TRIESTE GÜNLÜKLERİ

 


TRIESTE GÜNLÜKLERİ (21 ŞUBAT - 10 MART 2026)

 Sibel ile Özlem İtalya’da şirketlerinin şubesini açıp, orada yaşamaya başladıklarından beri Sibel “Ablacığım ne zaman geliyorsun?” diye iki güne bir arar oldu. Benim de geçen sene programım o kadar doluydu ki bir türlü Sibel’in arzusunu yerine getiremedim. Arkasından kış geldi. Kışta kıyamette İtalya’ya gidilmez diyerek, gelecek bahar geleceğime söz verdim.

Bu arada Danimarka’da yaşayan oğlumdan çağrı geldi. “Anne taşınıyoruz, yardımın gerekiyor” deyince, kış kıyamet demeden ben Kopenhag’a uçtum. Kopenhag’a gideceğimi Sibel duyar duymaz “Dönüşte bize gel, Ankara’ya buradan gidersin” diye bastırmaya başladı. Fikir bana da uygulanabilir geldi.

Biz o karda, kara kışta ev taşıdık. Çocuklarla ilgilen, temizlik, yerleşme, yemek yap, çamaşır, bulaşık derken bir ay nasıl geçti bir de bana sorun.  Ömrümde bu kadar yorulmadım, kah hasta oldum, kah her yerimi ağrılar sardı ama son güne kadar babaannelikten vazgeçmedim. Büyük torunum “Babaanne, sen hep bizle kalsana, artık odan da var” bile dedi. Ortanca torun ile gelin de “Evet ya kalsana hep” dediler. Hepsi desteğim için teşekkür etti. Dünürüm bile büyük torun ile teşekkür kartı yollamış. Bütün yorgunluğum gitti valla. Ev yaşanır hale geldi, iyi kötü bir düzen tutturuldu ya, iç huzuru ile İtalya’ya gidiyorum.

21 Şubat 2026 Cumartesi

Sabahleyin, kahvaltıdan sonra yol telaşı başladı. Oğlum ile büyük torun beni alana götürürken, ortanca torun ile gelinim arkamdan su döktüler. Alanda büyük torun ile defalarca sarıldık ve zor ayrıldık.

Kopenhag’dan Venedik’e 17:00 da havalandık. 18:45 de Venedik Marco Polo havaalanına indik. Havaalanında Sibel karşıladı. “Sürpriz var” dedi. Meğer eşi Özlem’de benden beş dakika önce Türkiye’den gelen uçakla alana inmiş.

Hep beraber, arabayla Venedik’ten Trieste’ye gittik. İki saat sonra Borgo San Sergio’daki evlerine vardık.

 22 Şubat 2026 Pazar

Bugün Sibel’in doğum günü. Özlem Sibel’i doğum günü şarkılarıyla uyandırıyor. Güzel bir kahvaltı sofrası hazırlıyoruz. Kahvaltı’dan sonra Özlem’i evde bırakıyor, Trieste şehir turuna çıkıyoruz. Önce Trieste’nin Aurisina bölgesine kadar gidiyoruz. Burası yazlık evlerin olduğu sayfiye semti.Sibeller geçen yıl geldiklerinde buradaki evlerden birinde kalmışlar.

Aurisina’dan geri dönerken Viale Miramare (Miramare Caddesi) boyunca kah arabadan, kah arabadan inerek fotoğraf çekiyor ve Trieste’yi kafamda oturtmaya çalışıyorum.

Deniz kıyısındaki tepe üzerine konuşlanmış Miramare kalesini uzaktan görüyoruz. Eski Liman’ın arkasından, Trieste Büyük Kanalı’nın önünden geçiyoruz. Piaza Unita d’Italia (İtalya Birliği Meydanı)‘nı geçtikten sonra park yeri arıyor ve arabayı Trieste’nin  Roma Tiyatrosu’nun yakınına park ediyoruz. Sibel’in arabası hibrit olduğu için bir saat ücretsiz park etme hakkı var.

İlk olarak Trieste'nin Roma tiyatrosuna gidiyoruz.Tiyatro, San Giusto Tepesi'nin eteğinde yer almakta.Yapıldığı dönemde tiyatro, şehir surlarının dışında ve o zamanlar o bölgeye kadar uzanan deniz kıyısında bulunuyormuş. Tepenin doğal eğiminden faydalanmak için inşa edilen basamakları, çeşitli kaynaklara göre 3.500 ila 6.000 seyirciyi ağırlayabiliyormuş. Tiyatronun inşası MÖ 1. yüzyılın sonlarına tarihlenmekte; daha sonra MS 2. yüzyılın başlarında genişletilmiş. Muhtemelen, çeşitli yazıtlarda adı geçen, İmparator Trajan'ın vekili ve danışmanı Triesteli Quintus Petronius Modestus'un emriyle inşa edilmiş. Bununla birlikte, diğer kaynaklara göre,Modestus, sadece tadilatları denetlemiş.

Yüzyıllar boyunca tiyatro, üzerinde yükselen evler tarafından gizlenmiş. Kaybolduğu düşünülen yapı, 1814 yılında mimar Pietro Nobile tarafından keşfedilmiş, ancak eski şehrin bir bölümünün yıkılmasının ardından 1938 yılında gün yüzüne çıkarılmış.

Kazılar sırasında bulunan heykeller ve yazıtlar, Tergestino Taş Müzesi'nde, San Giusto Kalesi'nde ve Şehir Kalesi Müzesi'nde muhafaza edilmekteymiş.

Yunan geleneğine uygun olarak, cavea (orkestra bölümü) bulunduğu yer, tepenin konumuna uygun olarak yerleşmiş ve  basamaklar orkestra çevresini sarmış. Tiyatro, dikey olarak beş merdivenle bölümlere ve yatay olarak koridorlarla iki seviyeye ayrılmış. Çatıyı destekleyen devasa yarım daire şeklindeki duvar, üst seviyedeki yapıyı tamamlıyormuş ve bu seviyeden, sütunlu ve beş kapılı dikdörtgen sahne de günümüze kadar ulaşmış. Heykeller ve nişlerle süslenmiş sabit sahne önü, muhtemelen Roma döneminde tiyatroyu çevreleyen denizin üzerinde etkileyici bir şekilde yükseliyor olmalı.

Piazza della Borsa ( Borsa Meydanı)’ na gidiyoruz. Piazza della Borsa, Trieste'nin ana meydanlarından biri. Şehrin en şık ikinci buluşma yeri olarak da bilinen meydan, 19. yüzyıl boyunca şehrin ekonomik merkeziymiş.

Burası, 1806 yılında Macerata mimarı Antonio Mollari tarafından borsa binası inşa edilince Borsa Meydanı olarak anılır olmuş. Meydanı belirginleştiren ve Trieste'nin neoklasik anıtlarının en önemli örneklerinden biri olan bu bina, şu anda Trieste Ticaret, Sanayi, Zanaat ve Tarım Odası'na ev sahipliği yapmaktaymış.

Meydana bakan çok sayıda başka bina da var ve bunlar çoğunlukla banka veya dükkan olarak kullanılmakta. Meydanda ayrıca Neptün Çeşmesi ve taş bir sütun üzerinde Avusturya İmparatoru I. Leopold'e ait heykel bulunuyor. Meydanda ki stantlarda incik, boncuk türü el işleri satılmakta.




Borsa Meydanı’nın bitişiğindeki meydana, Piaza Unita d’Italia’ya gidiyoruz. Piazza Unità d'Italia, yaygın olarak Piazza Unità olarak bilinen, Trieste'nin ana meydanı. Dikdörtgen planlı, toplam alanı 12.280 m² olan meydan, bir tarafında Trieste Körfezi'ne açılıyor ve çevresinde çok sayıda saray ve kamu binası, çeşitli kurumların merkezleri bulunuyor. Bunlar arasında Trieste Belediye Binası, Friuli-Venezia Giulia Bölge Konseyi ve Trieste Valiliği binalarını sayabiliriz.



