılmasını sağlayan Yozgat Belediye Başkanı Kazım Arslan’ın da adını anmak gerekir.

Konaktan çıkarken sanki ev sahibiymişçesine Konuk Evi’nin  hizmetlisi Güldane Çapraz bizleri uğurluyor. Kendisinden konağın iki yüz yıllık olduğunu yüz elli yıl öncede İnal ailesinin mülkiyetine geçtiğini öğreniyoruz. Konağın sahibi Hayri İnal ise 1956- 1960 yılları arasında Yozgat Belediye başkanlığı yapmış.

Konaktan sonra, Çapanoğlu Cami’ni ziyaret ediyoruz. Öğlen namazının sonuna doğru olmasına rağmen camiye girmemize izin veriyorlar. Camiden önce Çapanoğlu aile tarihine göz atmakta fayda var. Zira, “Bu işin sonunda bir çapanoğlu çıkmasın” diye de bir deyim var.

Çapanoğlu ailesinin ilk tanınmış kişisi, Yozgat şehrini kuran Ahmet Paşa’ymış. 1764 yılında Sivas Valisi iken önce azledilmiş, ardından da idam edilmiş. Nüfuslu bir Türkmen ailesi olan Çapanoğulları 300 yıl kadar bölgede hüküm sürmüş ve bölgeyi mamur hale getirmiş.

Kurtuluş Savaşı sırasında Hürriyet ve İtilaf reisi Çapanoğlu Edip Bey  ve kardeşi Celâl Bey Yozgat ve yöresinde Ankara Hükûmeti'ne karşı, tarihte Yozgat Ayaklanması diye de  bilinen  Çapanoğlu İsyanı’nı başlatmış. Milli mücadele sonunda bölgede ki nüfusları  azalacak  diye midir, yoksa halifeye olan sadakatlerinden midir bilinmez Yunan kuvvetlerinin Anadolu’ya ilerlediği zamanlarda Çapanoğlu kardeşlerin çetelerle birlikte iş tutarak isyan etmesi ordunun gücünü zayıflatmış. Yozgat halkı, isyancılar ile milli mücadele arasında kalmış. Ayaklanma  Çerkez Ethem komutasındaki Kuva-yi Seyyare tarafından bastırılmış.

Ailenin üç üyesi Edib, Celâl ve Hâlid beylerin her biri ayrı bir bölgede isyana karıştığı için, “Bu işte de bir Çapanoğlu çıkmasın” deyimine konu olmuşlar. Ayaklanmadan sonra Çapanoğlu Konağı yerle bir edilmiş, malları eşyaları talan edilmiş. Kardeşlerden Halid Bey idam edilmiş, Edib ve Celal beyler affedilip, İstanbul’a sürülmüş, kardeşleri Salih olaylara karışmadığı için takibata uğramamış. Aileye akrabalık bağı ile bağlı olanlardan on iki kişi daha idam edilmiş ve geri kalanları ya kaçmış, ya da sürgüne gönderilmiş, böylece Çapanoğlu efsanesi son bulmuş.

Çapanoğlu ve çetesi ile Yozgat halkını ayrı tutmak gerekir. Yozgat halkı, Millî Mücadele’ye başlangıcından sonuna kadar, protesto ve mitinglerle, maddi yardımlarla ve asker göndererek destek olmuş. Mustafa Kemal Atatürk, Yozgat'ı biri 15 Ekim 1924 ve bir diğeri 4 Şubat 1934 tarihlerinde olmak üzere iki kez ziyaret etmiş ve coşkuyla karşılanmış. 1924 ziyaretinde halkın yoğun ilgisinden çok memnun kalan Atatürk, Yozgat için "Yiğidin Harman Olduğu Yer" ifadesini kullanmış. 

