YOZGAT,YİĞİDİN HARMAN OLDUĞU YER
YOZGAT
GEZİ NOTLARI 26.04.2026
Bir şekilde yolum Deniz Sungur ile kesişti. Sanırım tiyatro
sevgimiz bizi buluşturmuştu. Deniz Hanım, TED Ankara Koleji mezunu ve Türk
Eğitim Derneği Meşale Komitesi başkanı.
Eğitim bursu yararına yaptığı
etkinliklerle hem kültür ve sanata hem de çocukların eğitimine katkıda
bulunuyor, bizleri de bu hayırlı işlere ortak ediyor.
Deniz Hanım’dan Yozgat Gezisi yapılacağı duyurusu gelince
ben de duyuruyu, kendi haberleşme gruplarıma ilettim. Üniversite sınıf
arkadaşlarımdan altı kişi katılacağını
söyleyince, geziye katılmaya karar verdim.
26.04.2026
Pazar
Sabah 7:00 da Armada önünden otobüs hareket edeceği için,
evden sabahın köründe çıkıp, Armada’nın etrafında park yeri arıyorum. Cumartesi
sabahı her yer boş ama, en uygun yer neresi pek emin değilim. Sonunda iki araba
arasına park ediyor ve ana yola yürüyorum. Gezi Land’in otobüsü buluşma yerine
çoktan gelmiş, rehberimiz Arif Çakır, elinde liste bizleri karşılıyor.
Armada’dan katılacak olanlar tamamlanıyor ve otobüsümüz tam vaktinde hareket
ediyor. Arcadium ve TED Kolejinden
binecekleri de aldıktan sonra 8:00 da Ankara’dan ayrılıyoruz.
Bir saat kadar sonra TŞOF Türkiye Şoförler ve Otomobilciler
Federasyonu’na ait Kırıkkale tesisinde mola veriyoruz. Bu kadar modern ve temiz
bir tesiste mola vermek tam bir sabah
hoşluğu oluyor.
Saat 11.00 sularında bizi Yozgat TOKİ Konutları manzarası
karşılıyor. Otobüs terminalinin önündeki direğe asılı üçgen prizma tabela da
“Türkiye’nin Tam Ortası Yozgat” yazıyor. Yozgatlılar da kendilerine övünülecek
bunu bulmuşlar diye gülümsüyorum.
Arabamıza Yozgat’ı gezdirmek üzere Derya Uymaz ve Özgür
Karslıoğlu biniyor. Özgür Karslıoğlu, “Anadolu Kadınları Dayanışma Derneğinin
kurucusu ve başkanıymış. Dernek, kadınlara kurslar açıyor, kadınların göz nuru dökerek yaptığı elişlerini kermes
düzenleyerek satıyorlarmış.
Yozgat Sporun kırmızı siyah renklerine boyanmış şehir
stadyumunun önünden geçerek Türkiye’nin ilk Milli Parkı olan, Yozgat Çamlığı
Milli Parkı’na gidiyoruz.
Yozgat Çamlığı 1.350 metre yükseklikte bir mesire yeri. 1958
yılında 267 hektar alanı
kaplayacak şekilde millî park ilan edilmiş, daha sonra alanın sınırları 2022
yılında yeniden belirlenmiş ve 517 hektara kadar genişletilmiş.
Yozgat Çamlığında,1982 yılında yapılan bir araştırmaya göre, Anadolu Çamı (Pinus nigra Arnold Subsp. Pallasiana) denen, 400-500
yaşlarındaki bir karaçam türünü barındırmaktaymış. Bu çam türü
Türkiye'de sadece burada bulunmaktaymış. Ayrıca Çamlık'ta 43 familya ve 144
cins içinde toplam 212 bitki türü yaşamakta olup, bunların içinde 30’a yakın
endemik tür bulunmaktaymış. Bu konu benim ilgi alanımda değil ama bizim Hakan
bu konuda oldukça bilgili ve duyarlı. Üniversite içinde ki ağaçları tanıtım
gezisi yaptığında bunu anlamıştık.