Meydanın merkezinde Fontana dei Quattro Continenti (Dört Kıta Çeşmesi) yer almakta. Heykeltıraş Giovanni Battista Mazzoleni tarafından 1754 yılında tamamlanan çeşme, şehrin Habsburg İmparatorluğu'nun serbest limanı olarak artan rolünü kutlamak amacıyla yaptırılmış. Çeşmenin tasarımı, hem Trieste'nin denizcilik kimliğini hem de Aydınlanma Çağı'nın coğrafya ve küresel ticarete olan hayranlığını yansıtmaktaymış. Merkezi teması olan o dönemde bilinen dört kıta, şehrin ticari erişimini ve Avrupa'yı daha geniş dünyayla birleştirme arzusunu sembolize etmekteymiş. Kompozisyonda, Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika kıtalarını kişileştiren alegorik heykeller yer almakta olup, her birine kültürlerini ve manzaralarını temsil eden hayvanlar ve semboller eşlik etmekte.

 Avrupa, taç giymiş, asa ve Trieste'nin bir modelini tutarak şehrin Habsburglara olan bağlılığını vurgulamaktaymış. Asya egzotik kumaşlarla süslenmiş, Afrika bir aslan ve palmiye ağaçlarıyla tasvir edilmiş, Amerika kıtası ise tüylü bir başlık takmış bir figürle temsil edilmiş; tüm bunlar, suyun geniş bir havuza aktığı kademeli bir kaya oluşumunun etrafında toplanmış. Zirvede, küçük bir dikilitaş, çeşmenin denge ve dikeylik hissini pekiştiriyormuş.

Trieste, 2025 sayımına göre198.652 nüfuslu bir İtalyan belediyesi ve İtalyan yarımadası ile İstria arasındaki aynı adı taşıyan körfeze bakan Friuli-Venezia Giulia bölgesinin başkenti. 2013 yılından bu yana Trieste limanı, İtalya’nın en büyük konteyner limanı aynı zamanda Güney Avrupa'nın en önemli limanlarından biri.

Trieste, 1867-1918 yılları arasında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun sınırları içinde Orta Avrupa'daki gösterişli bir Akdeniz limanı ve refah içindeki müzik ve edebiyat başkentiymiş. Avusturya Macaristan İmparatorluğu’na bağlı olduğu yıllarda yapılan binalar, günümüzde hala görkemini koruyor.

Daha sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çökmesi ve I.Dünya Savaşı'nın ardından Trieste'nin İtalya'ya verilmesi, onun ekonomik ve kültürel öneminin azalmasına yol açmış. Bugün Trieste bir sınır kenti. Halkı komşu bölgelerin etnik bir karışımı. Hakim olan yerel Venedikli lehçesi İtalyancada Triestino olarak adlandırılıyormuş. Şehir merkezinde bu lehçe ve İtalyanca  konuşuluyor.

Bir kafede oturup bir şeyler içmeye niyetleniyoruz. Sibel’e telefon geliyor. Bir ahbapları doğum gününü kutlamak üzere eve geliyormuş. Arabaya binerek eve geliyoruz. Telefonun gelmesi iyi oldu, üşümeye başlamıştım.

Evde misafirleri bekliyoruz. Gelemiyorlar. Onlarda misafir baskınına uğramışlar. Ha gelirler diye beklerken vakit geçiyor. Özlem acıkıyor, yumurta kırmaktan bahsediyor. Oysa Sibel’in doğum günü için restoranda yer ayırtıldı. Gelmeyecekleri anlaşılınca kalkıp gidiyoruz. Şehre tepeden bakan Osterijo Ferlugo restorana gidiyoruz. Sımsıcak, bir aile işletmesi. Balık ve meze yiyoruz. Hepsi çok lezzetli.  Pencere önünde uzun bir masada büyükannelerinin sekseninci yaşını kutlayan kalabalık bir aile var. Sibel’in de doğum günü olduğunu söylüyoruz. Çok ilgi gösteriyorlar. Sibel’e doğum günü yancısı diye espri yapıyoruz.

 23 Şubat 2023 Pazartesi

Kahvaltıdan sonra, Sibel ile akşamdan konuştuğumuz yakındaki sahil kasabası Muggia’yı görmeye gidiyoruz. Muggia, Trieste’ye 15 km uzakta bir belediye, yarım saatte gidiyoruz. Arabayı park ettikten sonra, limana doğru yürüyoruz.

Katedralin olduğu Marconi meydanına varıyoruz. Meydana bakan binalardan biri de Belediye Binası. Bina, ortaçağ kökenli ve Venedik egemenliği dönemine dayanıyormuş. 1930'daki bir yangından sonra yeniden inşa edilmiş. Cephesinde Aziz Mark'ın aslanını tasvir eden bir stel bulunmakta.

Katedral, Aziz Yuhanna ve Aziz Pavlus'a adanmış. Üç ​​apsisli daha eski bir kutsal yapının kalıntıları üzerine inşa edilmiş. Romanesk yapı, 15. yüzyılın ortalarında beyaz taş levhalarla cephe kaplamasıyla zenginleştirilmiş ve böylece Venedik Gotik tarzının değerli bir örneği yaratılmış. Cephenin üst kısmında, ortasında Meryem Ana ve Çocuk resmi bulunan ve üç yazıtla çevrili muhteşem bir gül pencere var.

Çan kulesi, kare bir taban üzerine inşa edilmiş ve 35 metre yüksekliğindeymiş. Yapımının katedralin inşasından çok daha öncesine dayandığı düşünülmekteymiş; öyle ki, mevcut saat bile on dördüncü yüzyıldan beri mevcutmuş.



Muggia Balıkçı barınağında daha sonra Adriyatik kıyısındaki Muggia Yat Limanında oyalanıyor, yatların fotoğrafını çekiyoruz. Su pırıl pırıl. Ne bir çöp var, ne de bir bulanıklık. Muggia Yelken Kulübünü de fotoğrafladıktan sonra merdivenlerden kaleye doğru çıkıyoruz.



Kalenin yarı yolunda manzaranın tadını çıkarıp geriye dönüyoruz. Yukarıya kadar çıkmaya üşeniyoruz. Deniz kenarındaki Al Porto Locale Storico adlı kafeye giriyoruz. Krema kıvamında morina balığı ezmesi sürülmüş ekmek ile köpüklü bir şarap türü olan prosecco içiyoruz. Prosecco alkol oranı düşük olmasına rağmen hafif bir esriklik veriyor. Etkisi geçsin diye yolu uzatarak arabaya yürüyoruz.

İki şeritli köy yollarından Slovenya’ya geçiyoruz. Geçtiğimizi sadece Slovenya tabelası var, oradan anlıyoruz. Ne kontrol, ne bir kulübe, ne bir polis. Tabelayı görmesen ülke değiştirdiğini anlayamazsın. Trieste ahalisi benzin almak için sıklıkla Slovenya’ya geçiyormuş. Slovenya’da benzinin litresi 1,44 Euro‘yken,  İtalya’da 1,72 Euro, hatta benzin otobanlarda 1,94 Euro’ya kadar çıkıyormuş.

Koper kasabasına gidiyoruz. Koper, Slovenya’nın Adriyatik Denizi kıyısında ve ülkenin en büyük ticari limanı. Limandaki konteyner bolluğundan da bunu anlamak mümkün. Şehrin nüfusu 47.539 olup,mimari ve yaşam stili olarak Slovenya'nın geri kalan bölge ve şehirlerinde görülen Avusturya-Alman mimarisinden ziyade, İtalyan mimarisi etkisinde. Bunun sebebi şehir, Yugoslavya tarafından alınana kadar Venedik Krallığı’na bağlı bir liman şehriymiş. Çevrenin ve bölgenin en iyi şarap çeşitleri bu bölgedeymiş. Kışlar burja (bora) adı verilen sert rüzgarlarla ve sık yağmurlarla geçiyormuş. Yazlar ise Haziran ayının başından Eylül ayının ortalarına kadar yüksek sıcaklık ve nemli hava da insanlar bunalmaktaymış. Kışın getirdiği “burja” rüzgarından ve yazın getirdiği nemli sıcaklardan korunabilmek için yüzyıllar öncesinden çok dar ve rüzgarın tersine sokaklar inşa edilmiş. Evlerin mimarisi küçük pencereli, küçük kapılı, balkonsuz ve bitişik şekilde oluşturulmuş. Uzun yıllar boyunca bir ada halinde bulunan Koper, zamanla kıyı şeridi doldurularak yakındaki Izola, Piran ve Ankaran belediyeleriyle birleşerek ülkenin en büyük ticaret limanı haline gelmiş.

