TRIESTE GÜNLÜKLERİ
TRIESTE GÜNLÜKLERİ (21 ŞUBAT - 10 MART 2026)
Bu arada Danimarka’da yaşayan oğlumdan çağrı geldi. “Anne
taşınıyoruz, yardımın gerekiyor” deyince, kış kıyamet demeden ben Kopenhag’a
uçtum. Kopenhag’a gideceğimi Sibel duyar duymaz “Dönüşte bize gel, Ankara’ya
buradan gidersin” diye bastırmaya başladı. Fikir bana da uygulanabilir geldi.
Biz o karda, kara kışta ev taşıdık. Çocuklarla ilgilen,
temizlik, yerleşme, yemek yap, çamaşır, bulaşık derken bir ay nasıl geçti bir
de bana sorun. Ömrümde bu kadar
yorulmadım, kah hasta oldum, kah her yerimi ağrılar sardı ama son güne kadar babaannelikten
vazgeçmedim. Büyük torunum “Babaanne, sen hep bizle kalsana, artık odan da var”
bile dedi. Ortanca torun ile gelin de “Evet ya kalsana hep” dediler. Hepsi
desteğim için teşekkür etti. Dünürüm bile büyük torun ile teşekkür kartı
yollamış. Bütün yorgunluğum gitti valla. Ev yaşanır hale geldi, iyi kötü bir
düzen tutturuldu ya, iç huzuru ile İtalya’ya gidiyorum.
21
Şubat 2026 Cumartesi
Sabahleyin, kahvaltıdan sonra yol telaşı başladı. Oğlum ile
büyük torun beni alana götürürken, ortanca torun ile gelinim arkamdan su
döktüler. Alanda büyük torun ile defalarca sarıldık ve zor ayrıldık.
Kopenhag’dan Venedik’e 17:00 da havalandık. 18:45 de
Venedik Marco Polo havaalanına indik. Havaalanında Sibel karşıladı. “Sürpriz
var” dedi. Meğer eşi Özlem’de benden beş dakika önce Türkiye’den gelen uçakla
alana inmiş.
Hep beraber, arabayla Venedik’ten Trieste’ye gittik. İki
saat sonra Borgo San Sergio’daki evlerine vardık.
Bugün Sibel’in doğum günü. Özlem Sibel’i doğum günü
şarkılarıyla uyandırıyor. Güzel bir kahvaltı sofrası hazırlıyoruz. Kahvaltı’dan
sonra Özlem’i evde bırakıyor, Trieste şehir turuna çıkıyoruz. Önce Trieste’nin
Aurisina bölgesine kadar gidiyoruz. Burası yazlık evlerin olduğu sayfiye
semti.Sibeller geçen yıl geldiklerinde buradaki evlerden birinde kalmışlar.
Aurisina’dan geri dönerken Viale Miramare (Miramare
Caddesi) boyunca kah arabadan, kah arabadan inerek fotoğraf çekiyor ve
Trieste’yi kafamda oturtmaya çalışıyorum.
Deniz kıyısındaki tepe üzerine konuşlanmış Miramare
kalesini uzaktan görüyoruz. Eski Liman’ın arkasından, Trieste Büyük Kanalı’nın
önünden geçiyoruz. Piaza Unita d’Italia (İtalya Birliği Meydanı)‘nı geçtikten
sonra park yeri arıyor ve arabayı Trieste’nin
Roma Tiyatrosu’nun yakınına park ediyoruz. Sibel’in arabası hibrit
olduğu için bir saat ücretsiz park etme hakkı var.

İlk olarak Trieste'nin Roma tiyatrosuna gidiyoruz.Tiyatro, San Giusto Tepesi'nin eteğinde yer almakta.Yapıldığı dönemde tiyatro, şehir surlarının dışında ve o zamanlar o bölgeye kadar uzanan deniz kıyısında bulunuyormuş. Tepenin doğal eğiminden faydalanmak için inşa edilen basamakları, çeşitli kaynaklara göre 3.500 ila 6.000 seyirciyi ağırlayabiliyormuş. Tiyatronun inşası MÖ 1. yüzyılın sonlarına tarihlenmekte; daha sonra MS 2. yüzyılın başlarında genişletilmiş. Muhtemelen, çeşitli yazıtlarda adı geçen, İmparator Trajan'ın vekili ve danışmanı Triesteli Quintus Petronius Modestus'un emriyle inşa edilmiş. Bununla birlikte, diğer kaynaklara göre,Modestus, sadece tadilatları denetlemiş.
Yüzyıllar boyunca tiyatro, üzerinde yükselen evler
tarafından gizlenmiş. Kaybolduğu düşünülen yapı, 1814 yılında mimar Pietro
Nobile tarafından keşfedilmiş, ancak eski şehrin bir bölümünün yıkılmasının
ardından 1938 yılında gün yüzüne çıkarılmış.
Kazılar sırasında bulunan heykeller ve yazıtlar, Tergestino
Taş Müzesi'nde, San Giusto Kalesi'nde ve Şehir Kalesi Müzesi'nde muhafaza
edilmekteymiş.
Yunan geleneğine uygun olarak, cavea (orkestra bölümü)
bulunduğu yer, tepenin konumuna uygun olarak yerleşmiş ve basamaklar orkestra çevresini sarmış. Tiyatro,
dikey olarak beş merdivenle bölümlere ve yatay olarak koridorlarla iki seviyeye
ayrılmış. Çatıyı destekleyen devasa yarım daire şeklindeki duvar, üst
seviyedeki yapıyı tamamlıyormuş ve bu seviyeden, sütunlu ve beş kapılı
dikdörtgen sahne de günümüze kadar ulaşmış. Heykeller ve nişlerle süslenmiş
sabit sahne önü, muhtemelen Roma döneminde tiyatroyu çevreleyen denizin
üzerinde etkileyici bir şekilde yükseliyor olmalı.
Burası, 1806 yılında Macerata mimarı Antonio Mollari
tarafından borsa binası inşa edilince Borsa Meydanı olarak anılır olmuş.
Meydanı belirginleştiren ve Trieste'nin neoklasik anıtlarının en önemli
örneklerinden biri olan bu bina, şu anda Trieste Ticaret, Sanayi, Zanaat ve
Tarım Odası'na ev sahipliği yapmaktaymış.
Meydana bakan çok sayıda başka bina da var ve bunlar
çoğunlukla banka veya dükkan olarak kullanılmakta. Meydanda ayrıca Neptün
Çeşmesi ve taş bir sütun üzerinde Avusturya İmparatoru I. Leopold'e ait heykel
bulunuyor. Meydanda ki stantlarda incik, boncuk türü el işleri satılmakta.

Borsa Meydanı’nın bitişiğindeki meydana, Piaza Unita d’Italia’ya gidiyoruz. Piazza Unità d'Italia, yaygın olarak Piazza Unità olarak bilinen, Trieste'nin ana meydanı. Dikdörtgen planlı, toplam alanı 12.280 m² olan meydan, bir tarafında Trieste Körfezi'ne açılıyor ve çevresinde çok sayıda saray ve kamu binası, çeşitli kurumların merkezleri bulunuyor. Bunlar arasında Trieste Belediye Binası, Friuli-Venezia Giulia Bölge Konseyi ve Trieste Valiliği binalarını sayabiliriz.

Meydanın merkezinde Fontana dei Quattro Continenti (Dört Kıta Çeşmesi) yer almakta. Heykeltıraş Giovanni Battista Mazzoleni tarafından 1754 yılında tamamlanan çeşme, şehrin Habsburg İmparatorluğu'nun serbest limanı olarak artan rolünü kutlamak amacıyla yaptırılmış. Çeşmenin tasarımı, hem Trieste'nin denizcilik kimliğini hem de Aydınlanma Çağı'nın coğrafya ve küresel ticarete olan hayranlığını yansıtmaktaymış. Merkezi teması olan o dönemde bilinen dört kıta, şehrin ticari erişimini ve Avrupa'yı daha geniş dünyayla birleştirme arzusunu sembolize etmekteymiş. Kompozisyonda, Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika kıtalarını kişileştiren alegorik heykeller yer almakta olup, her birine kültürlerini ve manzaralarını temsil eden hayvanlar ve semboller eşlik etmekte.
Trieste, 1867-1918 yılları arasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun
sınırları içinde Orta Avrupa'daki gösterişli bir Akdeniz limanı
ve refah içindeki müzik ve edebiyat başkentiymiş. Avusturya Macaristan
İmparatorluğu’na bağlı olduğu yıllarda yapılan binalar, günümüzde hala
görkemini koruyor.
Daha sonra
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çökmesi ve I.Dünya Savaşı'nın ardından
Trieste'nin İtalya'ya verilmesi, onun ekonomik ve kültürel öneminin azalmasına
yol açmış. Bugün Trieste bir sınır kenti. Halkı komşu bölgelerin etnik bir
karışımı. Hakim olan yerel Venedikli lehçesi İtalyancada Triestino olarak
adlandırılıyormuş. Şehir merkezinde bu lehçe ve İtalyanca konuşuluyor.
Bir kafede
oturup bir şeyler içmeye niyetleniyoruz. Sibel’e telefon geliyor. Bir ahbapları
doğum gününü kutlamak üzere eve geliyormuş. Arabaya binerek eve geliyoruz.
Telefonun gelmesi iyi oldu, üşümeye başlamıştım.
Evde
misafirleri bekliyoruz. Gelemiyorlar. Onlarda misafir baskınına uğramışlar. Ha
gelirler diye beklerken vakit geçiyor. Özlem acıkıyor, yumurta kırmaktan
bahsediyor. Oysa Sibel’in doğum günü için restoranda yer ayırtıldı. Gelmeyecekleri
anlaşılınca kalkıp gidiyoruz. Şehre tepeden bakan Osterijo Ferlugo restorana
gidiyoruz. Sımsıcak, bir aile işletmesi. Balık ve meze yiyoruz. Hepsi çok
lezzetli. Pencere önünde uzun bir masada
büyükannelerinin sekseninci yaşını kutlayan kalabalık bir aile var. Sibel’in de
doğum günü olduğunu söylüyoruz. Çok ilgi gösteriyorlar. Sibel’e doğum günü
yancısı diye espri yapıyoruz.
23 Şubat 2023 Pazartesi
Kahvaltıdan
sonra, Sibel ile akşamdan konuştuğumuz yakındaki sahil kasabası Muggia’yı
görmeye gidiyoruz. Muggia, Trieste’ye 15 km uzakta bir belediye, yarım saatte
gidiyoruz. Arabayı park ettikten sonra, limana doğru yürüyoruz.
Katedralin
olduğu Marconi meydanına varıyoruz. Meydana bakan binalardan biri de Belediye
Binası. Bina, ortaçağ kökenli ve Venedik egemenliği dönemine
dayanıyormuş. 1930'daki bir yangından sonra yeniden inşa edilmiş.
Cephesinde Aziz Mark'ın aslanını tasvir eden bir stel bulunmakta.
Katedral, Aziz Yuhanna ve
Aziz Pavlus'a adanmış. Üç apsisli daha eski bir kutsal yapının kalıntıları
üzerine inşa edilmiş. Romanesk yapı, 15. yüzyılın ortalarında
beyaz taş levhalarla cephe kaplamasıyla zenginleştirilmiş ve böylece Venedik
Gotik tarzının değerli bir örneği yaratılmış. Cephenin üst kısmında, ortasında
Meryem Ana ve Çocuk resmi
bulunan ve üç yazıtla çevrili muhteşem bir gül pencere var.
Çan kulesi, kare bir taban
üzerine inşa edilmiş ve 35 metre yüksekliğindeymiş. Yapımının katedralin
inşasından çok daha öncesine dayandığı düşünülmekteymiş; öyle ki, mevcut saat
bile on dördüncü yüzyıldan beri mevcutmuş.