Parkta, Orta Anadolu'nun mevcut bilinen hayvan türlerinin
yanı sıra Beyaz Kartal olarak bilinen ve Amerika'ya özgü altın
kartallar 1992 yılına kadar görülmüş.
Çamlıktan şehrin panoramik fotoğraflarını çekiyoruz. Yol
üzerinde gördüğümüz binaları bulmaya çalışıyoruz. Karşı taraftaki tepeye "Kel Tepe" deniyormuş. Hakikaten üzerinde ot bitmeyen bir tepeymiş. Şehir küçük ama derli toplu
bir görüntüsü var. 2026 yılı tahmini nüfusu 410.000 civarındaymış. Dışarıya çok
göç veren bir şehirmiş.
Çamlık Et Lokantası’nda şehre tepeden bakarak çay içiyoruz.
Burası belediyeye ait bir işletmeymiş. Masalara toprak çanak içinde muhallebi
kıvamında bir tatlı bırakıyorlar. Yozgat’a özgü
“İncir Uyutması” tatlısıymış. Meraklısı için tarifini de veriyorlar.
Tatlının yapımı için 2.5 su bardağı süt ve 8 adet kuru
incir gerekiyormuş. İncirler bir saat kadar yumuşayıncaya kadar bekletilip,
yumuşayınca küp küp kesiliyormuş. Süt tencerede, parmağı yakmayacak kadar
ısıtılıp, incirler ekleniyormuş. Blender yardımıyla incirler parçalanıyor,
sonra da kaselere pay ediliyormuş. Üstleri streç filmle (eskiler herhalde örtü
ile kaplıyorlardı) kaplanıp, oda sıcaklığında 3 saat mayalanmaya
bırakılıyormuş. Daha sonra üzerindeki kaplama çıkarılıp buzdolabına konuyormuş.
Hepsi bu kadar. Sonra da afiyetle yiyorsunuz. İçtiğimiz çaylar ve incir
uyutması müessesin ikramıymış.
Restoranın satış bölümünde
değişik bir kolonya satılıyor. Üzerinde “Cehrilik Lalesi Kolonyası” yazıyor.
Cehrilik Lalesini ilk defa duyuyorum.
Cehrilik Lalesi,Yozgat’ta Mayıs-Haziran aylarında açan endemik şakayık (Paeonia Tenuifolia) türüymüş. Bu lale için
bir de efsane anlatılıyor. Efendim, rivayete göre sevdiğinden başkasıyla zorla
evlendirilen hanım kız, düğün alayı gelirken taş kesilmiş. Kızın taş kesildiği
yere “Gelin Kayası” demişler. Taş kesilen gelinin toprağa düşen kanlı gözyaşlarından
her yıl Mayıs ayında bu kırmızı laleler açmaktaymış. Bu olay Cehrilik
bölgesinde geçtiği için, bu açan çiçeklere Cehrilik Lalesi denmiş. Halk
arasında bu çiçeğe “Ayı Gülü” denmekteymiş. Bu laleler açıldıktan on beş gün
sonra solup gitmekteymiş. Endemik tür olan bu lalelerin koparılması yasak olup,
koparana hayli yüklü ceza kesilmekteymiş. Çamlığın tepesinde Özel İdarenin
işlettiği bir de otel var.
Otobüsümüz bizi şehir
merkezinde bırakıyor. Çapanoğlu Cami’ni sağ arkamızda bırakarak yokuş yukarı
tırmanıyoruz. Yüksek duvarlı bir evin kapısında büyükçe bir avluya giriyoruz.
Karşımıza Osmanlı dönemi sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biri duruyor.
Avluda bulunan Hayri İnal Konağı ile ilgili bilgi panosuna göz atıyoruz.
“Merkez İstanbulluoğlu Mahallesi, Emniyet
Caddesi üzerinde yer alan Hayri İnal Evi, Osmanlı Dönemi sivil mimari
eserlerinin güzel örneklerinden olup, Gayri Menkul Eski Eserler Yüksek Kuruluğu
Başkanlığı tarafından 1979 yılında Korunması Gerekli Eski Eserler kapsamına
alınarak tescillenmiştir. Konak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkılarıyla
2007 yılında Yozgat Belediyesi tarafından restore edilerek yöre turizmine
kazandırılmıştır. Bugün Belediye Konuk Evi olarak hizmet vermektedir.