Arabayı Türk Konsolosluğu’nun olduğu meydana park ediyoruz. Hemen yan taraftaki şehrin ana meydanı, Tito Meydanı’na gidiyoruz. Burası eski Venedik topraklarındaki en güzel ve uyumlu şehir meydanlarından biri olarak kabul edilmekteymiş. 15. yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş Venedik gotik tarzında inşa edilmiş. Praetorian Sarayı’nı görüyoruz. Günümüzde belediye binası olarak kullanılmaktaymış. Meydanda, diğer tarihi binaların yanı sıra, Coper Katedrali ve gövdesinde saat olan çan kulesi var.


Meydandan, dar sokakları takip ederek Koper Bölge Müzesi’nin (Pokrajinski muzej Koper) önüne geliyoruz. Vakit geç olduğu için müzenin dışardan fotoğrafını çekiyorum. Gene dar sokakları yokuş aşağı takip ederek Carpaccio Meydanı’na ulaşıyoruz.

Carpaccio Meydanın’da Taverna denilen Venedik döneminden kalma tarihi bir tuz deposu ve üstü kapalı pazar yeri bulunuyor. Bu yapı, günümüzde açık alan olarak çeşitli kültürel etkinlikler, konserler ve sergiler için kullanılmaktaymış.

Meydanda 1572 yılında inşa edilmiş Aziz Justina sütunu bulunmakta. Sütun,

1571'deki Lepanto Muharebesi'nde Osmanlılara karşı kazanılan zaferi anmak için 1935 yılında buraya yerleştirilmiş. Aynı yıl, Venedik'ten getirilen 15. yüzyılın ortalarından kalma bir çeşmeyi de buraya yerleştirmişler.





Deniz kenarına yürüyoruz. Müzikli, yemekli özel bir etkinlik var. Etrafa biraz bakınıp, yemek vaktine kadar biraz daha dolanalım diyerek, tekrar dar sokaklara giriyoruz. Eskiden Muda Meydanı olarak bilinen Prešeren Meydanı’na varıyoruz. Meydanda çok hoş bir çeşme var. Da Ponte Çeşmesi’nin  ( Slovenca : Da Pontejev vodnjak;İtalyanca: fontana Da Ponte ), 1666 yılına tarihleniyormuş ve aynı yerde bulunan daha eski bir çeşmenin yerine inşa edilmiş. Üst yapısı, sekizgen bir su havzasının üzerine oturan ve her birinde çeşmeye katkıda bulunan yerel soylu ailelerin armaları bulunan on beş sütunla çevrili bir köprü şeklinde. Kemerin tabanındaki dört fıskiyeden su fışkırıyor . Çeşme, 1898 yılına kadar içme suyu kaynağı olarak kullanılmış.



Meydandaki kemerden geçerek, tekrar deniz kenarına iniyoruz. Yat limanını ve gün batımını fotoğraflıyoruz. Sibel’in daha önceden keşfettiği Mornarček - Ribja Kantina & Bar’da deniz mahsullerinden oluşan akşam yemeğini yiyoruz.



Yemekten sonra ara sokaklardan tekrar Tito Meydanı’na varıyoruz. Meydandaki marketten alış veriş yapıp, marketin yanındaki kemerli sokağa giriyoruz. Burası şık mağazaların bulunduğu bir sokak.  Aşağı kadar yürüyüp, daha önceden yürümüş olduğumuz sokakla kesişince geriye dönüp arabamıza biniyoruz.

 24 Şubat 2026 Salı

Bugün evdeyiz. Haftada iki gün ev temizliğine  Fulvia geliyor. Bugün onun günü, hiç durmadan konuşan, neşeli, cana yakın bir hanım. Gelirken tiramisu getirmiş. Sibel ile akraba gibi olmuşlar. Fulvia yarım günde evi temizliyor, çamaşırları yıkıyor, bir önceki gelişinde yıkadıklarını ütüleyip gidiyor.

 

25 Şubat 2026 Çarşamba  

Öğlen pazara gidiyoruz. Taze radika ve bebek ıspanak görünce dayanamayıp alıyoruz. Pazardan aldıklarımızı eve bırakıp; bugünkü programımıza başlıyoruz.

 

İlk durağımız, şehrin kuzeyindeki Grisa tepesindeki kutsal alanda  (Santuario di Monte Grisa) bulunan, “Ulusal Meryem Ana ve Kraliçe Tapınağı”. Burası 330 metre yüksekliğinde, şehrin ve körfezin muhteşem manzarasına haiz, Katolik kilisesi.

 

Kilise, üçgen şeklinde, Trieste ve Capodistria piskoposu  Antonio Santin'in önerisiyle  mimar Antonio Guacci tarafından tasarlanmış. Üçgen yapı,  Meryem Ana'nın (Maria)  baş harfi olan M harfini çağrıştırıyormuş.

1945 yılında, Trieste ve Kapodistria Piskoposu Antonio Santin, savaş sırasında  yıkımla tehdit edilen şehrin kurtuluşu için Meryem Ana'ya bir adak adamış . Savaşın ardından, 1948'de, Monsenyör Strazzacappa'nın İtalya'daki tüm piskoposlukların katılımıyla Trieste'de Meryem Ana'ya adanmış ulusal bir tapınak inşa etme önerisi Settimana del Clero dergisinde yayınlanmış.

19 Eylül 1959’da temeli atılan bina, 22 Mayıs 1966’da açılmış. Üst üste yerleştirilmiş iki kilisenin bulunduğu etkileyici bir betonarme yapı ortaya çıkmış. Kilise , brutalist mimarinin klasik bir örneği olarak kabul ediliyormuş. O güzelim mimari betonu elde etmek için, o kalıp ziyanı kaset döşemeler ile müteahhidin canına okumuş olmalılar. Adamın ahı mı tuttu ne? Haziran 2007'de çatı çökmüş ve 60 ton enkaz tabana yayılmış.On yıllık bir çalışmanın ardından bina orijinal haline getirilmiş. Binayı bence her mimar ve inşaat mühendisi ziyaret etmeli, tahta kalıplar kullanılarak elde edilen  mimari betonda en ufak bir pürüz, hata yok. Hayran olmamak elde değil.




Kiliseden sonra deniz kenarına iniyor. Miramare Kalesi’ni gezmek üzere arabamızı park ediyoruz. Epey bir yürüdükten sonra kalenin olduğu alana ulaşıyoruz.

Miramare kalesi, Trieste Körfezi kıyısında yer alan 19. yüzyıldan kalma bir kale . Kale, 1856-1860 yılları arasında Avusturya Arşidükü Ferdinand Maximilian ve Belçika Kralı I.Leopold’un kızı olan eşi Charlotte için, Avusturyalı mimar-mühendis Carl Junker’in tasarımı ile inşa edilmiş.







Kale arazisi, arşidük tarafından tasarlanmış 22 hektarlık (54 dönüm) geniş bir uçurum ve sahil parkını içermekte. Arazi, çok sayıda tropikal ağaç ve bitki türünü içerecek şekilde tamamen yeniden düzenlenmiş. Arşidük, deniz kuvvetlerinde komutan olmasına rağmen,  botaniğe meraklı, entelektüel, ince zevkleri olan bir adam. Kendisi aynı zamanda Avusturya Macaristan  İmparatoru Franz Joseph’in kardeşi ve meşhur İmparatoriçe Sisi’nin kayınbiraderi olur.