Gelelim şimdi Çapanoğlu Camisine. Çapanoğlu Cami iç süsleme ve mimari tarzı ile Türk barokunun Anadolu’daki en önemli örneklerinden biriymiş. I.Abdülhamid döneminde Anadolu'da Barok tarzda iki önemli taşra camisi inşa edilmiş. Bunlardan biri, Gülşehir'deki Kurşunlu Camii (1779) diğeri de Yozgat'taki Çapanoğlu Camii imiş.






Çapanoğlu Cami, Osmanlı döneminin Bozok sancağı valisi Çapanoğlu Mustafa Bey tarafından 1779 yılında yaptırılmış ve Yozgat Çarşısı bu cami etrafında kurulmuş. Cami halk arasında Büyük Cami (Cami-i Kebir) ya da Ulucami olarak da bilinmekteymiş.

Cami, iç ve dış cami olarak iki bölümden oluşmakta. Mustafa Bey’in yaptırdığı İç cami, dikdörtgen planlı ve 15.15 metre çapında bir kubbe ile örtülmüş. Dış cami ise Mustafa Bey’in kardeşi Süleyman Bey tarafından 1794 yılında yaptırılarak camiye eklenmiş.

 




İlk yapıldığı dönemde caminin iki kapısı varmış, 1964 yılında üçüncü bir kapı daha açılmış. Cami, kesme taştan yapılmış ve gene kesme taştan yapılma  tek şerefeli tek minaresi var. Çarşı tarafında kare planlı bir türbe mevcut. Çapanoğlu ailesi ve Yozgat eşrafına ait sandukalar bulunuyor. Caminin avlusunda bir de sadaka taşı var.  

Cami iç süslemesi çok renkli ve cafcaflı. Renkli damarlı mermerlerle süslenmiş minber ve mihrap barok motiflerle mücevher gibi işlenmiş. Elli dört pencere ile aydınlatılıyormuş.  Duvarlar ve kubbe hep kalem işi ile işlenmiş. Camide ne tarafa bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Camii de ayrıca Çapanoğulları Sancağı da sergileniyor. Adamlar gerçekten devlet içinde devlet olmuşlar.

Caminin çarşı tarafındaki dış duvarının dibinde beyaz renkli Hamidiye Çeşmesi’ni görüyoruz. Çeşme, II. Abdülhamit tarafından, 1900 tarihinde tahta çıkışının 25. seneyi devriyesinde  “Saatli Çeşme” diye yaptırılmış. Yarım silindirik gövdeli, iki kenarı dar, cephesi geniş çeşmenin gövdesi boyuna profilli silmelerle beşe, enine profilli silmelerle üçe bölünmüş. En üstte sivri kemerli bir niş içinde yuvarlak kadranlı bir saati var. Saatli nişin köşelerinde birer yuvarlak güneş sembollü süslemeler yer almış.

Saatin altındaki bölümde terazi ve ay yıldızlarından oluşan bir Osmanlı arması motifi yer almakta. Armanın altında ise bir kuşak halinde besmele yazısı üzerinde tarih ve altında ayaklı bir kupa görülmekte. En alt kısımda ise üç önde birer de yanda olmak üzere beş çeşme oluğu ile lülesi bulunuyor. Çeşme beyaz kesme taştan yapılmış. Döneminin Anadolu’daki en güzel ve en büyük süslemeli çeşmelerinden biriymiş.

                                         

Çeşmenin karşısında sağlı sollu dükkanların sıralandığı Yozgat Çarşısı boyunca yürüyoruz. Hepimiz acıkmışız. Yemek için çarşı içindeki yayla Lokantası’na gidiyoruz. Hacı ve Celal Ozan kardeşler tarafından 1947 yılında açılan bu lokanta, üçüncü kuşağın iş başında olduğu tam bir aile işletmesi. Ozanlar kasabanın eşrafından bir aile. 1959 yılında İsmet Paşa ve maaiyetinin bu loknata da yemek yediğini gösteren  bir fotoğrafı da gururla sergiliyorlar. Şu anda Hat Sanatı Müzesi olan, Cevizli Konak’ın da bir zamanlar sahibi Hacı Ozanmış.  Lokanta iki katlı, bizim 42 kişilik kafile yerlerimizi alıyoruz.