Muggia Balıkçı barınağında daha sonra Adriyatik kıyısındaki Muggia Yat Limanında oyalanıyor, yatların fotoğrafını çekiyoruz. Su pırıl pırıl. Ne bir çöp var, ne de bir bulanıklık. Muggia Yelken Kulübünü de fotoğrafladıktan sonra merdivenlerden kaleye doğru çıkıyoruz.

Kalenin yarı yolunda manzaranın tadını çıkarıp geriye dönüyoruz. Yukarıya kadar çıkmaya üşeniyoruz. Deniz kenarındaki Al Porto Locale Storico adlı kafeye giriyoruz. Krema kıvamında morina balığı ezmesi sürülmüş ekmek ile köpüklü bir şarap türü olan prosecco içiyoruz. Prosecco alkol oranı düşük olmasına rağmen hafif bir esriklik veriyor. Etkisi geçsin diye yolu uzatarak arabaya yürüyoruz.
İki şeritli köy yollarından Slovenya’ya geçiyoruz. Geçtiğimizi sadece Slovenya tabelası var, oradan anlıyoruz. Ne kontrol, ne bir kulübe, ne bir polis. Tabelayı görmesen ülke değiştirdiğini anlayamazsın. Trieste ahalisi benzin almak için sıklıkla Slovenya’ya geçiyormuş. Slovenya’da benzinin litresi 1,44 Euro‘yken, İtalya’da 1,72 Euro, hatta benzin otobanlarda 1,94 Euro’ya kadar çıkıyormuş.
Koper kasabasına gidiyoruz.
Koper, Slovenya’nın Adriyatik Denizi kıyısında ve ülkenin en büyük ticari
limanı. Limandaki konteyner bolluğundan da bunu anlamak mümkün. Şehrin nüfusu 47.539 olup,mimari ve yaşam stili olarak Slovenya'nın geri
kalan bölge ve şehirlerinde görülen Avusturya-Alman mimarisinden ziyade,
İtalyan mimarisi etkisinde. Bunun sebebi şehir, Yugoslavya tarafından alınana kadar Venedik
Krallığı’na bağlı bir liman şehriymiş. Çevrenin ve bölgenin en iyi şarap
çeşitleri bu bölgedeymiş. Kışlar burja (bora) adı verilen sert rüzgarlarla ve
sık yağmurlarla geçiyormuş. Yazlar ise Haziran ayının başından Eylül ayının
ortalarına kadar yüksek sıcaklık ve nemli hava da insanlar bunalmaktaymış. Kışın
getirdiği “burja” rüzgarından ve yazın getirdiği nemli sıcaklardan korunabilmek
için yüzyıllar öncesinden çok dar ve rüzgarın tersine sokaklar inşa edilmiş.
Evlerin mimarisi küçük pencereli, küçük kapılı, balkonsuz ve bitişik şekilde
oluşturulmuş. Uzun yıllar boyunca bir ada halinde bulunan Koper, zamanla kıyı
şeridi doldurularak yakındaki Izola, Piran ve Ankaran belediyeleriyle birleşerek
ülkenin en büyük ticaret limanı haline gelmiş.
Arabayı Türk Konsolosluğu’nun olduğu
meydana park ediyoruz. Hemen yan taraftaki şehrin ana meydanı, Tito Meydanı’na
gidiyoruz. Burası eski Venedik topraklarındaki en güzel ve uyumlu şehir meydanlarından
biri olarak kabul edilmekteymiş. 15. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş
Venedik gotik tarzında inşa edilmiş. Praetorian Sarayı’nı görüyoruz. Günümüzde
belediye binası olarak kullanılmaktaymış. Meydanda, diğer tarihi binaların yanı
sıra, Coper Katedrali ve gövdesinde saat olan çan kulesi var.
Meydandan, dar sokakları takip ederek Koper Bölge Müzesi’nin (Pokrajinski muzej Koper) önüne geliyoruz. Vakit geç olduğu için müzenin dışardan fotoğrafını çekiyorum. Gene dar sokakları yokuş aşağı takip ederek Carpaccio Meydanı’na ulaşıyoruz.
Carpaccio Meydanın’da Taverna denilen Venedik
döneminden kalma tarihi bir tuz deposu ve üstü kapalı pazar yeri bulunuyor. Bu
yapı, günümüzde açık alan olarak çeşitli kültürel etkinlikler, konserler ve
sergiler için kullanılmaktaymış.
Meydanda 1572 yılında
inşa edilmiş Aziz Justina sütunu bulunmakta. Sütun,
1571'deki Lepanto Muharebesi'nde Osmanlılara karşı kazanılan
zaferi anmak için 1935 yılında buraya yerleştirilmiş. Aynı yıl, Venedik'ten
getirilen 15. yüzyılın
ortalarından kalma bir çeşmeyi de buraya yerleştirmişler.

Deniz kenarına yürüyoruz. Müzikli, yemekli özel bir etkinlik var. Etrafa biraz bakınıp, yemek vaktine kadar biraz daha dolanalım diyerek, tekrar dar sokaklara giriyoruz. Eskiden Muda Meydanı olarak bilinen Prešeren Meydanı’na varıyoruz. Meydanda çok hoş bir çeşme var. Da Ponte Çeşmesi’nin ( Slovenca : Da Pontejev vodnjak;İtalyanca: fontana Da Ponte ), 1666 yılına tarihleniyormuş ve aynı yerde bulunan daha eski bir çeşmenin yerine inşa edilmiş. Üst yapısı, sekizgen bir su havzasının üzerine oturan ve her birinde çeşmeye katkıda bulunan yerel soylu ailelerin armaları bulunan on beş sütunla çevrili bir köprü şeklinde. Kemerin tabanındaki dört fıskiyeden su fışkırıyor . Çeşme, 1898 yılına kadar içme suyu kaynağı olarak kullanılmış.
Meydandaki kemerden geçerek, tekrar
deniz kenarına iniyoruz. Yat limanını ve gün batımını fotoğraflıyoruz. Sibel’in
daha önceden keşfettiği Mornarček - Ribja Kantina & Bar’da
deniz mahsullerinden oluşan akşam yemeğini yiyoruz.

Yemekten sonra ara sokaklardan tekrar Tito Meydanı’na varıyoruz. Meydandaki marketten alış veriş yapıp, marketin yanındaki kemerli sokağa giriyoruz. Burası şık mağazaların bulunduğu bir sokak. Aşağı kadar yürüyüp, daha önceden yürümüş olduğumuz sokakla kesişince geriye dönüp arabamıza biniyoruz.
Bugün evdeyiz. Haftada iki gün ev
temizliğine Fulvia geliyor. Bugün onun
günü, hiç durmadan konuşan, neşeli, cana yakın bir hanım. Gelirken tiramisu
getirmiş. Sibel ile akraba gibi olmuşlar. Fulvia yarım günde evi temizliyor,
çamaşırları yıkıyor, bir önceki gelişinde yıkadıklarını ütüleyip gidiyor.
25 Şubat 2026 Çarşamba
Öğlen pazara gidiyoruz. Taze radika ve bebek ıspanak görünce dayanamayıp alıyoruz. Pazardan aldıklarımızı eve bırakıp; bugünkü programımıza başlıyoruz.
İlk durağımız, şehrin kuzeyindeki
Grisa tepesindeki kutsal alanda
(Santuario di Monte Grisa) bulunan, “Ulusal Meryem Ana ve Kraliçe
Tapınağı”. Burası 330 metre yüksekliğinde, şehrin ve körfezin muhteşem
manzarasına haiz, Katolik kilisesi.
Kilise, üçgen şeklinde, Trieste ve Capodistria piskoposu Antonio
Santin'in önerisiyle mimar
Antonio Guacci tarafından tasarlanmış. Üçgen yapı, Meryem Ana'nın
(Maria) baş harfi olan M harfini çağrıştırıyormuş.
1945 yılında, Trieste ve
Kapodistria Piskoposu Antonio Santin, savaş sırasında yıkımla tehdit edilen şehrin kurtuluşu için
Meryem Ana'ya bir adak adamış . Savaşın ardından, 1948'de, Monsenyör
Strazzacappa'nın İtalya'daki tüm piskoposlukların katılımıyla Trieste'de Meryem
Ana'ya adanmış ulusal bir tapınak inşa etme önerisi Settimana del
Clero dergisinde yayınlanmış.
19 Eylül 1959’da temeli
atılan bina, 22 Mayıs 1966’da açılmış. Üst üste yerleştirilmiş iki kilisenin
bulunduğu etkileyici bir betonarme yapı ortaya çıkmış. Kilise , brutalist
mimarinin klasik bir örneği olarak kabul ediliyormuş. O güzelim
mimari betonu elde etmek için, o kalıp ziyanı kaset döşemeler ile müteahhidin
canına okumuş olmalılar. Adamın ahı mı tuttu ne? Haziran 2007'de çatı çökmüş ve
60 ton enkaz tabana yayılmış.On yıllık bir çalışmanın ardından bina orijinal
haline getirilmiş. Binayı bence her mimar ve inşaat mühendisi ziyaret etmeli,
tahta kalıplar kullanılarak elde edilen mimari betonda en ufak bir pürüz, hata yok. Hayran
olmamak elde değil.