Kalenin zemin katında, Maximilian ve eşi Charlotte'un kullandığı yatak odalarını görüyoruz. Yatak odaları, Maximilian'ın Donanma Komutanı olarak kullandığı ve 1857 ile 1859 yılları arasında dünyayı dolaşan Novara fırkateyninin kamarası ve kıç kamarasının aynısı olarak dizayn edilmiş. Ayrıca arşidükün ofisi, duvarları kitap raflarıyla kaplı kütüphanesi,  ve açık mavi ipekten duvar halılarıyla döşenmiş arşidüşes'in odaları dikkat çekmekte. Tüm odalarda hala 19. yüzyılın ortalarına ait orijinal mobilyalar, süs eşyaları, eşyalar ve objeler bulunmakta. Kaleyi İkinci Meksika İmparatorluğu'nun birçok arması süslemekte , ayrıca dış cephede Aztek kartalını tasvir eden taş süslemeler de yer almakta.

Birinci katta konuk kabul alanları ve Taht Odası bulunmakta. Tavan ve duvarlardaki muhteşem ahşap paneller ile oryantal mobilyalarla döşenmiş Çin ve Japon tarzı salonlar mevcut.

Kalenin deniz kenarında küçük bir yat limanı var. Bahçeyi boydan boya geçerek bir başka binaya gidiyoruz. Burasına  Miramare hisarcığı diyorlar. Miramare kalesi yapılırken Maximillian ve eşi bu kalecikte kalmışlar.

Maximillian, deniz kuvvetleri komutanlığından sonra kısa  bir süre Lombardiya-Venedik'in Avusturya valisi olmuş. İtalya savaşları’ndaki etkisiz tutumu nedeniyle ağabeyi İmparator Franz Joseph tarafından görevden alınmış ve otuz yaşlarının başında  Miramare Kalesi’nde  emekli hayatı yaşamaya başlamış.  Bu sırada  Fransa imparatoru III. Napolyon Meksika’yı işgal etmiş ve başa geçirmek üzere Avupalı bir aristokrat aramaya başlamış. Teklif, Maximillian’a getirildiğinde,Maximillian  önce oralı olmamış, fakat görevden alındıktan sonra  genç yaşta emekli hayatı yaşamak yerine -sanırım eşinin de baskısıyla- imparator olma fikri cazip gelmiş.  Eşi ile birlikte Meksika’ya giderek 10 Nisan 1864'te Meksika İmparatoru ilan edilmiş Karısı da haliyle Meksika İmparatoriçesi olmuş. Meksika’da Cahapultepec’de yaşarken işler günden güne kötüye gitmiş.1866 yılında III. Napolyon ordusunu geri çekmiş. Maximillian kalmış mı Meksikalı devrimciler ile karşı karşıya.  İmparatoriçe Charlotte Avrupa'ya giderek Paris, Viyana ve son olarak da Roma'dan yardım istemiş. Hatta Papadan bile yardım istemiş.  Charlotte'un çabaları sonuç vermemiş. Büyük bir bunalıma giren Charlotte, Meksika'ya bir daha geri dönmemiş. Bir sonraki sene kocası 19 Haziran 1867 Juarez’in başkanlığındaki cumhuriyetçiler tarafından idam edilmiş. Charlotte, eşi ölene kadar Miramare kaleciğinde kalmış, daha sonrada Belçika’ya dönmüş ve 1927 yılına kadar yaşamış. Bu hüzünlü hikayeyi, Meksika gezisi sırasında araştırmıştım. Trieste’de yaşadıkları yeri de görmüş oldum.

Miramare’den ayrıldıktan sonra Ferluga’ya gidiyoruz. Trieste’nin en güzel panoramik manzarası burada. Gecesini görmüştük, şimdi de gündüzünü görmeye geldik. Güneşin batışına az bir süre var. Gençler biralarını, nevalelerini almışlar sosyalleşiyorlar. Hiç birinin elinde cep telefonu yok. Sohbet edip şakalaşıyorlar. Birkaç fotoğraf çektikten sonra eve dönüyoruz.



26 Şubat 2026 Perşembe

Sabah Fulvia geliyor. Sibeller’in oturum için resmi makamlarla görüşmesi var. Onlar gittikten sonra Fulvia bana bir şeyler anlatıyor, İtalyancayı az çok anlıyorum ama konuşamıyorum. O işine gücüne bakıyor, ben de bugüne kadar gezdiklerimi yazmaya başlıyorum.

Sibeller eve dönüyor. Görüşme olumlu geçmiş. Çok sevinmişler. Ben de çok sevindim. Bugünkü programı gönül rahatlığı ile yaparız artık.

Arabayı şehir merkezindeki Roma Tiyatrosu yakınına park ederek daha çok Santa Maria Maggiore Kilisesi olarak bilinen “Kutsal Bakire Meryem’in Lekesiz Gebeliği Kilisesi’ne gidiyoruz. San Giusto tepesinin eteğindeki kiliseye gitmek için epey bir  merdiven çıkılıyor. Kilise  barok tarzında 17.yüzyılda Cizvitler tarafından inşa edilmiş. Hatta kilisenin yanında bir de Cizvit Koleji inşa edilmiş. Günümüzde Fransisken rahipleri tarafından yönetilmekteymiş.

Kilisenin cephesi iki katlı. İç mekan Korint sütunlar üzerinde dikey olarak üç bölüm. İç süslemeler göz alıcı. Freskler muhteşem. Kilisenin içinde ayrıca şapeller var. Sibel, çok etkileniyor ve adak mumu yakıyor.


Kiliseden sonra Cristo Salvatore Bazilikası’nın önünden geçiyoruz. 11. yüzyıldan kalma Romanesk bazilika, erken Hristiyan bazilikalarından sonra şehirdeki en eski korunmuş kutsal yapıymış.

Arco Riccardo’yu (Richard Kemeri)  görüyoruz. Yaygın bir efsaneye göre, bu isim Kutsal Topraklardan dönerken Trieste'de esir tutulan Aslan Yürekli Richard'dan gelmekteymiş. Tek kemerli bir yapı olup, yüksekliği 7.20 m , genişliği 5.30 m ve derinliği 2 metreymiş. Yanlarda, yivler ve Korint başlıklı iki pilaster bulunmaktaymış. Bunlardan yalnızca birini görebiliyoruz. Diğeri yeni yapılan binanın içine gömülmüş.



Trieste şehrinin Katedrali, San Guisto Katedrali’ne gitmek üzere yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Tabelalara bakılırsa  650metre yokuş çıkacağız. Nihayet Katedral görünüyor. Kilise 14.yüzyıl başlarında inşa edilmiş, yüzyılın sonuna doğru kutsanmış. Kilisenin sade cephesi  karst taşından devasa bir gül penceresiyle zenginleştirilmiş. Hem çan kulesi hem de kilisenin cephesi, Roma dönemine ait eserlerle süslenmiş. Örneğin, giriş kapısı eski bir mezar anıtından yapılmış.

Bodur bir çan kulesi var. Çan kulesi başlangıçta daha yüksekmiş, ancak 1422'de yıldırım çarpması sonucu bugünkü yüksekliğine inmiş.  Çan kulesinde beş büyük çandan oluşan bir kompleks bulunmaktaymış. Bu çanların en büyüğü, Giovanni Drovetti tarafından yazılan ve 1915'te Colombino Arona tarafından bestelenen, yıllar sonra ünlü tenor Luciano Pavarotti tarafından seslendirilen vatansever bir eser olan "La campana di San Giusto " ya adanmış.

Kilisenin içine girince, ışıl ışıl mozaikler siz karşılıyor. Venedikli ve Konstantinopolisli zanaatkarların eseri olan muhteşem mozaiklerle süslenmiş. Freskler, tavan süslemesi görmeye değer. Güllü pencerenin olduğu kısımda büyük bir org görülüyor.



Kiliseden sonra kaleye çıkmadan önce geniş bir alan ve Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşen Trieste gönüllülerine adanmış, Attilio Selva ve Enrico Del Debbio tarafından yapılmış bir heykel kompleksi olan Savaş Anıtı var.