Lokantanın dededen kalma usulle pişirdiği kuzu tandır ve madımak geliyor. Madımak, üzerine sarımsaklı yoğurt dökülerek yeniyormuş. Sarımsaklı yoğurt bana dokunuyor der demez, sofraya hemen benim için sade yoğurt konuyor Tandır benim bu güne kadar yediğim en güzel tandırlardan biri. Ercüment az pişmiş ve yağlı seviyormuş, duyar duymaz yağlı ve az pişmiş tandır ikram ediliyor. Yemeğin üzerine ekmek kadayıfı geliyor. Kadayıf annelerimizin yaptığı gibi, yanık olmayan, insanın içini yakmayan türden. Ekmek kadayıfı  üzerine konulan kaymak ise ayrı bir lezzet. Yozgat’ın kaymağı Afyon’unkilerle yarışır valla. Yemeğin sonunda ödediğimiz ücret ise kayda geçsin diye yazıyorum. 800 (Sekiz yüz) TL. Bu lezzete bu para, helal olsun.








Yemekten sonra bir başka Yozgat lezzeti olan parmak çörekten  almak üzere lokantanın karşı sırasındaki börekçide kuyruğa giriyoruz. Parmak çörek, tarihçesi 100 sene öncesine dayanan bir yerel lezzet. Birinci sınıf buğday unu, tuz, su, ekşi ve fenni mayanın yoğrulmasıyla yapılıyor, hiçbir katkı maddesi içermiyormuş. Lezzeti közde kısık ateşte pişirilmesinden geliyormuş. Üzerinde yol yol parmak izleri var, katkı maddesi olmadığı için iki ya da üç gün dayanıyormuş. Fiyatına gelince tanesi 18 TL.

Millet, börekçiden sonra çarşıya dağılıp, mercimektir, bulgurdur satın almaya girişiyor. O kadar Yozgat’a gelinmiş. Yozgat esnafına katkıda bulunmak boynumuzun borcu. Bu arada bir grup alış veriş yerine, Çapanoğlu Cami çaprazında bulunan, şimdilerde adı Fatih Cami olan eski bir Ermeni Kilisesi’ni görmeye gidiyoruz. Arama sonuçlarında İstanbul’da ki Fatih Camii ile karıştırılmaması için bu yapıya Kilise Cami denmekteymiş.

Cami  19.yüzyılda Yozgat Ermeni Kilisesi olarak inşa edilmiş. Kilise, cemaati göç  ettikten sonra bir süre boş kalmış, sonra  uzunca bir  süre farklı amaçlarla kullanılmış, sonra da  1996 yılında restore edilerek camiye çevrilmiş. Caminin kolonlarının oturduğu pabuçlara bakılırsa, sanki burası eski bir mabet üzerine inşa edilmiş gibi.

Camiye girişte  çifte kolon  üzerine oturtulmuş üç adet kemerli  revak var. Cami girildiğinde her bir sırada  üç kolonu olan iki sıra halinde kolonlar ile üç nefe bölünmüş. Orta nef biraz daha geniş. Yuvarlak kolonlar yüksek kare kaideler üzerine oturulmuş.  İyon düzeni sütun başlıklarında, merkezden dışarıya doğru genişleyen sarmal bezemeler görülüyor. Kıble yönünde mihrap nişi açılmış. Geniş yuvarlak kemerli pencereler ile iç mekan aydınlatılmış. Caminin arka kısmında önceleri çan kulesi olan minare göze çarpıyor. Caminin içinde de, dışında da herhangi bir süsleme görülmüyor.