Konak bodrum kat hariç iki katlıdır. Bodrum taş, alt ve üst kat
ahşap çerçeveler arası helik taş dolgu olarak inşa edilmiştir. Birinci ve
ikinci kat yükseklikleri ve duvar köşeleri ahşap silmelidir. Bodrum kat
pencereleri silme taş çerçeveli demir şebekelidir. Güney cephesi boydan boya
çıkmalı olup, ikinci kat ahşap balkonlu, balkon demir şebekeli ve
korkulukludur. Balkon ağaç konsollar üzerine bindirilmiştir.
Binaya giriş güney cephedendir. Kapı ahşap olup çift
kanatlıdır. Birinci kat pencereleri ahşap çerçeveli, dikdörtgen şekilli ve
demir şebekelidir. İkinci kat balkon pencereleri birinci kat balkon
pencerelerinin aynısıdır. Doğu cephesi boydan boya çıkmalıdır.
Çatıda çıkmalar üzerinde çatı sundurmaları
mevcuttur. Çatı alaturka kiremit döşemelidir. Kuzey cephesi ikinci katta iki
cumbalı olup cumbalar ahşap konsollar üzerine bindirilmiştir. Cümle kapısı taş
çerçeveli, yuvarlak kemerli olup kapı kanadı ahşaptır. Ahşap kapı üzerinde
rozet motifleri vardır. Cümle kapısı abidevi bir durum arz etmektedir. Kapı
üzerinde alaturka kiremit örtülüdür. Batı tarafında taş çerçeveli düz kemerli
ahşap kanatlı bir giriş kısmı vardır. Ayrıca ahşap konsollar üzerine oturtulmuş
cumba mevcuttur”
Deniz Hanımın, merhum babası Prof. Dr Celal Sungur, 12. Dönem CHP Yozgat Milletvekiliymiş. Ercüment’in tabiri ile bizim “Prime” ağırlanmamız, Deniz Hanımın baba ocağında olmamızdan. Gerek Çamlık’taki ağırlanmamızı, gerekse konağın ziyaretimize açılmasını sağlayan Yozgat Belediye Başkanı Kazım Arslan’ın da adını anmak gerekir.
Konaktan çıkarken sanki ev sahibiymişçesine Konuk Evi’nin hizmetlisi Güldane Çapraz bizleri uğurluyor.
Kendisinden konağın iki yüz yıllık olduğunu yüz elli yıl öncede İnal ailesinin
mülkiyetine geçtiğini öğreniyoruz. Konağın sahibi Hayri İnal ise 1956- 1960
yılları arasında Yozgat Belediye başkanlığı yapmış.
Konaktan sonra, Çapanoğlu Cami’ni ziyaret ediyoruz. Öğlen
namazının sonuna doğru olmasına rağmen camiye girmemize izin veriyorlar.
Camiden önce Çapanoğlu aile tarihine göz atmakta fayda var. Zira, “Bu işin
sonunda bir çapanoğlu çıkmasın” diye de bir deyim var.
Çapanoğlu ailesinin ilk tanınmış kişisi, Yozgat şehrini kuran
Ahmet Paşa’ymış. 1764 yılında Sivas Valisi iken önce azledilmiş, ardından da
idam edilmiş. Nüfuslu bir Türkmen ailesi olan Çapanoğulları 300 yıl kadar bölgede
hüküm sürmüş ve bölgeyi mamur hale getirmiş.
Kurtuluş Savaşı sırasında Hürriyet ve İtilaf
reisi Çapanoğlu Edip Bey ve kardeşi Celâl Bey Yozgat ve yöresinde
Ankara Hükûmeti'ne karşı, tarihte Yozgat Ayaklanması diye de bilinen
Çapanoğlu İsyanı’nı başlatmış. Milli mücadele sonunda bölgede ki
nüfusları azalacak diye midir, yoksa halifeye olan
sadakatlerinden midir bilinmez Yunan kuvvetlerinin Anadolu’ya ilerlediği
zamanlarda Çapanoğlu kardeşlerin çetelerle birlikte iş tutarak isyan etmesi
ordunun gücünü zayıflatmış. Yozgat halkı, isyancılar ile milli mücadele
arasında kalmış. Ayaklanma Çerkez Ethem
komutasındaki Kuva-yi Seyyare tarafından bastırılmış.