Meydanın yanında Roma dönemine ait Roman Forum’un kalıntıları var. Roman forumunu geçerek, kaleye doğru tırmanıyor ve küçük bir asma köprüden geçerek kaleye giriyoruz. Bilet alarak kalenin içini gezmeye başlıyoruz.






İçerde, kale duvarlarıyla çevrili devasa bir avlu var. Bu alanda günümüzde çeşitli kültürel ve eğlence  etkinlikleri yapılıyormuş. Biz kaleyi  çevreleyen surların içine giriyoruz. Silah müzesi, taş müzesi, ve bodrum katta devasa bir mozaik müzesi bulunmakta. Şehirde gördüğümüz antik Roma tiyatrosundan çıkarılan  heykellerin bir kısmı burada sergileniyor.




Kapalı alandan çıkıp, merdivenlerle panoramik terasa çıkıyoruz.  Şehrin muhteşem manzarasının fotoğraflarını çekiyorum

Akşam oluyor, otopark saatine yetişmek için kayrak taşlı çıktığımız yoldan kayar düşeriz inmeyi gözümüz yemiyor, arabaların çıktığı  asfalt yoldan  hızlıca aşağıya iniyoruz. Arabamızı alıp evin yolunu tutuyoruz.

27 Şubat 2026 Cuma

Dün çok yorulmuşuz, yarında Venedik’te yorulacağız. Bu günü dinlenmeye ayırıyoruz. Hem bugün Cuma, Sibel’in ödemeler günü. Akşamüstü, polis geliyor. Sibel’in oturumu için kontrol amaçlı gelmiş. İyi ki evden çıkmamışız.

28 Şubat 2026 Cumartesi

Sabah 8:30 da evden çıkıyoruz. Saat 10:30 da Venedik’e yaklaşırken; otoyol kenarında sabah kahvaltısı yapıp, benzin alıyoruz. Burada benzin istasyonlarında pompacı yok. Benzini kendin dolduruyorsun. Saat 12:00 da arabamızı otoparka bırakarak, Venedik şehir turuna başlıyoruz. Para ödeme makinasının üzerinde saat 5.00 ile 17:00 arasında ücret, 15 Euro, bu saatler dışında 36 Euro diye ibare görüyoruz. Kendimizi saat 17:00 a göre programlıyoruz.

Yirmi dokuz yıl evvel kısa aralıklarla Venedik’e üç kez gelmiştim. Görülecek yerlerin çoğunu görmüştüm. Hani ölmeden önce yapmak istedikleriniz diye bir şey vardır ya. Benim de aklım Peggy Guggenheim Müzesi‘nde kalmıştı. Bir türlü görmek kısmet olmamıştı. Sibel’de Venedik’i iyi kötü gezmiş. Benimle tarihini coğrafyasını dinleyerek gezmek hoşuna gittiği için, programa Venedik’i de koyduk.




Venedik sokaklarının fotoğrafını çeke çeke, müzenin olduğu binaya gidiyoruz. Müze, Büyük Kanal üzerinde yer alan modern bir sanat müzesi.  Peggy Guggenheim, (26 Ağustos 1898 – 23 Aralık 1979), Amerikalı bir sanat koleksiyoncusu, bohem ve sosyetik bir hanım. Varlıklı New Yorklu Guggenheim ailesinin bir üyesi,1912'de Titanik batarken hayatını kaybeden  Benjamin Guggenheim'ın kızı ve Solomon R. Guggenheim Vakfı'nı kuran Solomon R. Guggenheim'ın yeğeni. Peggy Guggenheim, 1938 ile 1946 yılları arasında Avrupa ve Amerika'da sanat eserleri toplamış. 1949'da da Venedik'e yerleşmiş ve hayatının geri kalanını burada yaşayarak ve koleksiyonunu sergileyerek geçirmiş. Bahçede ki mezarda hayatını adadığı evcil hayvanlarıyla birlikte yatıyor.

Peggy Guggenheim, İkinci Dünya savaşı yıllarında Avrupa’dan Amerika’ya kaçmış, Kaçarken de bir çok sanatçının da kaçmasına yardımcı olmuş. Bu sanatçılardan Alman ressam, heykeltıraş, grafik sanatçısı ve şair, Dadaizmin ve gerçeküstücülüğün en önemli temsilcilerinden sayılan Max Ernst ile evlenmiş. 1941-1946 yılları arası evli kalmışlar.

Peggy Guggenheim, gerek Avrupa’nın gerekse Amerika’nın en önemli modern sanat erbabı ile birebir tanışmış, onların eserlerini, toplamış ve sergilenmelerini sağlamış. Üniversite yıllarında almış olduğum “Modern Sanatta Gelişme” dersinde gördüğümüz, hayran olduğumuz tüm sanatçıları bir arada görmek muhteşem bir şey. Henry Moore, Jackson Pallock, Picasso, Marcel Duchamps, Alberto Giacometti, zaten eniştemiz sayılır Max Ernst, Georges Braque, Alexander Calder, Jean Arp, Dali, Kandinsky, Paul Klee, Modigliani, Miro… Eski dostlarla buluşmuş gibiyim. Bir o kadarda adını yeni duyduğum sanatçıların eserleri ile tanışıyoruz. Sevinçten zıp zıp zıplamak geliyor içimden.












Modern sanat ile ilgili kısa kısa verdiğim bilgiler sonucu Sibel’de eserlere farklı bir gözle bakmaya başlıyor. O da zevk almaya başlıyor. Müzeden çıkasımız yok. Bir başka binada İtalyan vatandaşlığına geçen, Arjantinli sanatçı Lucio Fontana’nın (1899-1968) seramik sergisi var. Gelmişken onu da geziyoruz.



Müzeden çıkıyor, Akademi Köprüsü’nden karşıya geçiyoruz. Gelmişken San Marco Meydanı’nı da görelim diyoruz. Yol boyu gondolların, meydanların, kiliselerin fotoğrafını çeke çeke ilerliyoruz. Meydana gidiyoruz ki meydan sis altında. San Marco Kilisesi bile hayal meyal seçiliyor. Sibel kiliseyi gezmemiş, hadi gezelim diyoruz. Saat 14:00 den sonra ziyaretçi almıyorlarmış. İstersen Dükler Sarayı’na girelim diyorum.  Sibel “Çok yorulduk, üşümeye de başladık gel  bir yere oturalım” diyor. Daha önce geldiğimde çok beğendiğim Fransız kafesi,  Caffe Lavena’ya giriyoruz. Bir tane bademli keki paylaşırken, şıklığın ve hizmetteki zerafetin tadını çıkarıyoruz.



Kafeden çıktıktan sonra, Rialto Köprüsü’nden geçerek otoparka gidiyoruz. Fotoğraf makinasının şarjı bitmiş, otoparka 17:00 dan önce varalım diye hızlı hızlı yürüyerek otoparka tam vaktinde varıyoruz. 15 Euro ödeyeceğiz derken 36 Euro’yu bayılıyoruz. Meğer 15 Euro, Akşam 17:00 ile sabah 5:00 arası içinmiş. Boşu boşuna koşturduğumuz ile kaldık diye kendi halimize gülüyoruz. Arabaya binip, Trieste’ye doğru yola koyuluyoruz. Çok yorulmuşuz çok.




01 Mart 2026 Pazar

Bugün Sibel’de ben de o kadar yorgunuz ki, evden çıkmak bir yana, yerimizden zor kalkıyoruz. Ben fotoğrafları düzenliyor, gezi notlarını yazarken Sibel’de maillerini okuyor. Tüm günü dinlenerek geçiriyoruz.

02 Mart 2026 Pazartesi

Haftalık program yapıyoruz. Bugün Sibel işlerini ayarlıyor ben de birkaç günlük yemek yapıp dolaba koyuyorum. Bugün evin tadını çıkarıyoruz. Özlem’de market işlerini hallediyor.