Miramare
kalesi, Trieste Körfezi kıyısında yer
alan 19. yüzyıldan kalma bir kale . Kale, 1856-1860 yılları
arasında Avusturya Arşidükü Ferdinand
Maximilian ve Belçika Kralı I.Leopold’un kızı olan eşi Charlotte için,
Avusturyalı mimar-mühendis Carl Junker’in tasarımı ile inşa edilmiş.


Kalenin zemin
katında, Maximilian ve eşi Charlotte'un kullandığı
yatak odalarını görüyoruz. Yatak odaları, Maximilian'ın
Donanma Komutanı olarak kullandığı ve 1857 ile 1859 yılları arasında dünyayı
dolaşan Novara fırkateyninin kamarası
ve kıç kamarasının aynısı olarak dizayn edilmiş. Ayrıca arşidükün ofisi, duvarları
kitap raflarıyla kaplı kütüphanesi, ve
açık mavi ipekten duvar halılarıyla döşenmiş arşidüşes'in odaları dikkat
çekmekte. Tüm odalarda hala 19. yüzyılın ortalarına ait orijinal mobilyalar,
süs eşyaları, eşyalar ve objeler bulunmakta. Kaleyi İkinci Meksika
İmparatorluğu'nun birçok arması süslemekte , ayrıca dış cephede Aztek kartalını
tasvir eden taş süslemeler de yer almakta.
Birinci katta konuk kabul alanları ve Taht Odası bulunmakta. Tavan ve duvarlardaki muhteşem ahşap paneller ile oryantal mobilyalarla döşenmiş Çin ve Japon tarzı salonlar mevcut.
Kalenin deniz
kenarında küçük bir yat limanı var. Bahçeyi boydan boya geçerek bir başka
binaya gidiyoruz. Burasına Miramare
hisarcığı diyorlar. Miramare kalesi yapılırken Maximillian ve eşi bu kalecikte
kalmışlar.
Maximillian,
deniz kuvvetleri komutanlığından sonra kısa bir süre Lombardiya-Venedik'in Avusturya
valisi olmuş. İtalya savaşları’ndaki etkisiz tutumu nedeniyle ağabeyi İmparator
Franz Joseph tarafından görevden alınmış ve otuz yaşlarının başında Miramare Kalesi’nde emekli hayatı yaşamaya başlamış. Bu sırada
Fransa imparatoru III. Napolyon
Meksika’yı işgal etmiş ve başa geçirmek üzere Avupalı bir aristokrat aramaya
başlamış. Teklif, Maximillian’a getirildiğinde,Maximillian önce oralı olmamış, fakat görevden alındıktan
sonra genç yaşta emekli hayatı yaşamak
yerine -sanırım eşinin de baskısıyla- imparator olma fikri cazip gelmiş. Eşi ile birlikte Meksika’ya giderek 10 Nisan
1864'te Meksika İmparatoru ilan edilmiş Karısı da haliyle Meksika
İmparatoriçesi olmuş. Meksika’da Cahapultepec’de yaşarken işler günden güne
kötüye gitmiş.1866 yılında III. Napolyon ordusunu geri çekmiş. Maximillian
kalmış mı Meksikalı devrimciler ile karşı karşıya. İmparatoriçe Charlotte Avrupa'ya giderek
Paris, Viyana ve son olarak da Roma'dan
yardım istemiş. Hatta Papadan bile yardım istemiş. Charlotte'un çabaları sonuç vermemiş. Büyük
bir bunalıma giren Charlotte, Meksika'ya bir daha geri dönmemiş. Bir sonraki
sene kocası 19 Haziran 1867 Juarez’in başkanlığındaki cumhuriyetçiler
tarafından idam edilmiş. Charlotte, eşi ölene kadar Miramare kaleciğinde
kalmış, daha sonrada Belçika’ya dönmüş ve 1927 yılına kadar yaşamış. Bu hüzünlü
hikayeyi, Meksika gezisi sırasında araştırmıştım. Trieste’de yaşadıkları yeri
de görmüş oldum.
Miramare’den
ayrıldıktan sonra Ferluga’ya gidiyoruz. Trieste’nin en güzel panoramik
manzarası burada. Gecesini görmüştük, şimdi de gündüzünü görmeye geldik.
Güneşin batışına az bir süre var. Gençler biralarını, nevalelerini almışlar
sosyalleşiyorlar. Hiç birinin elinde cep telefonu yok. Sohbet edip
şakalaşıyorlar. Birkaç fotoğraf çektikten sonra eve dönüyoruz.

26 Şubat 2026 Perşembe
Sabah Fulvia
geliyor. Sibeller’in oturum için resmi makamlarla görüşmesi var. Onlar
gittikten sonra Fulvia bana bir şeyler anlatıyor, İtalyancayı az çok anlıyorum
ama konuşamıyorum. O işine gücüne bakıyor, ben de bugüne kadar gezdiklerimi
yazmaya başlıyorum.
Sibeller eve
dönüyor. Görüşme olumlu geçmiş. Çok sevinmişler. Ben de çok sevindim. Bugünkü
programı gönül rahatlığı ile yaparız artık.
Arabayı şehir
merkezindeki Roma Tiyatrosu yakınına park ederek daha çok Santa Maria Maggiore Kilisesi
olarak bilinen “Kutsal Bakire Meryem’in Lekesiz Gebeliği Kilisesi’ne gidiyoruz.
San Giusto tepesinin eteğindeki kiliseye gitmek için epey bir merdiven çıkılıyor. Kilise barok tarzında 17.yüzyılda Cizvitler
tarafından inşa edilmiş. Hatta kilisenin yanında bir de Cizvit Koleji inşa
edilmiş. Günümüzde Fransisken rahipleri tarafından yönetilmekteymiş.
Kilisenin cephesi iki katlı. İç mekan Korint sütunlar üzerinde dikey
olarak üç bölüm. İç süslemeler göz alıcı. Freskler muhteşem. Kilisenin içinde
ayrıca şapeller var. Sibel, çok etkileniyor ve adak mumu yakıyor.
Arco Riccardo’yu (Richard Kemeri) görüyoruz. Yaygın bir efsaneye göre, bu isim Kutsal
Topraklardan dönerken Trieste'de esir tutulan Aslan Yürekli Richard'dan gelmekteymiş. Tek kemerli bir yapı olup,
yüksekliği 7.20 m , genişliği
5.30 m ve derinliği 2 metreymiş. Yanlarda, yivler ve Korint başlıklı
iki pilaster bulunmaktaymış.
Bunlardan yalnızca birini görebiliyoruz. Diğeri yeni yapılan binanın içine
gömülmüş.

Trieste şehrinin Katedrali, San Guisto Katedrali’ne gitmek üzere yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Tabelalara bakılırsa 650metre yokuş çıkacağız. Nihayet Katedral görünüyor. Kilise 14.yüzyıl başlarında inşa edilmiş, yüzyılın sonuna doğru kutsanmış. Kilisenin sade cephesi karst taşından devasa bir gül penceresiyle zenginleştirilmiş. Hem çan kulesi hem de kilisenin cephesi, Roma dönemine ait eserlerle süslenmiş. Örneğin, giriş kapısı eski bir mezar anıtından yapılmış.
Bodur bir çan kulesi var. Çan kulesi
başlangıçta daha yüksekmiş, ancak 1422'de yıldırım çarpması sonucu bugünkü
yüksekliğine inmiş. Çan kulesinde beş
büyük çandan oluşan bir kompleks bulunmaktaymış. Bu çanların en büyüğü, Giovanni
Drovetti tarafından yazılan ve 1915'te Colombino Arona
tarafından bestelenen, yıllar sonra ünlü tenor Luciano
Pavarotti tarafından seslendirilen vatansever
bir eser olan "La campana di San Giusto "
ya adanmış.
Kilisenin içine girince, ışıl ışıl
mozaikler siz karşılıyor. Venedikli ve Konstantinopolisli zanaatkarların eseri
olan muhteşem mozaiklerle süslenmiş. Freskler, tavan süslemesi görmeye değer.
Güllü pencerenin olduğu kısımda büyük bir org görülüyor.

Kiliseden sonra kaleye çıkmadan önce geniş bir alan ve Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşen Trieste gönüllülerine adanmış, Attilio Selva ve Enrico Del Debbio tarafından yapılmış bir heykel kompleksi olan Savaş Anıtı var.
Meydanın
yanında Roma dönemine ait Roman Forum’un kalıntıları var. Roman forumunu
geçerek, kaleye doğru tırmanıyor ve küçük bir asma köprüden geçerek kaleye giriyoruz.
Bilet alarak kalenin içini gezmeye başlıyoruz.

İçerde,
kale duvarlarıyla çevrili devasa bir avlu var. Bu alanda günümüzde çeşitli
kültürel ve eğlence etkinlikleri
yapılıyormuş. Biz kaleyi çevreleyen
surların içine giriyoruz. Silah müzesi, taş müzesi, ve bodrum katta devasa bir
mozaik müzesi bulunmakta. Şehirde gördüğümüz antik Roma tiyatrosundan
çıkarılan heykellerin bir kısmı burada
sergileniyor.


Kapalı alandan çıkıp, merdivenlerle panoramik terasa çıkıyoruz. Şehrin muhteşem manzarasının fotoğraflarını çekiyorum
Akşam oluyor, otopark saatine yetişmek için kayrak taşlı çıktığımız yoldan kayar düşeriz inmeyi gözümüz yemiyor, arabaların çıktığı asfalt yoldan hızlıca aşağıya iniyoruz. Arabamızı alıp evin yolunu tutuyoruz.
27 Şubat 2026 Cuma
Dün çok yorulmuşuz, yarında Venedik’te
yorulacağız. Bu günü dinlenmeye ayırıyoruz. Hem bugün Cuma, Sibel’in ödemeler
günü. Akşamüstü, polis geliyor. Sibel’in oturumu için kontrol amaçlı gelmiş.
İyi ki evden çıkmamışız.
28 Şubat 2026 Cumartesi
Sabah 8:30 da evden çıkıyoruz. Saat
10:30 da Venedik’e yaklaşırken; otoyol kenarında sabah kahvaltısı yapıp, benzin
alıyoruz. Burada benzin istasyonlarında pompacı yok. Benzini kendin
dolduruyorsun. Saat 12:00 da arabamızı otoparka bırakarak, Venedik şehir turuna
başlıyoruz. Para ödeme makinasının üzerinde saat 5.00 ile 17:00 arasında ücret,
15 Euro, bu saatler dışında 36 Euro diye ibare görüyoruz. Kendimizi saat 17:00
a göre programlıyoruz.
Yirmi dokuz yıl evvel kısa aralıklarla
Venedik’e üç kez gelmiştim. Görülecek yerlerin çoğunu görmüştüm. Hani ölmeden
önce yapmak istedikleriniz diye bir şey vardır ya. Benim de aklım Peggy
Guggenheim Müzesi‘nde kalmıştı. Bir türlü görmek kısmet olmamıştı. Sibel’de
Venedik’i iyi kötü gezmiş. Benimle tarihini coğrafyasını dinleyerek gezmek
hoşuna gittiği için, programa Venedik’i de koyduk.