Ailenin üç üyesi Edib, Celâl ve Hâlid beylerin her biri ayrı bir
bölgede isyana karıştığı için, “Bu işte de bir Çapanoğlu çıkmasın” deyimine
konu olmuşlar. Ayaklanmadan sonra Çapanoğlu Konağı yerle bir edilmiş, malları
eşyaları talan edilmiş. Kardeşlerden Halid Bey idam edilmiş, Edib ve Celal
beyler affedilip, İstanbul’a sürülmüş, kardeşleri Salih olaylara karışmadığı
için takibata uğramamış. Aileye akrabalık bağı ile bağlı olanlardan on iki kişi
daha idam edilmiş ve geri kalanları ya kaçmış, ya da sürgüne gönderilmiş,
böylece Çapanoğlu efsanesi son bulmuş.
Çapanoğlu ve çetesi ile Yozgat halkını ayrı tutmak gerekir. Yozgat
halkı, Millî Mücadele’ye başlangıcından sonuna kadar, protesto ve mitinglerle,
maddi yardımlarla ve asker göndererek destek olmuş. Mustafa
Kemal Atatürk, Yozgat'ı biri 15 Ekim 1924 ve bir diğeri 4 Şubat 1934
tarihlerinde olmak üzere iki kez ziyaret etmiş ve coşkuyla karşılanmış. 1924
ziyaretinde halkın yoğun ilgisinden çok memnun kalan Atatürk, Yozgat için
"Yiğidin Harman Olduğu Yer" ifadesini kullanmış.
Gelelim şimdi Çapanoğlu Camisine. Çapanoğlu Cami iç süsleme ve mimari
tarzı ile Türk barokunun Anadolu’daki en önemli örneklerinden biriymiş. I.Abdülhamid döneminde
Anadolu'da Barok tarzda iki önemli taşra camisi inşa edilmiş. Bunlardan biri, Gülşehir'deki
Kurşunlu Camii (1779) diğeri de Yozgat'taki Çapanoğlu Camii imiş.
Çapanoğlu Cami, Osmanlı döneminin Bozok sancağı valisi Çapanoğlu
Mustafa Bey tarafından 1779 yılında yaptırılmış ve Yozgat Çarşısı bu cami
etrafında kurulmuş. Cami halk arasında Büyük Cami (Cami-i Kebir) ya da Ulucami
olarak da bilinmekteymiş.
Cami, iç ve dış cami olarak iki bölümden oluşmakta. Mustafa
Bey’in yaptırdığı İç cami, dikdörtgen planlı ve 15.15 metre çapında bir kubbe
ile örtülmüş. Dış cami ise Mustafa Bey’in kardeşi Süleyman Bey tarafından 1794
yılında yaptırılarak camiye eklenmiş.
İlk yapıldığı dönemde caminin iki kapısı varmış, 1964 yılında üçüncü bir kapı daha açılmış. Cami, kesme taştan yapılmış ve gene kesme taştan yapılma tek şerefeli tek minaresi var. Çarşı tarafında kare planlı bir türbe mevcut. Çapanoğlu ailesi ve Yozgat eşrafına ait sandukalar bulunuyor. Caminin avlusunda bir de sadaka taşı var.
Cami iç süslemesi çok renkli ve cafcaflı. Renkli damarlı
mermerlerle süslenmiş minber ve mihrap barok motiflerle mücevher gibi işlenmiş.
Elli dört pencere ile aydınlatılıyormuş.
Duvarlar ve kubbe hep kalem işi ile işlenmiş. Camide ne tarafa
bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Camii de ayrıca Çapanoğulları Sancağı da
sergileniyor. Adamlar gerçekten devlet içinde devlet olmuşlar.