03 Mart 2026 Salı

Sabah Sibel ile Özlem, araba vergisini ödemek için çıkıyorlar. Fulvia ile çene çalıyorum. Sibel, yolda giderken Etnografya Müzesi tabelası görmüş, oraya gidelim diyor. Müzenin yerini navigasyonda işaretleyip yola çıkıyoruz. Yokuş yukarı tepeye doğru çıkıyoruz. O sokak mıydı, bu sokak mıydı derken öyle bir sokağa giriyoruz ki arabanın geçmesi imkansız. O daracık sokaktan bir geri geri çıkışımız var ki, sanki iğne deliğinden geçiyoruz.

Aşağıdaki caddeye arabayı park ederek yürüyerek müzeyi buluyoruz. Biz müzenin önünde açık mı, kimseler yok diye sağa sola bakınırken karşı evden orta yaşlı bir hanım koşup geliyor. Müzenin kapısını açıyor.

Müzenin bulunduğu Servola Mahallesi eskiden tarımla uğraşan bir köymüş. Daha sonra demir çelik fabrikası kurulunca sanayi bölgesi olmuş. Fabrika kapandıktan sonra da sakin bir mahalleye dönüşmüş.

Servola Etnografya Müzesi, 1975 yılında mahallenin papazı, Peder Dušan Jakomin'in girişimiyle Servola bölgesinin tarihi ve geleneklerini yaşatmak amacıyla kurulmuş.

Zemin katta, Servola mutfağı ve ekmek fırını, mutfağın yanında yatak odası bulunmakta.  Yatağın üzerinde dantelli yatak örtüsü, sandıktan sarkıtılmış, yatak takımları, kenarı dantelli örtüler ne kadar da bize benzemekte. Servola’da yapılan ekmekler o kadar güzelmiş ki, vakti zamanında tüm çevre kuyruğa girermiş.

Dar bir merdivenden çıkılan üst kattaki salonda giysiler sergilenmekte. Duvarlarda eski resimler asılı. Giysiler Sloven tarzı diyorum. Evet, giysiler Sloven köylülerine aitmiş. Sadece bir tanesi Servol’aya aitmiş. Hanımın adı da zaten Slovenya’da yaygın olan Anitza’ymış.

Hatıra defterine yazı yazmamız isteniyor. Müze ücretsiz, ancak bağış kabul ediyorlar. Sibel, kumbaraya 2 Euro atıyor. Anitza’da bize broşürlerden veriyor. Burası sımsıcak bir mahalle müzesi.

Arabamıza binerek şehre doğru inerken, her geçişte tepede dikkatimizi çeken üzeri saatli kare şeklindeki çan kulesinin önünden geçiyoruz. Sibel, fotoğraf çekmem için arabayı park ediyor.

San Lorenzo Martire Bölge Kilisesi, Şehit Aziz Lawrence’a adanmış. Kilisenin kapısı kapalı. Etrafında dolaşıyor, fotoğraf çekiyorum. Şehrin manzarası da çok güzel.





Şehre inerek, Torri  d’Europa alış veriş merkezine gidiyoruz. Mağazaları dolaşıyoruz. İtalyanlar ne giyer, ne yer ne içer fikir olsun diye geziyoruz. Özlem’e hediye etmek üzere tişört alıyorum. Market alış verişini de yapıyoruz.

Arabaya geldiğimizde, tişört torbasını bir yerlerde düşürdüğümüzü fark ediyoruz. Tekrar geriye dönüyoruz. Dolaştığımız yerlerde yok. Danışmaya soruyoruz orada da yok. Nasıl canım sıkılıyor? Yorgunluğumuza veriyoruz. Kısmetten öte köy yok derler. Öyle diyerek kendimizi teselli ediyoruz.

04 Mart 2026 Çarşamba

Sabah kahvaltıyı yapar yapmaz, Sibel ile yola çıkıyoruz. Slovenya’ya geçecek. Postojino Mağarası ile Predjam Kalesi’ni gezeceğiz.

Mağarayı turla gezmek için  9:00, 12:00 ve 15:00 olmak üzere üç sefer varmış. Biz 12:00 turuna yetişmek üzere yola çıkıyoruz. Yol nevigasyonda 45 dakika gösteriyor. Biletlerin de yarım saat önce alınması gerekiyor, rahat rahat yetişiriz diyoruz. Yolda tamirat var, o arada Postojino çıkışını kaçırıyoruz. Köy yollarından dolanarak Postojino Mağarası’nın olduğu yere varıyoruz. Arabayı park edip, su üzerindeki tahta köprülerden geçerek mağara bölgesine geliyoruz.

Önce bilet alıyoruz. Kaleyi de gezeceğimiz için mağara ve kale için kombine bilet alıyor, kişi başı 46,50 Euro ödüyoruz. Avrupalılar, gezi yerlerinde aldıkları her kuruşu hak ettikleri için bu paraya bakalım neler göreceğiz diyerek mağaranın ağzındaki kuyruğa giriyoruz.

Girişte,içerde hava 10derece ona göre ayakkabı ve mont giyin, yağmurluk uygun olur diye uyarı levhası görüyoruz. Görevliler İngilizce, Almanca, İtalyanca ve Slovence rehber tercihine göre kuyrukta bekleyenleri grupluyorlar.

İçeriye girdikten sonra gruplar halinde yer altı trenine biniyoruz. Mağara turu, trenle gidiş, yürüyüş ve tekrar trenle dönüş şeklinde organize edilmiş. Çift hatlı demiryolu döşenmiş. Dairesel bir gezi olduğu için, giderken ve dönerken farklı oluşumları görüyorsun. Toplam gezi bir buçuk saat sürüyor. Önce on beş dakika trenle gidiyoruz. Yol boyu fotoğraf çekmek pek mümkün olmayınca video çekmeye başlıyorum. Sanki başka bir gezegende yolculuk yapıyoruz. Milyon milyon yıl önceden başlayarak mağaranın karstik yapısı nedeniyle sarkıt, dikit sütun, perde, hatta pastırma şeklinde oluşumları hayran hayran seyrediyoruz. Büyükçe bir salondan geçiyoruz. Burasına Dans Salonu diyorlarmış. Tavanından Murano cam avizeler sarkıyor.

Trenden inerek, yürümeye başlıyoruz. Postojna Mağarası, Pivka Nehri'nin bölgedeki kireci milyonlarca yıl boyunca oymasıyla oluşmuş. Rehber 3 milyon yılda oluştuğunu söylüyor. Mağaranın toplam uzunluğu 24.322 km olup, biz bunun 5 km’lik kısmını gezmekteymişiz. Her mağaraya farklı bir isim vermişler. Kimine elmas, kimine parlak demişler. Parlak (Brillant) denilen dikit o kadar ünlü ki biletin üzerine bile fotoğrafını basmışlar.

Mağara, ilk olarak karstik yapıların araştırmalarının öncüsü olan Johann Weikhard von Valvasor tarafından 17. yüzyılda tanımlanmış. Mağara ilk  Avusurya-Macaristan İmparatoru II. Franz'ın ziyareti için hazırlanmış. 1819'daki bu ziyaretin ardından mağara resmen turistik mekan olarak ünlenmiş. 1884'te, başkent Ljubljana'dan hatta Londra’dan bile önce mağaralara elektrikli aydınlatma getirilmiş.

1872'de mağara içine turistler için demiryolu  döşenmiş. Başta tur rehberleri tarafından itilen katarlar iken, 20. Yüzyılın başında gazla çalışan bir lokomotif de eklenmiş. Günümüzde elektrikli trenler çalışıyor.

Rehberimiz, zaman zaman durarak, yol boyunca korkuluk demirlerinin içine yerleştirilmiş mikrofonları çıkararak bize bilgi veriyor. Büyük bir uçurumun üzerine inşa edilmiş köprüden geçiyoruz. Köprü, I. Dünya Savaşı'nda esir düşen, Rus savaş esirleri tarafından inşa edilmiş.

Trenden indiğimizde yerin 60 metre altında olduğumuz söylenmişti,köprünün olduğu uçurumda yer seviyesinden 140, dağ seviyesinden 180 metre aşağıda olduğumuz söyleniyor. Yani üzerimizde 180 metrelik bir kaya kütlesi var.