Camiden sonra, hanımlar su böreği alış verişi için kuyruğa giriyorlar. Ben de Derya hanıma şehrin tepesinde bulunan bir yapıyı soruyorum. Şehrin manzarasına hakim bir restoran olduğunu söylüyor. Bir zamanlar tepede  bir ağaç varmış. Herkes ağaca adak adamaya gider, ağacın dalları çuldan çaputtan görünmez olurmuş. Daha sonraları bu ağaç kesilmiş, artık dilek ağacı diye bir şey kalmamış. Bozoklu Türkmenlerin şaman geleneklerini devam ettirdiğine en güzel örneklerden biri de böylece tarihe karışmış.

Buluşma yerimiz olan Yozgat Saat Kulesi’ne giderken bu sefer Çapanoğlu Camii’nin arka tarafından dolanıyoruz. Hocalar Kahvesi’nin yanından geçiyoruz. Çapanoğlu Cami çevre düzenlemesi esnasında Yozgat’ın kültürel ve tarihi mirasının önemli bir parçası olan Hocalar Kahvesi’de düzenlenmiş. Kahvede ihtiyarlar oturuyor, güneşe karşı çaylarını yudumluyorlar. Ne yazık ki hiç kadın göremiyoruz.

Gene yol üzerinde Kadınlar Hamamı yazan tarihi bir yapıdan geçiyoruz. Hamamın kendisi, etraftaki bazı dükkanlarla beraber camiye vakfedilmiş Hamamın Çapanoğlu Cami inşaatı esnasında cami inşaatında çalışan işçilerin yıkanması için yapıldığı söylenmekte. Hamama daha sonra kadınlar kısmı ilave edilmiş. Günümüzde her iki kısımda kadınlar tarafından kullanılmaktaymış.

Buluşma yerine vardığımızda, Cumhuriyet Meydanı’nda ki Yozgat Saat Kulesi etrafında oyalanıyor, kulenin dört bir yanını fotoğraflıyoruz.  Saat Kulesi,1908 yılında II.Abdülhamid döneminde belediye başkanı olan Tevfikizade Ahmet Bey tarafından Şakir Usta’ya  inşa ettirilmiş.

Kule sarı renkli  kefeki taşından  yedi kat olarak inşa edilmiş, bir de ahşap kubbe çatısı var. Kulenin üst katına, dört cepheye bakan dört adet saat yerleştirilmiş. Saatlerin altında ki katta gövde dışına genişleyen çıkma balkon görülüyor. Balkon demirleri dört köşede bulunan taş kolonlara bağlanmış. Kuleye, kuzey cephedeki yuvarlak kemerli bir kapıdan giriliyor. İçerde zikzak şeklinde ahşap merdiven varmış. Dört cephede, beş katta küçük yuvarlak kemerli birer pencere bulunmakta.

Kulenin giriş katı ilk dönemlerde muvakkithane (Osmanlı döneminde, güneş saatlerine ve astronomik hesaplamalara dayanarak namaz vakitlerini tayin etmek ve saatleri ayarlamak amacıyla inşa edilen küçük yapılara verilen ad) olarak, kulenin kendisi ise yangın gözlemek amacıyla kullanılmış. Kuledeki saatlerin üzerinde imalatçı olarak  Fransız Nores Jura ve L.D. Odobey  Cadet'in ismi yazılıymış. Saat çanı ise yaklaşık 250 kg ağırlığındaymış.



Otobüsümüz bizi bekliyor. Vakit de hayli ilerledi, Sarıkaya’ya gideceğiz, nereden baksan  bir saatlik yolumuz var. Güneş batmadan Roma Hamamı harabelerini görmek istiyoruz.

Neyse güneş batmadan Sarıkaya’ya varıyoruz. Roma Hamamı, şehrin göbeğinde bir ören yeri. Etrafı yüksek katlı binalar ile çevrili. Ören yerinde kimseler görünmüyor. Bizim için açacaklarmış. Girişe vardığımızda görevlilerin bizi beklediğini görüyoruz.