Venedik sokaklarının fotoğrafını çeke çeke, müzenin olduğu binaya gidiyoruz. Müze, Büyük Kanal üzerinde yer alan modern bir sanat müzesi. Peggy Guggenheim, (26 Ağustos 1898 – 23 Aralık 1979), Amerikalı bir sanat koleksiyoncusu, bohem ve sosyetik bir hanım. Varlıklı New Yorklu Guggenheim ailesinin bir üyesi,1912'de Titanik batarken hayatını kaybeden Benjamin Guggenheim'ın kızı ve Solomon R. Guggenheim Vakfı'nı kuran Solomon R. Guggenheim'ın yeğeni. Peggy Guggenheim, 1938 ile 1946 yılları arasında Avrupa ve Amerika'da sanat eserleri toplamış. 1949'da da Venedik'e yerleşmiş ve hayatının geri kalanını burada yaşayarak ve koleksiyonunu sergileyerek geçirmiş. Bahçede ki mezarda hayatını adadığı evcil hayvanlarıyla birlikte yatıyor.
Peggy Guggenheim, İkinci Dünya savaşı
yıllarında Avrupa’dan Amerika’ya kaçmış, Kaçarken de bir çok sanatçının da kaçmasına
yardımcı olmuş. Bu sanatçılardan Alman ressam,
heykeltıraş, grafik sanatçısı ve şair, Dadaizmin ve gerçeküstücülüğün en önemli
temsilcilerinden sayılan Max Ernst ile evlenmiş. 1941-1946 yılları arası evli
kalmışlar.
Peggy Guggenheim, gerek Avrupa’nın
gerekse Amerika’nın en önemli modern sanat erbabı ile birebir tanışmış, onların
eserlerini, toplamış ve sergilenmelerini sağlamış. Üniversite yıllarında almış
olduğum “Modern Sanatta Gelişme” dersinde gördüğümüz, hayran olduğumuz tüm
sanatçıları bir arada görmek muhteşem bir şey. Henry Moore, Jackson Pallock,
Picasso, Marcel Duchamps, Alberto Giacometti, zaten eniştemiz sayılır Max
Ernst, Georges Braque, Alexander Calder, Jean Arp, Dali, Kandinsky, Paul Klee,
Modigliani, Miro… Eski dostlarla buluşmuş gibiyim. Bir o kadarda adını yeni
duyduğum sanatçıların eserleri ile tanışıyoruz. Sevinçten zıp zıp zıplamak
geliyor içimden.



Modern sanat ile ilgili kısa kısa
verdiğim bilgiler sonucu Sibel’de eserlere farklı bir gözle bakmaya başlıyor. O
da zevk almaya başlıyor. Müzeden çıkasımız yok. Bir başka binada İtalyan
vatandaşlığına geçen, Arjantinli sanatçı Lucio Fontana’nın (1899-1968) seramik
sergisi var. Gelmişken onu da geziyoruz.

Müzeden çıkıyor, Akademi Köprüsü’nden karşıya geçiyoruz. Gelmişken San Marco Meydanı’nı da görelim diyoruz. Yol boyu gondolların, meydanların, kiliselerin fotoğrafını çeke çeke ilerliyoruz. Meydana gidiyoruz ki meydan sis altında. San Marco Kilisesi bile hayal meyal seçiliyor. Sibel kiliseyi gezmemiş, hadi gezelim diyoruz. Saat 14:00 den sonra ziyaretçi almıyorlarmış. İstersen Dükler Sarayı’na girelim diyorum. Sibel “Çok yorulduk, üşümeye de başladık gel bir yere oturalım” diyor. Daha önce geldiğimde çok beğendiğim Fransız kafesi, Caffe Lavena’ya giriyoruz. Bir tane bademli keki paylaşırken, şıklığın ve hizmetteki zerafetin tadını çıkarıyoruz.

Kafeden çıktıktan sonra, Rialto Köprüsü’nden geçerek otoparka gidiyoruz. Fotoğraf makinasının şarjı bitmiş, otoparka 17:00 dan önce varalım diye hızlı hızlı yürüyerek otoparka tam vaktinde varıyoruz. 15 Euro ödeyeceğiz derken 36 Euro’yu bayılıyoruz. Meğer 15 Euro, Akşam 17:00 ile sabah 5:00 arası içinmiş. Boşu boşuna koşturduğumuz ile kaldık diye kendi halimize gülüyoruz. Arabaya binip, Trieste’ye doğru yola koyuluyoruz. Çok yorulmuşuz çok.

01 Mart 2026 Pazar
Bugün Sibel’de ben de o kadar yorgunuz ki, evden çıkmak bir yana, yerimizden zor kalkıyoruz. Ben fotoğrafları düzenliyor, gezi notlarını yazarken Sibel’de maillerini okuyor. Tüm günü dinlenerek geçiriyoruz.
02 Mart 2026 Pazartesi
Haftalık program yapıyoruz. Bugün Sibel
işlerini ayarlıyor ben de birkaç günlük yemek yapıp dolaba koyuyorum. Bugün
evin tadını çıkarıyoruz. Özlem’de market işlerini hallediyor.
03 Mart 2026 Salı
Sabah Sibel ile Özlem, araba vergisini
ödemek için çıkıyorlar. Fulvia ile çene çalıyorum. Sibel, yolda giderken
Etnografya Müzesi tabelası görmüş, oraya gidelim diyor. Müzenin yerini
navigasyonda işaretleyip yola çıkıyoruz. Yokuş yukarı tepeye doğru çıkıyoruz. O
sokak mıydı, bu sokak mıydı derken öyle bir sokağa giriyoruz ki arabanın
geçmesi imkansız. O daracık sokaktan bir geri geri çıkışımız var ki, sanki iğne
deliğinden geçiyoruz.
Aşağıdaki caddeye arabayı park ederek
yürüyerek müzeyi buluyoruz. Biz müzenin önünde açık mı, kimseler yok diye sağa
sola bakınırken karşı evden orta yaşlı bir hanım koşup geliyor. Müzenin
kapısını açıyor.
Müzenin bulunduğu Servola Mahallesi
eskiden tarımla uğraşan bir köymüş. Daha sonra demir çelik fabrikası kurulunca
sanayi bölgesi olmuş. Fabrika kapandıktan sonra da sakin bir mahalleye
dönüşmüş.
Servola Etnografya Müzesi, 1975 yılında
mahallenin papazı, Peder Dušan Jakomin'in girişimiyle Servola bölgesinin tarihi
ve geleneklerini yaşatmak amacıyla kurulmuş.
Zemin katta, Servola mutfağı ve ekmek
fırını, mutfağın yanında yatak odası bulunmakta. Yatağın üzerinde dantelli yatak örtüsü,
sandıktan sarkıtılmış, yatak takımları, kenarı dantelli örtüler ne kadar da
bize benzemekte. Servola’da yapılan ekmekler o kadar güzelmiş ki, vakti
zamanında tüm çevre kuyruğa girermiş.
Dar bir merdivenden çıkılan üst kattaki
salonda giysiler sergilenmekte. Duvarlarda eski resimler asılı. Giysiler Sloven
tarzı diyorum. Evet, giysiler Sloven köylülerine aitmiş. Sadece bir tanesi
Servol’aya aitmiş. Hanımın adı da zaten Slovenya’da yaygın olan Anitza’ymış.
Hatıra defterine yazı yazmamız
isteniyor. Müze ücretsiz, ancak bağış kabul ediyorlar. Sibel, kumbaraya 2 Euro
atıyor. Anitza’da bize broşürlerden veriyor. Burası sımsıcak bir mahalle
müzesi.
Arabamıza binerek şehre doğru inerken,
her geçişte tepede dikkatimizi çeken üzeri saatli kare şeklindeki çan kulesinin
önünden geçiyoruz. Sibel, fotoğraf çekmem için arabayı park ediyor.
San Lorenzo Martire Bölge Kilisesi,
Şehit Aziz Lawrence’a adanmış. Kilisenin kapısı kapalı. Etrafında dolaşıyor,
fotoğraf çekiyorum. Şehrin manzarası da çok güzel.
Şehre inerek, Torri d’Europa alış veriş merkezine gidiyoruz.
Mağazaları dolaşıyoruz. İtalyanlar ne giyer, ne yer ne içer fikir olsun diye
geziyoruz. Özlem’e hediye etmek üzere tişört alıyorum. Market alış verişini de
yapıyoruz.
Arabaya geldiğimizde, tişört torbasını
bir yerlerde düşürdüğümüzü fark ediyoruz. Tekrar geriye dönüyoruz. Dolaştığımız
yerlerde yok. Danışmaya soruyoruz orada da yok. Nasıl canım sıkılıyor?
Yorgunluğumuza veriyoruz. Kısmetten öte köy yok derler. Öyle diyerek kendimizi
teselli ediyoruz.
04 Mart 2026 Çarşamba
Sabah kahvaltıyı yapar yapmaz, Sibel ile
yola çıkıyoruz. Slovenya’ya geçecek. Postojino Mağarası ile Predjam Kalesi’ni
gezeceğiz.
Mağarayı turla gezmek için 9:00, 12:00 ve 15:00 olmak üzere üç sefer
varmış. Biz 12:00 turuna yetişmek üzere yola çıkıyoruz. Yol nevigasyonda 45
dakika gösteriyor. Biletlerin de yarım saat önce alınması gerekiyor, rahat
rahat yetişiriz diyoruz. Yolda tamirat var, o arada Postojino çıkışını
kaçırıyoruz. Köy yollarından dolanarak Postojino Mağarası’nın olduğu yere
varıyoruz. Arabayı park edip, su üzerindeki tahta köprülerden geçerek mağara
bölgesine geliyoruz.
Önce bilet alıyoruz. Kaleyi de
gezeceğimiz için mağara ve kale için kombine bilet alıyor, kişi başı 46,50 Euro
ödüyoruz. Avrupalılar, gezi yerlerinde aldıkları her kuruşu hak ettikleri için
bu paraya bakalım neler göreceğiz diyerek mağaranın ağzındaki kuyruğa
giriyoruz.
Girişte,içerde hava 10derece ona göre
ayakkabı ve mont giyin, yağmurluk uygun olur diye uyarı levhası görüyoruz.
Görevliler İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Slovence rehber tercihine göre kuyrukta
bekleyenleri grupluyorlar.
İçeriye girdikten sonra gruplar halinde yer altı trenine biniyoruz. Mağara turu, trenle gidiş, yürüyüş ve tekrar trenle dönüş şeklinde organize edilmiş. Çift hatlı demiryolu döşenmiş. Dairesel bir gezi olduğu için, giderken ve dönerken farklı oluşumları görüyorsun. Toplam gezi bir buçuk saat sürüyor. Önce on beş dakika trenle gidiyoruz. Yol boyu fotoğraf çekmek pek mümkün olmayınca video çekmeye başlıyorum. Sanki başka bir gezegende yolculuk yapıyoruz. Milyon milyon yıl önceden başlayarak mağaranın karstik yapısı nedeniyle sarkıt, dikit sütun, perde, hatta pastırma şeklinde oluşumları hayran hayran seyrediyoruz. Büyükçe bir salondan geçiyoruz. Burasına Dans Salonu diyorlarmış. Tavanından Murano cam avizeler sarkıyor.
Trenden inerek, yürümeye başlıyoruz. Postojna Mağarası, Pivka Nehri'nin bölgedeki kireci milyonlarca yıl boyunca oymasıyla oluşmuş. Rehber 3 milyon yılda oluştuğunu söylüyor. Mağaranın toplam uzunluğu 24.322 km olup, biz bunun 5 km’lik kısmını gezmekteymişiz. Her mağaraya farklı bir isim vermişler. Kimine elmas, kimine parlak demişler. Parlak (Brillant) denilen dikit o kadar ünlü ki biletin üzerine bile fotoğrafını basmışlar.