Kendimizden geçmiş bir vaziyette etrafa bakınarak ilerliyoruz. Rehberimiz, trene binmeden önce duvarlarda siyahlıklar göreceğimizi söylüyor. II. Dünya Savaşı sırasında, Alman işgal güçleri mağaraya yaklaşık 1.000 fıçı uçak yakıtı saklamışlar. Nisan 1944'te Sloven Partizanlar burayı havaya uçurmuşlar ve  7 gün süren yangın mağaranın büyük bölümünü yok etmiş ve yer yer göreceğimiz is lekeleri de ondanmış.

Mağaralar, dünyanın en büyük mağara amfibisi ve endemik bir tür olan mağara semenderinin de doğal yaşama alanlarından biriymiş. Cam fanus içinde,  mağara semendelerinden birini görüyoruz. Bunlara  bebek ejderha diyorlar ve hediyelik eşya mağazasında bunla ilgili epey materyal var. 30 Ocak 2016'da, dişi bir mağara semenderi 50'den fazla yumurta yumurtlamış ki bu nadir olay da dünya basınında yer almış.

Trenden indikten sonra aşağıda şırıl şırıl akan bir dere görüyoruz. Rehberimiz, mağarada dünyanın tek yeraltı postanesi olduğunu isteyenlerin, kartpostal, mektup gönderebileceğini söylüyor.

Postojna, dünyanın en çok ziyaret edilen mağaralarından biri, her yıl yaklaşık bir milyon kişi burayı ziyaret ediyormuş. Ayrıca, 2014 Nisan'ında dünyanın mağara ve karst sistemleriyle ilgili en büyük kalıcı sergisi "EXPO Postojna Cave Karst", Postojna'da açılmış.

Mağaradan çıktığımızda tekrar dünyamıza dönüyoruz. Arabamıza binip, Predjama Kalesi’ne gidiyoruz. Yaklaşık 9 kilometre gittikten sonra kale görünüyor. Arabamızı park ederek kaleye doğru yürüyoruz. Burası Pedjama köyünde bir mağara ağzına inşa edilmiş Rönesans şatosu.

Kale ilk olarak 1274 yılında Aquileia Patriği tarafından gotik tarzda inşa edilmiş, Daha sonra Luegg  ailesi tarafından satın alınmış. Kale, erişimi zorlaştırmak için kaya içine inşa edilmiş. Kale, 15. yüzyılda Trieste imparatorluğunun valisi Nikolaj Lueger’in oğlu ve aynı zamanada kalenin lordu ve ünlü bir soyguncu çetebaşı şövalye Erasmus of Lueg'in burada yaşaması nedeniyle ünlenmiş

Söylenenlere göre Erasmus, 1483'te Viyana Sarayı'nda bir tartışma sonunda Mareşal Pappenheim'ı öldürmüş.  Ancak Pappenheim, Kutsal Roma İmparatoru III. Frederick'in akrabasıymış. Ljubljana hapishanesine hapsedilmiş. Erasmus bakmış ki bunun cezası ağır olacak,  cezadan kaçmak için nöbetçilere rüşvet vererek hapishaneden kaçmış ve  Predjama kalesine sığınmış, sonra da  Macar Kralı Matthias Corvinus ile ittifak kurmuş. Habsburg mülklerine ve kasabalarına saldırmaya başlamış.  İmparator III. Frederick , Trieste valisi Gaspar Ravbar'ı Predjama Kalesi'ni kuşatması için göndermiş. Ravbar, Erasmus'u açlıktan öldürmeye çalışmış. Ancak dikey bir doğal kuyu, orijinal kaleden dışarı çıkmakta ve uçurumun tepesinden, başlayıp, uçurumun kenarından 25 metre uzaklıkta dışarı açılmaktaymış. Erasmus ve şürekası kalenin altındaki mağara sisteminden bu gizli tünel aracılığıyla getirilen yiyeceklerle hayatta kalmış. Kalenin kaya tavanından damlayan suların toplanmasıile susuz da kalmamışlar. Bu arada Erasmus’un yağmaladığı malların bir kısmını  fakir halka dağıtmaktaymış. Hatta kendisine Slovenya’nın Robin Hood’u bile denmekteymiş.

Erasmus bir yıl süren kuşatmanın ardından öldürülmüş. Yaygın ancak asılsız bir efsaneye göre Erasmus, adamlarından biri tarafından ihbar edilmiş ve tuvaletinde top atışıyla öldürülmüş.

Orijinal kalenin kuşatılıp yıkılmasının ardından, kalıntıları Oberburg ailesi tarafından satın alınmış. 1511'de, 16. yüzyılın ilk on yılında kale tekrar el değiştirmiş. Kalenin yeni sahibi  Purgstall ailesi tarafından inşa edilen ikinci kale bir depremde yıkılmış. 1570'te, orijinal ortaçağ surlarının altında, dikey bir uçurumun yanına Rönesans tarzında mevcut kale inşa edilmiş. Kale, günümüze kadar neredeyse hiç değişmeden bu haliyle kalmış.

18. yüzyılda, Cobenzl ailesi tarafından yazlık konut olarak kullanılmış. Hem Avusturyalı devlet adamı ve sanat koleksiyoneri Philipp von Cobenzl hem de diplomat Kont Ludwig von Cobenzl şatoda zaman geçirmişler.

Küçük bir asma köprü ile kaleye giriyoruz. Okların yönlendirmesi ile merdivenlerden çıkıyoruz. Girdiğimiz ilk odada Eramus’un bir tablosu var. Adam bayağı yakışıklı ve karizmatik görünüyor.


İşkence odası, hemen girişinde mahkeme salonu, yemek odası, mutfak bölümleri var. Tekrar merdiven çıkıyoruz. Tuvaletin olduğu kat burası. Yatak odasını geziyoruz. Yatak odasından aşağıdaki işkenceyi görebiliyorsun. İşkencede insanlar bağırırken bu adamlar bu yatakta nasıl uyudular? Nasıl seviştiler? İnsanın aklı almıyor. Aynı katta bir de şapel var.

Tekrar merdivenle çıkarak şövalyelerin silahlarının, giysilerinin olduğu tavan arasına çıkıyoruz. Mızraklar, kılıçlar, baltalar, çekiçler, ok ve yaylardan oluşan zengin bir silah koleksiyonu var. Çeşit çeşit şövalye zırhları görüyoruz.

 


Tekrar can çıkaran bir merdiven ile kalenin kule kısmına çıkıyoruz. Su toplama haznelerini görüyoruz. Tekrar aynı yoldan geri dönüyoruz. Şövalye odalarını geziyoruz.

Yorgunluktan ölüyoruz. Biraz soluklanıp bir şeyler yemek üzere kalenin eteğindeki restorana doğru yürüyoruz. Kale önünde poz veren Palermolu iki üniversite öğrencisi ile ahbap oluyoruz. Biz onların, onlar bizim fotoğrafımızı çekiyorlar.

Kale manzaralı restorana oturuyoruz. Kalamar tava ve Union bira eşliğinde manzaranın tadını çıkarıyoruz. Yan masadaki New Yorklu film yapımcısı Anna ile ahbap oluyoruz. Erasmus’un dedikodusunu yapıyoruz. Akşam olmaya başlıyor.

Dönüşte Slovenya’nın Lipica kasabası tarafından İtalya’ya giriş yapıyoruz. Lipica’da muazzam bir at çiftliği ve otel var. Sibeller arada sırada buraya geliyor, dönüşte de benzin alıyorlarmış. Biz de Slovanya’dan çıkmadan önce benzin alıyor, sorgusuz sualsiz sınırdan geçerek evimize varıyoruz.

05 Mart 2026 Perşembe

Bugün evden çıkasımız yok. Ben yazı yazarken Sibel’de işlerini hallediyor. Öğleden sonra hem hava alalım, hem de alışveriş yapalım diye evden çıkıyoruz. Sibel’in çok sevdiği mağazalardan birine gidiyoruz. Ne yazık ki ucuzluk bitmiş, sezon ürünlerini koymuşlar. Fiyatlar pahalı geliyor, sadece geziyor, dolaşıyoruz.