Güneşin batışına yakın hamamın ayakta kalan batı cephe duvarının suya aksi öyle bir vurmuş ki, büyü gibi, sihir gibi bir görüntüsü var.



Sarıkaya Roma Hamamı, Roma mimarisinin Anadolu’da korunmuş olan sayılı  termal hamamlarından birisiymiş. Hamam, MS 2.yüzyılda, Roma döneminde bölgede bulunan ve Aquae Sarvenae olarak adlandırılan termal kaynağın üzerine inşa edilmiş. Yapıda yer altından çıkan bu sıcak su kaynağı doğrudan kullanılmış.

Bizans döneminde Hristiyanlığın bölgede yayılmasından sonra hamamın kuzey kısmına bir kilise eklenerek ismi, kiliseye atfen Basilica Therma olarak değiştirilmiş. Günümüzde kilisenin iz olarak  yeri var,  kendisi yok.

 Sarıkaya, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde de önemli bir kaplıca merkezi olmuş; değişiklik ve eklentilerle sürekli kullanılan hamam, daha sonraları kullanılmaz olmuş, yıkıntı haline gelmiş. Çevresine yapılan binalar ve alt yapı çalışmaları ile günümüze ancak görüp görebildiğimiz duvar ve önündeki havuz kalmış.

 Duvar, on gözlü ve iki katlı mermerden inşa edilmiş kemerli bir yapıya sahip. Süslü ve gösterişli sütunları, ve çatının oturduğu saçaklık gözlenebiliyor. Duvarın arkasında havuz devam etmekte. Duvarın arka kısmında küçük bir havuz daha var. Duvarın uzunluğu otuz metre kadar. Etrafta ki taşların arasında  oldukça iyi korunmuş bir lahit göze çarpıyor. Üzerinde haç işareti var. Hıristiyanlık dönemine ait olmalı.

 Gezinti alanı oldukça iyi düzenlenmiş. Ahşap gezinti platformu yapılmış. Yanlarına da iki sıra emniyet ipleri çekilmiş. Hamam 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınmış.

 Halk arasında Sarıkaya Kaplıcaları Kral Kızı Hamamı olarak da biliniyormuş. Bu da bir efsaneye dayanmaktaymış. Efendim, Kayseri'de oturan Roma krallarından birinin kızı amansız bir hastalığa yakalanmış. Kral, kızını birçok hekime götürmüş; tedavisi için her şey yapılmış  ama güzelliği dillere destan bu kızın derdine çare bulunamamış. Kızın hastalığı gün geçtikçe ilerlemiş ve kız artık yürüyemez hale gelmiş.

 O günlerde Sarıkaya sazlık ve bataklıkmış. Sıcak suyun olduğu yerde küçük bir gölet oluşmuş. Kral küçük kızını son çare olarak bu sıcak suyun bulunduğu yere gezsin diye göndermiş. Artık ömrünün sayılı günlerini yaşayan zavallı kız avunmak için bu çamurlu gölet kenarında oyalanmaya, zaman zaman da arkadaşlarıyla bu çamurlu suya girmeye başlamış. Gezmek ve avunmak için girdiği çamurlar ve sıcak su kıza iyi gelmiş. Günler geçtikçe kızın hastalığı iyi olmaya başlamış. Yavaş yavaş adım atmaya ve yürümeye başlamış. Sonunda tamamen iyileşen güzel kızın buradaki sıcak su sayesinde iyi olduğu anlaşılmış. Bunun üzerine kızın babası kral, buraya mermerden bir havuz yaptırmış, etrafını da kesme büyük taşlarla çevirtmiş. Önceleri kimsenin olmadığı bu havuz çevresinde bir şehir oluşmuş. Kralın kızının adı bu yeni şehre verilmiş. Kızın adı neymiş diye merak edenlere, kızın adı Öper veya Hoperi’ymiş. Gene efsaneye göre, bu büyük şehir bir depremle yıkılmış ve sadece şifalı kaplıcaların olduğu bölge kalmış.