Mağara, ilk olarak karstik yapıların araştırmalarının öncüsü olan Johann Weikhard von Valvasor tarafından 17. yüzyılda tanımlanmış. Mağara ilk Avusurya-Macaristan İmparatoru II. Franz'ın ziyareti için hazırlanmış. 1819'daki bu ziyaretin ardından mağara resmen turistik mekan olarak ünlenmiş. 1884'te, başkent Ljubljana'dan hatta Londra’dan bile önce mağaralara elektrikli aydınlatma getirilmiş.
1872'de mağara içine turistler için
demiryolu döşenmiş. Başta tur rehberleri
tarafından itilen katarlar iken, 20. Yüzyılın başında gazla çalışan bir
lokomotif de eklenmiş. Günümüzde elektrikli trenler çalışıyor.
Rehberimiz, zaman zaman durarak, yol
boyunca korkuluk demirlerinin içine yerleştirilmiş mikrofonları çıkararak bize
bilgi veriyor. Büyük bir uçurumun üzerine inşa edilmiş köprüden geçiyoruz.
Köprü, I. Dünya Savaşı'nda esir düşen, Rus savaş
esirleri tarafından inşa edilmiş.
Trenden indiğimizde yerin 60 metre altında
olduğumuz söylenmişti,köprünün olduğu uçurumda yer seviyesinden 140, dağ
seviyesinden 180 metre aşağıda olduğumuz söyleniyor. Yani üzerimizde 180
metrelik bir kaya kütlesi var.
Kendimizden geçmiş bir vaziyette etrafa
bakınarak ilerliyoruz. Rehberimiz, trene binmeden önce duvarlarda siyahlıklar
göreceğimizi söylüyor. II. Dünya Savaşı sırasında, Alman işgal
güçleri mağaraya yaklaşık 1.000 fıçı uçak yakıtı saklamışlar. Nisan 1944'te
Sloven Partizanlar burayı havaya uçurmuşlar ve 7 gün süren yangın mağaranın büyük bölümünü
yok etmiş ve yer yer göreceğimiz is lekeleri de ondanmış.
Mağaralar, dünyanın en büyük
mağara amfibisi ve endemik bir tür olan mağara semenderinin de doğal yaşama
alanlarından biriymiş. Cam fanus içinde,
mağara semendelerinden birini görüyoruz. Bunlara bebek ejderha diyorlar ve hediyelik eşya
mağazasında bunla ilgili epey materyal var. 30 Ocak 2016'da, dişi bir mağara
semenderi 50'den fazla yumurta yumurtlamış ki bu nadir olay da dünya basınında
yer almış.
Trenden indikten sonra aşağıda şırıl
şırıl akan bir dere görüyoruz. Rehberimiz, mağarada dünyanın tek yeraltı
postanesi olduğunu isteyenlerin, kartpostal, mektup gönderebileceğini söylüyor.
Postojna, dünyanın en çok ziyaret edilen
mağaralarından biri, her yıl yaklaşık bir milyon kişi burayı ziyaret ediyormuş. Ayrıca,
2014 Nisan'ında dünyanın mağara ve karst sistemleriyle ilgili en büyük kalıcı
sergisi "EXPO Postojna Cave Karst", Postojna'da açılmış.
Mağaradan çıktığımızda tekrar dünyamıza
dönüyoruz. Arabamıza binip, Predjama Kalesi’ne gidiyoruz. Yaklaşık 9 kilometre
gittikten sonra kale görünüyor. Arabamızı park ederek kaleye doğru yürüyoruz. Burası
Pedjama köyünde bir mağara ağzına inşa edilmiş Rönesans şatosu.
Kale ilk olarak 1274 yılında Aquileia
Patriği tarafından gotik tarzda inşa edilmiş, Daha sonra Luegg ailesi tarafından satın alınmış. Kale, erişimi
zorlaştırmak için kaya içine inşa edilmiş. Kale, 15. yüzyılda Trieste
imparatorluğunun valisi Nikolaj Lueger’in oğlu ve aynı zamanada kalenin lordu
ve ünlü bir soyguncu çetebaşı şövalye Erasmus of
Lueg'in burada yaşaması nedeniyle ünlenmiş
Erasmus bir yıl süren kuşatmanın
ardından öldürülmüş. Yaygın ancak asılsız bir efsaneye göre Erasmus,
adamlarından biri tarafından ihbar edilmiş ve tuvaletinde top atışıyla
öldürülmüş.
Orijinal kalenin kuşatılıp yıkılmasının
ardından, kalıntıları Oberburg ailesi tarafından satın alınmış. 1511'de, 16.
yüzyılın ilk on yılında kale tekrar el değiştirmiş. Kalenin yeni sahibi Purgstall ailesi tarafından inşa edilen ikinci
kale bir depremde yıkılmış. 1570'te, orijinal ortaçağ surlarının altında, dikey
bir uçurumun yanına Rönesans
tarzında mevcut kale inşa edilmiş. Kale, günümüze kadar
neredeyse hiç değişmeden bu haliyle kalmış.
18. yüzyılda, Cobenzl ailesi tarafından
yazlık konut olarak kullanılmış. Hem Avusturyalı devlet adamı ve sanat
koleksiyoneri Philipp von Cobenzl hem de diplomat Kont Ludwig von Cobenzl şatoda zaman
geçirmişler.
Küçük bir asma köprü ile kaleye
giriyoruz. Okların yönlendirmesi ile merdivenlerden çıkıyoruz. Girdiğimiz ilk
odada Eramus’un bir tablosu var. Adam bayağı yakışıklı ve karizmatik görünüyor.
Tekrar merdivenle çıkarak şövalyelerin
silahlarının, giysilerinin olduğu tavan arasına çıkıyoruz. Mızraklar, kılıçlar,
baltalar, çekiçler, ok ve yaylardan oluşan zengin bir silah koleksiyonu var.
Çeşit çeşit şövalye zırhları görüyoruz.
Tekrar can çıkaran bir merdiven ile
kalenin kule kısmına çıkıyoruz. Su toplama haznelerini görüyoruz. Tekrar aynı
yoldan geri dönüyoruz. Şövalye odalarını geziyoruz.
Yorgunluktan ölüyoruz. Biraz soluklanıp
bir şeyler yemek üzere kalenin eteğindeki restorana doğru yürüyoruz. Kale
önünde poz veren Palermolu iki üniversite öğrencisi ile ahbap oluyoruz. Biz
onların, onlar bizim fotoğrafımızı çekiyorlar.
Kale manzaralı restorana oturuyoruz.
Kalamar tava ve Union bira eşliğinde manzaranın tadını çıkarıyoruz. Yan
masadaki New Yorklu film yapımcısı Anna ile ahbap oluyoruz. Erasmus’un
dedikodusunu yapıyoruz. Akşam olmaya başlıyor.
Dönüşte Slovenya’nın Lipica kasabası
tarafından İtalya’ya giriş yapıyoruz. Lipica’da muazzam bir at çiftliği ve otel
var. Sibeller arada sırada buraya geliyor, dönüşte de benzin alıyorlarmış. Biz
de Slovanya’dan çıkmadan önce benzin alıyor, sorgusuz sualsiz sınırdan geçerek
evimize varıyoruz.
05 Mart 2026 Perşembe
Bugün evden çıkasımız yok. Ben yazı
yazarken Sibel’de işlerini hallediyor. Öğleden sonra hem hava alalım, hem de
alışveriş yapalım diye evden çıkıyoruz. Sibel’in çok sevdiği mağazalardan
birine gidiyoruz. Ne yazık ki ucuzluk bitmiş, sezon ürünlerini koymuşlar.
Fiyatlar pahalı geliyor, sadece geziyor, dolaşıyoruz.
Montedoro Alış Veriş Merkezine
gidiyoruz. Orada ki mağazalarda da sezon ürünleri var. Tam markete girerken,
ucuzluk için son gün yazan ayakkabı mağazasının görüyoruz. Mağaza da kimseler
yok. Satış danışmanı genç hanım, mağazada ne var ne yok döküp indiriyor.
Fiyatlar yarıya inmiş, hanım kız üzerine ilave indirim de yapacağını söylüyor.
Sonunda ben bir, Sibel dört ayakkabı birden alıyor. Dördüncü ayakkabı, üç alana
bir bedava gibi oluyor. Ayakkabılar çok güzel, hakiki İtalyan ve deri. Ne yazık
ki daha sonra ayakkabı ayağıma bol geliyor ve ayağımı vuruyor ve onu da Sibel’e bırakıyorum.
Ellerimizde çantalar markete giriyoruz. Alış verişi tamamlayıp eve dönüyoruz. Bugün de böyle bitiyor.
06 Mart 2026 Cuma
Bugün Sibel’in para tahsilatı ve ödeme
yaptığı haftanın en sıkıntılı günü. O para pul işleri ile uğraşırken ben de
yemek yapıyorum. Öğleden sonra onların dışarda işleri var. Beni şehirdeki
görmeyi çok istediğim, Piazza Venezia’da ki (Venedik Meydanı) Revoltella
Müzesi’nin önünde bırakıyorlar. İki buçuk saat sonra gelip aynı yerden
alacaklar.
Revoltella Müzesi, 1872
yılında Baron Pasquale Revoltella (1795-1869)
tarafından kurulmuş modern bir sanat galerisi. Baron, hiç
evlenmediği ve de çocuğu olmadığı için, evini içindeki tüm sanat
eserleri, mobilyalar ve kitaplarla birlikte Trieste şehrine miras bırakmış.
Zamanla müzeye gelen eserler çoğalınca yanındaki Brunner sarayı da satın
alınarak, müzeye katılmış
Müzeye girişte 8 Euro ödüyorum. Altıncı kattan başlamam
tavsiye ediliyor. Asansör ile altıncı kata çıkıyorum. Burası yirminci yüzyılın
ikinci yarısına ait eserlerden oluşuyor. İtalyan sanatçılar tarafından yapılmış
modern sanatın en güzel örneklerinden resim ve heykel koleksiyonunu görüyorum.