Caminin çarşı tarafındaki dış duvarının dibinde beyaz renkli
Hamidiye Çeşmesi’ni görüyoruz. Çeşme, II. Abdülhamit tarafından, 1900 tarihinde
tahta çıkışının 25. seneyi devriyesinde “Saatli Çeşme” diye yaptırılmış. Yarım silindirik gövdeli, iki
kenarı dar, cephesi geniş çeşmenin gövdesi boyuna profilli silmelerle beşe,
enine profilli silmelerle üçe bölünmüş. En üstte sivri kemerli bir niş içinde
yuvarlak kadranlı bir saati var. Saatli nişin köşelerinde birer yuvarlak güneş
sembollü süslemeler yer almış.
Saatin altındaki bölümde terazi ve ay yıldızlarından oluşan bir Osmanlı arması motifi yer almakta. Armanın altında ise bir kuşak halinde besmele yazısı üzerinde tarih ve altında ayaklı bir kupa görülmekte. En alt kısımda ise üç önde birer de yanda olmak üzere beş çeşme oluğu ile lülesi bulunuyor. Çeşme beyaz kesme taştan yapılmış. Döneminin Anadolu’daki en güzel ve en büyük süslemeli çeşmelerinden biriymiş.
Çeşmenin karşısında sağlı sollu dükkanların sıralandığı Yozgat Çarşısı boyunca yürüyoruz. Hepimiz acıkmışız. Yemek için çarşı içindeki yayla Lokantası’na gidiyoruz. Hacı ve Celal Ozan kardeşler tarafından 1947 yılında açılan bu lokanta, üçüncü kuşağın iş başında olduğu tam bir aile işletmesi. Ozanlar kasabanın eşrafından bir aile. 1959 yılında İsmet Paşa ve maaiyetinin bu loknata da yemek yediğini gösteren bir fotoğrafı da gururla sergiliyorlar. Şu anda Hat Sanatı Müzesi olan, Cevizli Konak’ın da bir zamanlar sahibi Hacı Ozanmış. Lokanta iki katlı, bizim 42 kişilik kafile yerlerimizi alıyoruz.
Lokantanın dededen kalma usulle pişirdiği kuzu tandır ve madımak
geliyor. Madımak, üzerine sarımsaklı yoğurt dökülerek yeniyormuş. Sarımsaklı
yoğurt bana dokunuyor der demez, sofraya hemen benim için sade yoğurt konuyor
Tandır benim bu güne kadar yediğim en güzel tandırlardan biri. Ercüment az
pişmiş ve yağlı seviyormuş, duyar duymaz yağlı ve az pişmiş tandır ikram
ediliyor. Yemeğin üzerine ekmek kadayıfı geliyor. Kadayıf annelerimizin yaptığı
gibi, yanık olmayan, insanın içini yakmayan türden. Ekmek kadayıfı üzerine konulan kaymak ise ayrı bir lezzet.
Yozgat’ın kaymağı Afyon’unkilerle yarışır valla. Yemeğin sonunda ödediğimiz
ücret ise kayda geçsin diye yazıyorum. 800 (Sekiz yüz) TL. Bu lezzete bu para,
helal olsun.
Yemekten sonra bir başka Yozgat lezzeti olan parmak çörekten almak üzere lokantanın karşı sırasındaki börekçide kuyruğa giriyoruz. Parmak çörek, tarihçesi 100 sene öncesine dayanan bir yerel lezzet. Birinci sınıf buğday unu, tuz, su, ekşi ve fenni mayanın yoğrulmasıyla yapılıyor, hiçbir katkı maddesi içermiyormuş. Lezzeti közde kısık ateşte pişirilmesinden geliyormuş. Üzerinde yol yol parmak izleri var, katkı maddesi olmadığı için iki ya da üç gün dayanıyormuş. Fiyatına gelince tanesi 18 TL.
Millet, börekçiden sonra çarşıya dağılıp, mercimektir, bulgurdur
satın almaya girişiyor. O kadar Yozgat’a gelinmiş. Yozgat esnafına katkıda
bulunmak boynumuzun borcu. Bu arada bir grup alış veriş yerine, Çapanoğlu Cami
çaprazında bulunan, şimdilerde adı Fatih Cami olan eski bir Ermeni Kilisesi’ni
görmeye gidiyoruz. Arama sonuçlarında İstanbul’da ki Fatih Camii ile
karıştırılmaması için bu yapıya Kilise Cami denmekteymiş.