 Hamamın etrafında iki tur atıyorum. Duvarın aksi suya o kadar güzel yansıyor ki, fotoğraf çekmelere doyamıyoruz. Çok güzel bir vakitte gelmişiz. Herkes çok mutlu. Gezinin en can alıcı kısmı Sarıkaya Roma Hamamı oluyor.

 Müzenin dükkanında magnet, şifalı sudan yapılmış diye reklamı yapılan el sabunu, şampuan vs alarak alış veriş faslını da tamamlıyoruz. Otobüse bindiğimizde hepimiz yorgun ama keyifliyiz. Ankara’ya dört saatlik yolumuz var. Otobüste kimi arkadaşlarımız cep telefonlarından Fenerbahçe-Galatasaray derbi maçını izliyorlar. Galatasaray 3-0 galip gelince otobüste ki Galatasaray taraftarları tezahürat yapıyorlar. Şehirlerde Galatasaray taraftarları sokağa dökülmüştür. Eve gidiş daha da uzayacak diye düşünüyoruz. Ankara’ya geldiğimizde görüyoruz ki sokaklarda inler cinler top oynuyor. Ah Ankara, memur kenti, yarın hem okul, hem de iş var. İstanbul ile İzmir sabaha kadar sokaklardadır şimdi.

 

Hiç aklımda yokken yıllar sonra  Yozgat’ı yeniden görmüş oldum. Yozgat’a lise yıllarımda ailem ile gitmiştim. Yozgat Savcısı babamın arkadaşıydı ve Yozgat Cezaevi’nde dokunan halıların ünü tüm Türkiye’ye yayılmıştı. Biz de Yozgat Cezaevi’ni ziyaret etmiş, halı siparişi vermiştik. O halı hala duruyor ve gözümüz gibi bakıyoruz.  

 62 yıllık tarihi cezaevi ise 17 Mayıs 2021 tarihinde Adalet Bakanlığı'nın onayıyla resmen kapatılmış Cezaevinin yerine de Adliye Sarayı yapılmış.

 Ankara’ya vardıktan sonra, biniş yapılan duraklarda, arkadaşlarımız iniyor ve en sona biz kalıyoruz.  Yorgunuz ama neşeliyiz. Dolu dolu bir gün geçirdik, yeni dostluklar kuruldu. Deniz Hanım’a ne kadar teşekkür etsek az. Geziden sonra da Yozgat basınında gezimizden bahseden yazılar çıkmış. Ona da ayrıca memnun olduk. Anadolu insanının konuk severliği, insana verdiği değer yerli yerinde duruyor. İşte buna çok sevindim ve moralim düzeldi.  

 Feryal Bekdik

Nisan 2026- ANKARA

 



Yorumlar

  1. Ercüment Koyuncu1 Mayıs 2026 08:17

    Eline sağlık arkadaşım

    YanıtlaSil
  2. Halil İbrahim Dural1 Mayıs 2026 10:14

    Çok keyifli bir gezi olmuş, hem sıkmadan tarihi geçmiş, hem de kentteki yapılar detaylıca tasvir edilmiş, yöresel yemekler takılmış.. Kısa süreli bir gezide bu kadar detaylı notlar alınması ile çok başarılı bir çalışma ortaya konulmuş.

    Tebrik ederim, kaynak eser olarak kayıtlara alınmalı..

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Feryal arkadaşım, katıldığımız geziyi yine renkli, bilgi dolu, dikkatli gözlemciliğiyle zevkle okunur şekilde yazmış. Eline, emeğine sağlık.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

CEREN İLE ANKARA

BANA MEZARINI AÇTIRMA BABA

TRIESTE GÜNLÜKLERİ