Beşinci katta, yirminci yüzyılın ilk yarısına ait eserler var. Sergi güzergahı, Sezession (Sezesyon akımı, 19. yüzyıl sonunda Viyana'da muhafazakar sanat akademilerine karşı çıkan genç sanatçıların geleneksel kalıpları reddederek başlattığı, Art Nouveau'nun yerel ve modern bir formu) olgusuyla karakterize edilen yirminci yüzyılın başlarından İkinci Dünya Savaşı'na kadar Trieste ve Julian bölgesi sanatçılarının eserlerinin sergilendiği yedi bölümden oluşmakta. Bu katta terasa çıkılıyor ve yat limanının ve şehrin manzarası seyrediliyor.

Dört ve üçüncü kattaki sembolizmin, oryantalizmin en güzel örneklerini görüyorum. Münih’de eğitim görmüş, İtalyan ressamlar ile tanışıyorum. Burada şair ve yazar Umberto Saba’nın (1883-1957) kitaplarını da sergiliyorlar.
Zemin katta Revoltella’nın kütüphanesi
ve kullandığı at arabası sergileniyor. Bu katta da heykeller ve tablolar var.
Tüm müzede 350 eser sergilenmekteymiş. Buluşma vaktine birkaç dakika kala müze
gezim bitiyor. Müzeyi çok beğeniyor ve etkileniyorum.


Dışarıya çıkıp Venedik Meydanı’ndaki Avusturyalı, Meksika İmparatoru Maximilian’ın bronz heykelini fotoğraflarken Sibeller geliyor. Fotoğraf çekmemi bekliyorlar.
8 Metre yüksekliğindeki bronz anıt, heykeltıraş Johann Schilling'in tarafından yapılmış ve 3 Nisan 1875'te İmparator Franz Joseph'in huzurunda açılmış. Maksimilian donanma komutanı olduğu için, amiral üniforması ile tasvir edilmiş. Daha önce Miramare Kalesi parkında bulunan anıt, şu anda Piazza della Borsa'ya taşınmış olan Neptün Çeşmesi'nin yerine Piazza Venezia'ya taşınmış.
Arabaya biniyorum ve mutfak eşyaları fabrikası Barazzoni’nin fabrika satış mağazasına gidiyoruz. Büyük Kanal’ın başındaki Yeni San Antuan meydanına park ediyoruz. Öyle bir sis var ki göz gözü görmüyor.
Yakınına gelince, meydanın
yanındaki Sırp Ortodoks cemaatinin kilisesi, Kutsal Üçlü ve Aziz Spyridon
kilisesinin fotoğrafını çekiyorum. Barazzoni’de kısa bir alış veriş yaptıktan
sonra, meydanın karşısındaki San Antuan kilisesinin önünden geçiyoruz.
Gelmişken içine bakalım diyoruz. Burası şehrin en büyük Katolik kilisesiymiş.
Kilisenin girişinde iyon stili kolonlar
üzerinde üçgen alınlık var. Önceleri burada küçük bir şapel varmış. Cemaat
büyüdükçe kilisede büyütülmüş. Kilise başlangıçta Büyük Kanal'ın sonunda
bulunuyormuş, ancak 1934'te kanalın son bölümü doldurulunca kanal ile kilise
ayrılmış.
İçeriye girince Paskalya öncesi yapılan
bir ayine denk geliyoruz. İsa Mesih'in çarmıha gerilmek üzere ölüme mahkûm
edilişinden Kudüs'teki Golgota tepesine taşınmasına ve mezara konulmasına kadar
geçen süreci anlatan 14 istasyonlu geleneksel Hristiyan hac yolunun temsili
yapılıyor. Her bir istasyon için ebeveynlerden biri ile birlikte bir çocuk
çıkıp bir dua okuyor. Biz üçüncü istasyon duası okunurken çıkıyoruz. Vaktimiz
dar, Özlem’in berber randevusu var.
Arabayla Ponte Rose (Kırmızı Köprü) üzerinden geçerken James Joyce heykelini görüyoruz. Heykeltıraş Nino Spagnoli tarafından yapılan heykel, 2004 yılında, Joyce'un Trieste'ye ilk gelişinin (1904) 100. yılı anısına yerleştirilmiş. Heykel, Joyce'u yürürken, şapkalı, papyonlu ve hafif buruşuk takım elbisesiyle betimlenmiş. James Joyce, 1904-1920 yılları arasında (savaş dönemi hariç) aralıklarla Trieste'de yaşamış ve çalışmış. Berlitz Dil Okulu'nda öğretmenlik yaptığı bu dönemde, "Dublinliler" (Dubliners), "Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi" (A Portrait of the Artist as a Young Man) kitaplarını geliştirmiş ve başyapıtı "Ulysses"i yazmaya başlamış.
Joyce'un "Ruhum
Trieste'de" (My soul is in Trieste) sözüyle bağlandığı şehirde,
heykeli turistlerin fotoğraf çektirdiği popüler bir nokta ve sık sık Joyce'un
burnu ve omzu şans getirdiğine inanıldığı için ziyaretçiler tarafından
ellenmekteymiş.
07 Mart 2026 Cumartesi
Sabah geç kahvaltı ediyor, 11:30 da yola
çıkıyoruz. Cumartesi, Pazarı Slovenya’da geçireceğiz. Yarın İzmir’den
arkadaşımız, Mine ile Ljubljana’da buluşup, onu da alıp Trieste’ye döneceğiz.
İki saat kadar sonra Ljubljana’da şehir
merkezine on dakika mesafede Przan bölgesinde kalacağımız apart eve gidiyoruz.
Ev yeni gelişmekte olan lüks evlerin olduğu bölgede. Üst katta büyükçe bir ev
var. Giriş katına yan yana altı adet oda yapılmış. Bina yeni, bizim oda büyük
bir çayırlığa bakıyor. İçindeki eşyalar yeni. Banyosu küçük ama idare eder.
Dekorasyona mimar eli değmiş. Odayı teslim alıyor Bled şehrine doğru yola devam
ediyoruz. Yol boyu Alp dağlarının karlı tepelerinin kremalı pasta gibi görünümünü
fotoğraflıyorum.


Bled Kalesi, Bled Gölü'ne bakan bir uçurumun tepesine inşa edilmiş bir ortaçağ kalesi. Yazılı kaynaklara göre, en eski Sloven kalesiymiş.Kalenin tarihi 1011 yılına kadar gidiyor.1278 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan Avusturya Habsburg Hanedanlığı’na geçmiş.Kale sekiz yüzyıl boyunca piskoposların ikametgahı olarak kalmış. Kalenin en eski kısmı Romaneskkuleymiş. Orta Çağ'da daha fazla kule inşa edilmiş ve surlar iyileştirilmiş. Diğer binalar Rönesans tarzında inşa edilmiş.
Sibel kendine geliyor. Kaleyi turlamaya
başlıyoruz.İlk olarak kalenin şapeline giriyoruz. Şapel 16.yüzyılda inşa
edilmiş küçük bir şapel. Şapeldeki freskler çok güzel. Görmeye değer.

Kaledeki müzeye giriyoruz. Cıvardaki mezarlarda bulunan süs eşyaları,silahlar burada sergilenmekte. İki adet çini sobası burayı ısıtmakta. Yedinci yüzyılda yaşamış bir slav kadını ve anne baba çocuktan oluşan slav ailesi etlendirilmiş. Müzede ayrıca çocuklar için atölyeler var.


Alt avluda medeniyetin gelişmesindeki en
büyük buluşlardan olan ahşap pres matbaa makinası var. İstiyenlere el yapımı
kağıtlar üzerine beğendikleri resim, isimleri ile birlikte basılıp,
mühürleniyor. Sibel hatıra olarak bir tane baskı yaptırıyor.
Sibel, arabaya giderken, ben kale
duvarına çıkıyor ve kalenin romanesk kulesindeki Gorenjska
Müzesi ile Arnold Rikli sunumunun olduğu katı geziyorum. Gorenjska,
Slovenya'nın kuzeybatısında yer alan, Alp dağları ile çevrili "Yukarı
Karniyola" (Upper Carniola) bölgesine verilen isimmiş.
Arnold Rikli ise (1823 –
1906), doğal iyileştirme yöntemleriyle tanınan ve 19. yüzyılın
sonlarında Slovenya'nın Bled şehrini önde gelen bir sağlık turizmi merkezi olarak
kurmada önemli rol oynayan İsviçreli bir naturopatmış.
Naturopat, hastalıkları iyileştirmek ve önlemek için vücudun kendi kendini
onarma yeteneğini kullanan, bitkisel
tedaviler, beslenme
düzeni, yaşam tarzı değişiklikleri ve doğal
yöntemlere odaklanan sağlık uzmanına verilen admış. Rilki, ayrıca lebensreform (yaşam
yenilikçisi) sosyal hareketinin de savunucusuymuş. Lebensreform, öncelikle
Almanya ve İsviçre olmak üzere Avrupa'da 19. yüzyıl sonlarında 20. yüzyıl
başlarında etkisini devam ettiren bir toplusal hareketmiş. Bu hareket aynı
zamanda . Hippi hareketinin
öncüsüymüş. 21.yüzyıldaki yansıması ise
"organik" yaşammış.