Cami 19.yüzyılda Yozgat
Ermeni Kilisesi olarak inşa edilmiş. Kilise, cemaati göç ettikten sonra bir süre boş kalmış, sonra uzunca bir süre farklı amaçlarla kullanılmış, sonra da 1996 yılında restore edilerek camiye
çevrilmiş. Caminin kolonlarının oturduğu pabuçlara bakılırsa, sanki burası eski
bir mabet üzerine inşa edilmiş gibi.
Camiye girişte çifte
kolon üzerine oturtulmuş üç adet kemerli revak var. Cami girildiğinde her bir
sırada üç kolonu olan iki sıra halinde
kolonlar ile üç nefe bölünmüş. Orta nef biraz daha geniş. Yuvarlak kolonlar
yüksek kare kaideler üzerine oturulmuş. İyon düzeni sütun başlıklarında,
merkezden dışarıya doğru genişleyen sarmal bezemeler görülüyor. Kıble yönünde
mihrap nişi açılmış. Geniş yuvarlak kemerli pencereler ile iç mekan aydınlatılmış.
Caminin arka kısmında önceleri çan kulesi olan minare göze çarpıyor. Caminin
içinde de, dışında da herhangi bir süsleme görülmüyor.
Camiden sonra, hanımlar su böreği alış verişi için kuyruğa giriyorlar. Ben de Derya hanıma şehrin tepesinde bulunan bir yapıyı soruyorum. Şehrin manzarasına hakim bir restoran olduğunu söylüyor. Bir zamanlar tepede bir ağaç varmış. Herkes ağaca adak adamaya gider, ağacın dalları çuldan çaputtan görünmez olurmuş. Daha sonraları bu ağaç kesilmiş, artık dilek ağacı diye bir şey kalmamış. Bozoklu Türkmenlerin şaman geleneklerini devam ettirdiğine en güzel örneklerden biri de böylece tarihe karışmış.
Buluşma yerimiz olan Yozgat Saat Kulesi’ne
giderken bu sefer Çapanoğlu Camii’nin arka tarafından dolanıyoruz. Hocalar
Kahvesi’nin yanından geçiyoruz. Çapanoğlu Cami çevre düzenlemesi esnasında Yozgat’ın
kültürel ve tarihi mirasının önemli bir parçası olan Hocalar Kahvesi’de düzenlenmiş.
Kahvede ihtiyarlar oturuyor, güneşe karşı çaylarını yudumluyorlar. Ne yazık ki
hiç kadın göremiyoruz.
Kule sarı renkli kefeki taşından yedi kat olarak inşa edilmiş, bir de ahşap
kubbe çatısı var. Kulenin üst katına, dört cepheye bakan dört adet saat
yerleştirilmiş. Saatlerin altında ki katta gövde dışına genişleyen çıkma balkon
görülüyor. Balkon demirleri dört köşede bulunan taş kolonlara bağlanmış.
Kuleye, kuzey cephedeki yuvarlak kemerli bir kapıdan giriliyor. İçerde zikzak
şeklinde ahşap merdiven varmış. Dört cephede, beş katta küçük yuvarlak kemerli
birer pencere bulunmakta.
Kulenin giriş katı ilk dönemlerde
muvakkithane (Osmanlı döneminde, güneş saatlerine ve
astronomik hesaplamalara dayanarak namaz vakitlerini tayin etmek ve saatleri
ayarlamak amacıyla inşa edilen küçük yapılara verilen ad) olarak, kulenin kendisi ise yangın gözlemek
amacıyla kullanılmış. Kuledeki saatlerin üzerinde imalatçı olarak Fransız Nores Jura ve L.D.
Odobey Cadet'in ismi yazılıymış. Saat
çanı ise yaklaşık 250 kg ağırlığındaymış.