Ljubljana nehri, Ljubljana'nın kalbinden
geçiyor. Şehre hayat veren bu nehir, tarihi merkez boyunca kıvrılarak akıyor.
Nehir, Vrhnika yakınlarında doğup 41 km yol aldıktan sonra sonunda Sava
Nehri'ne karışıyormuş.
Nehrin kenarında kafeler, canlı müzik yapan
barlar, dans eden insanlar görüyoruz. Hava çok güzel, tüm ahali Mart ayındaki
bu limonata gibi havanın tadını çıkarıyor.
Preseren Meydanı’nda ki Üçlü Köprü’den (Tromostovje Most) nehrin karşı kıyısına geçiyoruz.Köprü 1842
yılında yapılmış. Köprüden önceleri sadece arabalar geçiyormuş. Zaman içinde
araba ve yaya trafiği artınca mimarJože Plečnik 1929 yılında köprünün her iki tarafına hafif
bir açıyla yerleştirilmiş iki yaya köprüsü tasarlamış ve köprü
1932’de tarfiğe açılmış. 2007 yılından bu yana üç köprüde sadece yayaların
kullanımına açılmış. 2010 yılında asfalt kaplamanın yerine granit bloklar
döşenmiş.
Nehrin akış yönünün tersine doğru
yürüyoruz. Eğlenen insanlar, rengarenk ışıklar, Avrupa şehrinde olmanın keyfini
çıkarıyoruz. Ayakkabıcı Köprüsü (Šuštarski most)'ne kadar yürüyoruz. Ayakkabıcı
Köprüsü, Ljubljana'daki nehri geçen en eski köprülerden biriymiş ve tarihi en
az 13. yüzyıla kadar uzanmaktaymış. Başlangıçta üzerinde bir kasap dükkanı
bulunan ahşap bir köprüymüş, ancak etten yayılan koku o kadar berbatmış ki o
zamanki İmparator kasapları başka bir yere
taşıtmış. Tezgahlarının yeni sahipleri ayakkabıcılar olmuş ve böylece köprü
bugünkü adını almış. Köprü, uzun tarihi boyunca seller ve yangınlar nedeniyle
birçok kez yeniden inşa edilmiş. Mevcut taş köprü, 1931 yılında mimar Jože Plečnik tarafından
tasarlanmış ve aynı yıl inşa edilmiş. Köprünün üzerinde süs olarak Korint sütunları ve
lamba taşıyıcı olarak İyon sütunları kullanılmış. Şu anda yaya köprüsü olarak
kullanılıyor.
Ayakkabıcı Köprüsü’nden geriye dönüyor.
Üçlü Köprü’den geçerek tekrar Preseren Meydanı’na geliyoruz. Bu sefer nehrin
akış yönüne doğru yürüyoruz. Bu tarafta da kafe ve restoranlar var. Nehrin
karşı kıyısında sütunlu bir yapı göze çarpıyor. Plečnik'in Merkez Pazarı'ymış.
Pazar yeri ile nehrin diğer yakasını birbirine bağlayan başka bir yaya köprüsü
görüyoruz. Jurij Kobe tarafından tasarlanan Kasaplar
Köprüsü (Mesarski most), 2010 yılında açılmış. Köprü, Sloven heykeltraş tarafından yapılmış modern
tasarımlı Adem ve Havva, Prometheus gibi mitolojik bronz heykellerle süslenmiş.
Köprünün çelik halattan yapılma korkuluklarına kilitler, emzikler asılmış. Aşıklar,sadakat
sembolü olarak kilitleri takıp anahtarlarını Ljubljanica Nehri'ne atıyorlarmış.
Emziklerde çocuk isteyenler tarafından
bırakılmış olmalı.
Ejderha Köprüsü, üç açıklı kemerli
köprü olup uzunluğu 33,34 metre. Mimar Jurj Zaninović tarafından
tasarlanmış . Köprünün iki bir tarafında iki diğer tarafında bulunan
ve kaide üzerine yerleştirilmiş ejderha
heykelleri şehrin sembolü olmuş. Köprü araba trafiğine açık ve iki tarafında
yaya yolu var.
Ejderha
bilinen Yunan efsanesine göre, kahraman Jason
ve Argonotlar Colchis'teki (Antik çağda Karadeniz'in doğu
kıyısında, günümüz batı Gürcistan (Samegrelo, İmereti, Acara, Abhazya) ile
Türkiye'nin kuzeydoğu kıyılarını (Rize, Trabzon, Artvin) kapsayan tarihi bir
bölgedir. Kafkasya'nın güneyinde yer alan bu bölge, Yunan mitolojisindeki
"Altın Post" efsanesi ve zengin altın kaynaklarıyla tanınan, antik
bir Krallıktır)
altın postu bulduktan sonra, Ege Denizi'ne
dönmek yerine Tuna Nehri'nde
yol alarak kuzey yönüne doğru giderek Tuna'nın bir kolu olan Sava'nın etrafından
Lublianitsa ırmağının kaynağına varmışlar. Gemilerini batıdaki evlerine dönmek
için Adriyatik Denizi'ne taşımış, karaya çıkmışlar.
Argonotlar, günümüz şehirleri Vrhnika ve Ljubljana arasında, bataklıkla çevrili
bir göl bulmuşlar. Burası Jason'un bir canavarı yendiği yermiş. Bu canavar, şehrin arması ve bayrağı
üzerinde bulunan ejderhaymış. İşte köprünün iki başında bulunan çok kanatlı ve
kuyruklu ejderhaların anlamı buymuş. Ejderha,
şehri koruduğuna inanılan güç, cesaret ve kudretin sembolüymüş.

Arabamızın olduğu yere geri dönüyoruz. Kalacağımız apart otele gidiyor, biraz televizyon seyrediyor, yorgunluktan sızıyoruz.
08 Mart 2026 Pazar
Sabah erkenden kalkıp, yanımızda
getiridiğimiz kek ve kurabiye ile karnımızı doyuruyor, Mine’yi almak üzere
şehre gidiyoruz.
Mine ile buluştuktan sonra akşamki
rotamızı birde gündüz gözü ile takrarlayalım diyoruz. İlk olarak Preseren
Meydanı’na doğru yürüyoruz. Günlük güneşlik bir pazar sabahında meydan cıvıl
cıvıl. Etraf turist kaynıyor. Slovenya turizm de bayağı gelişme göstermiş ve
çekim merkezi olmuş.
Meydanda, Slovenya şiirinin en önemli şairi kabul
edilen France Prešeren’in (1800 - 1849) bronzdan yapılmış heykeli var.
Prešeren'in, Zdravljica (Tost) şiirinin yedinci kıtası 1991 yılından beri
Slovenya'nın milli marşıymış. Prešeren'in öldüğü 8 Şubat günü Prešeren Günü olarak
anılmaktaymış ve Slovenya'nın kültürel tatiliymiş.
Bir
de acıklı hikayemiz var. Şairimiz şehrin
zenginlerinden birinin kızı Julija’na aşık olmuş. Aşkıda karşılıksız değilmiş.
Gel görki kızın ailesi çulsuz bir avukata, hem de bir şaire kızlarını
vermemişler. Kızımız hastalanmış ve vefat etmiş. Prešeren Meydanı'nda
şairin heykeli meydanın karşısındaki bir binanın duvarının üzerinde duran
Julija'nın yarı kabartmasına bakar vaziyette konumlanmış.

Üçlü
Köprüden karşıya geçiyoruz. Ara sokakta bir dükkana giriyoruz. Bir gün önce
Mine’nin grup buradan alış veriş yapmış. Çeşit çeşit içkiler mevcut. Öyle alış
veriş meraklısı biri değilim. İtalya’ya gelmişken bir şişe limonçello alır öyle dönerim diye düşünürken Slovenya’da
limonçellanın zencefillisini bulunca dayanamayıp alıyorum. Yanına bir de
bayramlık yaban mersini likörü koyuyorum.
Pazarın
orada 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle çiçekçiler sergi açmış. 8 Mart
gününe burada çok önem veriliyor.
Çiçeklerin fotoğrafını çekmekle yetiniyoruz. Ejderha Köprüsü’ne kadar
gidip geriye dönüyoruz. İçkileri arabaya
koyup meydandaki kafeye oturuyor, çay kahve içiyoruz. Güneşin,meydanın,
dostluğumuzun tadını çıkarıyoruz.
Kiliseden sonra arabamıza binerek Ljubljana Kalesi’ne
çıkyoruz. Kaleye giderken Ejderha Köprüsü’nden bu kez araba ile geçiyoruz.
Kaleye füniküler ile de çıkılabiliyor. Biz altımızda araba var, kuyrukta
beklemeyelim diyerek araba ile çıkıyoruz. Kale de ücretsiz gezilen bir de
ücretli gezilen yerler var. Biz şöyle bir bakıp çıkalım diyerek bilet
almıyoruz. Avluyu dolaşıyoruz. Şehri panoromik olarak seyretmek üzere surlara
çıkıyoruz. Gezdiğimiz yerleri bir de tepeden görüyoruz.
Ljubljana Kalesi şehrin önemli bir simgesi . Başlangıçta
ortaçağ kalesi olan yapı, muhtemelen 11. yüzyılda inşa edilmiş ve 12. yüzyılda
yeniden inşa edilmiş. 15. yüzyılda neredeyse tamamen elden geçirilerek bugünkü
şeklini almış, binaların büyük çoğunluğu ise 16. ve 17. yüzyıllara aitmiş.
Başlangıçta bir savunma yapısı ve 14. yüzyılın ilk yarısından itibaren derebeylerin
merkezi olan yapı , 19. yüzyılın
başlarından itibaren çeşitli başka amaçlarla kullanılmış ve bugün önemli bir
kültür merkezi olarak hizmet vermekteymiş.
Girişin sağında Okçular Kulesi, yanında barut deposu, daha
sonra zindan ve ünlü
şövalye Erasmus Lueger'in adını taşıyan Erasmus Kulesi bulunmakta.
Erasmus, buradaki zindanda yattığından ve de kaçması imkansız denilen zindandan
kaçıp, kendi kalesine geri döndükten sonra kendi efsanesini yarattığından dolayı
onun anısına bu kuleye Erasmus adı verilmiş.
Şehrin armasında Ljubljane kalesi,ve kalenin tepesinde kanatlı yeşil bir ejderha var. En önemli iki unsurdanbiri olan Ejderha Köprüsü’nden sonra, kaleyi de görmüş oluyoruz.