Otobüsümüz bizi bekliyor. Vakit de hayli
ilerledi, Sarıkaya’ya gideceğiz, nereden baksan
bir saatlik yolumuz var. Güneş batmadan Roma Hamamı harabelerini görmek
istiyoruz.
Neyse güneş batmadan Sarıkaya’ya
varıyoruz. Roma Hamamı, şehrin göbeğinde bir ören yeri. Etrafı yüksek katlı
binalar ile çevrili. Ören yerinde kimseler görünmüyor. Bizim için açacaklarmış.
Girişe vardığımızda görevlilerin bizi beklediğini görüyoruz.
Güneşin batışına yakın hamamın ayakta
kalan batı cephe duvarının suya aksi öyle bir vurmuş ki, büyü gibi, sihir gibi
bir görüntüsü var.
Sarıkaya Roma Hamamı, Roma mimarisinin Anadolu’da korunmuş olan sayılı termal hamamlarından birisiymiş. Hamam, MS 2.yüzyılda, Roma döneminde bölgede bulunan ve Aquae Sarvenae olarak adlandırılan termal kaynağın üzerine inşa edilmiş. Yapıda yer altından çıkan bu sıcak su kaynağı doğrudan kullanılmış.
Bizans döneminde Hristiyanlığın bölgede yayılmasından sonra hamamın kuzey
kısmına bir kilise eklenerek ismi, kiliseye atfen Basilica Therma olarak
değiştirilmiş. Günümüzde kilisenin iz olarak yeri var,
kendisi yok.
O günlerde Sarıkaya sazlık ve bataklıkmış. Sıcak suyun olduğu yerde küçük bir gölet oluşmuş. Kral küçük kızını son çare olarak bu sıcak suyun bulunduğu yere gezsin diye göndermiş. Artık ömrünün sayılı günlerini yaşayan zavallı kız avunmak için bu çamurlu gölet kenarında oyalanmaya, zaman zaman da arkadaşlarıyla bu çamurlu suya girmeye başlamış. Gezmek ve avunmak için girdiği çamurlar ve sıcak su kıza iyi gelmiş. Günler geçtikçe kızın hastalığı iyi olmaya başlamış. Yavaş yavaş adım atmaya ve yürümeye başlamış. Sonunda tamamen iyileşen güzel kızın buradaki sıcak su sayesinde iyi olduğu anlaşılmış. Bunun üzerine kızın babası kral, buraya mermerden bir havuz yaptırmış, etrafını da kesme büyük taşlarla çevirtmiş. Önceleri kimsenin olmadığı bu havuz çevresinde bir şehir oluşmuş. Kralın kızının adı bu yeni şehre verilmiş. Kızın adı neymiş diye merak edenlere, kızın adı Öper veya Hoperi’ymiş. Gene efsaneye göre, bu büyük şehir bir depremle yıkılmış ve sadece şifalı kaplıcaların olduğu bölge kalmış.
Hiç aklımda yokken yıllar sonra Yozgat’ı yeniden görmüş oldum. Yozgat’a lise yıllarımda
ailem ile gitmiştim. Yozgat Savcısı babamın arkadaşıydı ve Yozgat Cezaevi’nde
dokunan halıların ünü tüm Türkiye’ye yayılmıştı. Biz de Yozgat Cezaevi’ni
ziyaret etmiş, halı siparişi vermiştik. O halı hala duruyor ve gözümüz gibi
bakıyoruz.
Nisan 2026- ANKARA

Teşekkürler
YanıtlaSilEline sağlık arkadaşım
YanıtlaSilÇok keyifli bir gezi olmuş, hem sıkmadan tarihi geçmiş, hem de kentteki yapılar detaylıca tasvir edilmiş, yöresel yemekler takılmış.. Kısa süreli bir gezide bu kadar detaylı notlar alınması ile çok başarılı bir çalışma ortaya konulmuş.
YanıtlaSilTebrik ederim, kaynak eser olarak kayıtlara alınmalı..
Sevgili Feryal arkadaşım, katıldığımız geziyi yine renkli, bilgi dolu, dikkatli gözlemciliğiyle zevkle okunur şekilde yazmış. Eline, emeğine sağlık.
YanıtlaSil