Kaleden sonra, benim önerim kızlar tarafından da kabul görünce Metelkova’ya gidiyoruz. Metelkova, Kopenhag’daki Christiania gibi özerkliğini ilan etmiş sosyal ve kültürel bölge.
Eskiden, bu alan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Ordusu'nun
askeri karargahıymış , daha sonra Yugoslav Halk Ordusu'nun karargahı
olmuş . Metelkova, toplam 12.500 metrekare bir alana yayılmış yedi
binadan oluşmakta ve bu binalar Eylül 1993'te çoğunlukla sanatçılar,
aktivistler ve genç öğrenciler tarafından işgal
edilmiş. O günden bu yana belediye ile kah barışarak, kah küsüşerek gayri resmi
olarak varlığını sürdürmekteymiş.
Mahalle pek tekin değil, o nedenle arabayı otoparka
bırakıyoruz. Mahallenin girişinde bizi grafiti ile süslenmiş, duvarlar, içerde
kesif bir ot kokusu karşılıyor. Girişte polis arabası var. Biz içeri gireken
polis arabası da içeri girip, biz çıkana kadar ayrılmıyor ve bizi takip ediyor.
İçerde gündüz vakti olduğu için çok fazla kimse yok. Gördüğümüz
birkaç kişide uçmuş vaziyette. Heykel çalışmaları, duvar resimleri çok
ilginç. Fotoğraf çekimi serbest ancak ahalinin fotoğrafını çekmek yasak. Sibel
ve ben Christiania’dan aşina olduğumuz için pek yadırgamıyoruz. Mine ise dehşet
içinde. (Christiania içinde bir sokak da ot satışı serbestti. Mahalle sakinleri
geçen yıl referandum yaptı ve sokağın kaldırılmasına karar verdi. Burası artık çoluk
çocukla gezebileceğiniz kültür ve sanat alanı oldu)
2005 yılında Metelkova
ulusal kültürel miras alanı ilan edilmiş.Günümüzde Metelkova,kendi kendini
yöneten ve iyi organize edilmiş bir topluluk olarak
tanımlanmaktaymış. Alanın yasal bir
statüsü yok ve kentleşmesi gayri resmi. Başlangıçta
elektrik ve suyu kaçak kullanırken, günümüzde buraya elektrik ve su yasal olarak bağlanmış. Gel gör
ki Metelkova hala bir işgal alanı olarak
kabul ediliyormuş. Şehrin gözde yerinde olduğu için her an kentsel dönüşüm
ayağına el konma tehlikesi varmış. Ayrıca, feminizmi ve LGBT topluluklarını
savunan bazı dernekler Metelkova'da bulunmaktaymış. Bu derneklere karşı olan neo-Nazi ve skinhead grupları
zaman zaman buraya saldırmaktaymış. Polis arabasının neden kapıda beklediğini
anlamış bulunuyoruz.


Metelkova’dan ayrılıp
otoparka geldiğimizde, parkmetrenin başında biri duruyor. Yaklaşınca adamın
birşeyler çektiğini anlıyoruz. Adam anlamadığımız bir şeyler söylüyor. Dokunsan
yıkılacak. Ben arabadan inip adama çekil kenara diyorum. 2 Euro atıp bileti
okutuyorum. Makine 50 sent geriye veriyor. Kızlar parayı adama bırakmamda ısrar
ediyorlar. “Yapmayın kızlar, adam uçmuş, uyuşturucu için 50 sent bile vermem”
diyorum.
İtalya’ya dönüş yoluna
geçiyoruz. Lipica üzerinden İtalya’ya giriyoruz. Sınırı geçmeden önce Mine’ye
Lipica’da ki at çiftliğini gösterip, ucuz akaryakıtdan alıyoruz.
Eve geldiğimizde, bunca
yorgunluğun üzerine yemekle uğraşmayalım diyoruz. Özlem, “Hadi kızlar, 8 Mart
şerefine sizi pizzacıya götüreyim”
diyor. Modesta Pizzeria’da akşam yemeğini yiyoruz. Özlem pizza, biz deniz
mahsullü makarnadan yiyoruz. Yan masalarda 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nü
kutlayan kadınlar ile kadeh kaldırıyoruz.
Özlem’i eve bırakıp biz
kızlar şehre iniyoruz. Sofra kur sofra topla için enerji harcamadığımızdan
“Geceleyin Trieste” yapmaya gücümüz kalmış. Borsa Meydanı, İtalya Birliği
Meydanı civarında dolanıyor, mağazaların vitrinlerine bakıyoruz. Belediye
Binası önüne 8 Mart’ı kutlayan kocaman bir afiş asılmış. Afişin önünde
birbirimizin fotoğrafını çekiyoruz.

09 Mart 2026 Pazartesi
Bugün benim Trieste’de
misafirliğimin son günü. Öğleye kadar Sibel işlerini toparladı. Mine ile Özlem
markete gittiler. Beni mutfaktan azat ettiler. Ben Sibel’in telefonu ile
çektiğim fotoğrafları hard diske aktarırken Mine mutfakta yemeğe girişiyor.
Öğleden sonra şehre
iniyoruz. Dün gece gözümüze kestirdiğimiz mağazalara girip çıkıyoruz. Ben
alacak bir şey bulamazken kızlar kendilerine yakıştırdıklarını alıyorlar.
İki saat kadar
dolandıktan sonra, Sibel “Haydi Muggia’ya gidelim” diyor. Burayı ben de çok
sevmiştim. Mine’de görsün istiyoruz. Muggia’da Sibel arabayı park edip kafede
otururken, ben Mine’ye rehberlik ediyorum. Zaten avuç içi kadar yer.Muggia’yı Mine’de çok beğeniyor.
Deniz kenarındaki Sibel’in bizi beklediği Al Porto Locale
Storico adlı kafeye giriyoruz. Krema kıvamında morina balığı ezmesi sürülmüş
ekmek ve yanında ki kayıntılar ile
köpüklü prosecco içiyoruz. Bunca yıl
birlikteyiz. Muhabbete doymuyoruz vesselam.
10 Mart 2026 Salı
Sabah kahvaltıdan sonra
benim bavulu arabaya yükleyip Venedik Marco Polo Havaalanı’na gidiyoruz. Mine
ile Sibel beni bıraktıktan sonra Venedik’i gezecekler. San Marco Kilisesi’ni
muhakkak gezin diye tembih ediyorum. Sibel’e arkadaşlığı, kardeşliği,
misafirperverliği için teşekkür edecek kelime bulamıyorum. Sıkı sıkı
sarılıyorum.
Rahat bir yolculuktan sonra
önce İstanbul Sabiha Gökçen, daha sonra da Ankara’ya varıyorum. Havaş ile
Kızılay Güvenpark’ın önünde iniyorum ve sıradaki taksiye binerek eve geliyorum.
Asansörde eşyaları sayıyorum. Bir, iki, üç. Eeee dört parça olacaktı. Sırt
çantası takside kalmış mı? Hani başımdan aşağı kaynar sular döküldü denir ya
öyle oluyorum. Eve eşyaları bırakıp, Tunalı’ya doğru koşuyor, duraktaki taksiye
biniyor, gerisin geri Kızılay’a gidiyorum. Deli gibi koşturup Güvenpark’ın
önündeki taksilere soruyorum. Milli Müdafaa Caddesi köşesinde, Şoförler
cemiyeti’nin klübesi varmış. Taksiler yolcu bıraktıktan sonra, dönüşte başka
müşteri bulamazlarsa orada sıraya giriyorlarmış. Oraya doğru koşturuyorum.
Şoförler Cemiyetindekiler
ilgileniyorlar ama, “Plakayı biliyormuyum?” “Hayır”. Şoförü görsem tanırım. Takside
bırakılan eşyalar genelde buraya bırakılırmış. Bekleyen taksilere tek tek
bakıyorum. Herkes ilgileniyor. Çanta gidemez, çanta da yok yok. Bilgisayer,
hard disk daha neler neler. Tüm fotoğraf arşivim, gezi notlarım her şey ama her
şey hard diskte. Resmen mahvoldum. Tüm belleğim, son otuz yıla ait tüm belleğim
gitti.
Derken duraktaki sıraya
benim taksi yanaşıyor. Arka kapıyı açıyorum. Çanta orada. Şoför durumun
farkında değil. Çantayı görmemiş. Ben çantayı çekip havaya kaldırıyorum.
Durakta bir alkış kopuyor. “Arkadaşınızı sıradan çıkarın, beni eve o götürsün”
diyorum.” Tabii abla ne demek” deyip yol açıyorlar. Neyseki şoför beni
bıraktıktan sonra başka yolcu almamış. Benden sonra binen her kimde çantayı alıp götürse kim ne diyebilirdi ki. Eve geliyorum ama kafam yerinde değil. O kadar
yorgundum ki bir duş yapıp yatacaktım. Çanta olayından sonra öyle bir haldeyim
ki cin gibi oluyorum. Olayın şokunu atlatamadan çantayı bulmam büyük mucize. O
kafayla bavulu açıyorum. Çamaşır sepetini dolduruyorum.
Resmen üzerimden kamyon
geçmiş gibiyim. Her tarafım ağrıyor. Baktım olmuyor, bir tane parol alıyor ve
normale dönmeye çalışıyorum. Uyumuşum. Sabah kalktığımda ilk iş çantayı kontrol
ediyorum. Divanın üzerinde duruyor, yaşasın her şey yerli yerinde. Neyse az
kalsın tüm seyahat burnumdan gelecekti. Buna da şükür.
Feryal Bekdik
Mart 2026 ANKARA

















































































Emeğine sağlık ablacım… yine, yeni, yeniden yapalım… seninle gezmek… sonra da gezdiğimiz yerleri senin gözün ve donanımınla okumak…. Çok ama çok çok güzel… sağol, varol ❤️💐🧿🙏👏
YanıtlaSil🙋♂️👍
YanıtlaSil