Montedoro Alış Veriş Merkezine gidiyoruz. Orada ki mağazalarda da sezon ürünleri var. Tam markete girerken, ucuzluk için son gün yazan ayakkabı mağazasının görüyoruz. Mağaza da kimseler yok. Satış danışmanı genç hanım, mağazada ne var ne yok döküp indiriyor. Fiyatlar yarıya inmiş, hanım kız üzerine ilave indirim de yapacağını söylüyor. Sonunda ben bir, Sibel dört ayakkabı birden alıyor. Dördüncü ayakkabı, üç alana bir bedava gibi oluyor. Ayakkabılar çok güzel, hakiki İtalyan ve deri. Ne yazık ki daha sonra ayakkabı ayağıma bol geliyor ve ayağımı  vuruyor ve onu da Sibel’e bırakıyorum.

Ellerimizde çantalar markete giriyoruz. Alış verişi tamamlayıp eve dönüyoruz. Bugün de böyle bitiyor.

06 Mart 2026 Cuma

Bugün Sibel’in para tahsilatı ve ödeme yaptığı haftanın en sıkıntılı günü. O para pul işleri ile uğraşırken ben de yemek yapıyorum. Öğleden sonra onların dışarda işleri var. Beni şehirdeki görmeyi çok istediğim, Piazza Venezia’da ki (Venedik Meydanı) Revoltella Müzesi’nin önünde bırakıyorlar. İki buçuk saat sonra gelip aynı yerden alacaklar.

Revoltella Müzesi, 1872 yılında Baron Pasquale Revoltella (1795-1869) tarafından kurulmuş modern bir sanat galerisi. Baron, hiç evlenmediği  ve de çocuğu  olmadığı için, evini içindeki tüm sanat eserleri, mobilyalar ve kitaplarla birlikte Trieste şehrine miras bırakmış. Zamanla müzeye gelen eserler çoğalınca yanındaki Brunner sarayı da satın alınarak, müzeye katılmış

Müzeye girişte  8 Euro ödüyorum. Altıncı kattan başlamam tavsiye ediliyor. Asansör ile altıncı kata çıkıyorum. Burası yirminci yüzyılın ikinci yarısına ait eserlerden oluşuyor. İtalyan sanatçılar tarafından yapılmış modern sanatın en güzel örneklerinden resim ve heykel koleksiyonunu görüyorum.



Beşinci katta, yirminci yüzyılın ilk yarısına ait eserler var. Sergi güzergahı, Sezession (Sezesyon akımı, 19. yüzyıl sonunda Viyana'da muhafazakar sanat akademilerine karşı çıkan genç sanatçıların geleneksel kalıpları reddederek başlattığı, Art Nouveau'nun yerel ve modern bir formu)  olgusuyla karakterize edilen yirminci yüzyılın başlarından İkinci Dünya Savaşı'na kadar Trieste ve Julian bölgesi sanatçılarının eserlerinin sergilendiği yedi bölümden oluşmakta. Bu katta terasa çıkılıyor ve yat limanının ve şehrin manzarası seyrediliyor.



Dört ve üçüncü kattaki sembolizmin, oryantalizmin en güzel örneklerini görüyorum. Münih’de eğitim görmüş, İtalyan ressamlar ile tanışıyorum. Burada şair ve yazar Umberto Saba’nın (1883-1957) kitaplarını da sergiliyorlar.

İkinci katta, evin yaşam odaları var. Mobilyalar, saat, vazo gibi objeler sergileniyor.
Baron Revoltella, Trieste'nin ekonomik kalkınması ve deniz ticareti  açısından hayati önem taşıyan Süveyş Kanalı'nın açılmasının en büyük destekçilerinden biriymiş. Katkılarından dolayı Revoltella, Evrensel Süveyş Kanalı Şirketi'nin başkan yardımcılığına bile atanmış. Süveyş Kanalı ile ilgili haritalar, o zamana ait Kahire ile ilgili resimler duvarlarda sergileniyor.

Zemin katta Revoltella’nın kütüphanesi ve kullandığı at arabası sergileniyor. Bu katta da heykeller ve tablolar var. Tüm müzede 350 eser sergilenmekteymiş. Buluşma vaktine birkaç dakika kala müze gezim bitiyor. Müzeyi çok beğeniyor ve etkileniyorum.






Dışarıya çıkıp Venedik Meydanı’ndaki Avusturyalı, Meksika İmparatoru Maximilian’ın bronz heykelini fotoğraflarken Sibeller geliyor. Fotoğraf çekmemi bekliyorlar.

8 Metre yüksekliğindeki bronz anıt, heykeltıraş Johann Schilling'in tarafından yapılmış ve 3 Nisan 1875'te İmparator Franz Joseph'in huzurunda açılmış. Maksimilian donanma komutanı olduğu için, amiral üniforması ile tasvir edilmiş. Daha önce  Miramare Kalesi parkında bulunan anıt, şu anda Piazza della Borsa'ya taşınmış olan Neptün Çeşmesi'nin yerine Piazza Venezia'ya taşınmış.

Arabaya biniyorum ve mutfak eşyaları fabrikası Barazzoni’nin fabrika satış mağazasına gidiyoruz. Büyük Kanal’ın başındaki Yeni San Antuan meydanına  park ediyoruz. Öyle bir sis var ki göz gözü görmüyor.

Yakınına gelince, meydanın yanındaki Sırp Ortodoks cemaatinin kilisesi, Kutsal Üçlü ve Aziz Spyridon kilisesinin fotoğrafını çekiyorum. Barazzoni’de kısa bir alış veriş yaptıktan sonra, meydanın karşısındaki San Antuan kilisesinin önünden geçiyoruz. Gelmişken içine bakalım diyoruz. Burası şehrin en büyük Katolik kilisesiymiş.

Kilisenin girişinde iyon stili kolonlar üzerinde üçgen alınlık var. Önceleri burada küçük bir şapel varmış. Cemaat büyüdükçe kilisede büyütülmüş. Kilise başlangıçta Büyük Kanal'ın sonunda bulunuyormuş, ancak 1934'te kanalın son bölümü doldurulunca kanal ile kilise ayrılmış.

İçeriye girince Paskalya öncesi yapılan bir ayine denk geliyoruz. İsa Mesih'in çarmıha gerilmek üzere ölüme mahkûm edilişinden Kudüs'teki Golgota tepesine taşınmasına ve mezara konulmasına kadar geçen süreci anlatan 14 istasyonlu geleneksel Hristiyan hac yolunun temsili yapılıyor. Her bir istasyon için ebeveynlerden biri ile birlikte bir çocuk çıkıp bir dua okuyor. Biz üçüncü istasyon duası okunurken çıkıyoruz. Vaktimiz dar, Özlem’in berber randevusu var.

  

Arabayla Ponte Rose (Kırmızı Köprü) üzerinden geçerken James Joyce heykelini görüyoruz. Heykeltıraş Nino Spagnoli tarafından yapılan heykel, 2004 yılında, Joyce'un Trieste'ye ilk gelişinin (1904) 100. yılı anısına yerleştirilmiş. Heykel, Joyce'u yürürken, şapkalı, papyonlu ve hafif buruşuk takım elbisesiyle betimlenmiş. James Joyce, 1904-1920 yılları arasında (savaş dönemi hariç) aralıklarla Trieste'de yaşamış ve çalışmış. Berlitz Dil Okulu'nda öğretmenlik yaptığı bu dönemde, "Dublinliler" (Dubliners), "Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi" (A Portrait of the Artist as a Young Man) kitaplarını geliştirmiş ve başyapıtı "Ulysses"i yazmaya başlamış.

Joyce'un "Ruhum Trieste'de" (My soul is in Trieste) sözüyle bağlandığı şehirde, heykeli turistlerin fotoğraf çektirdiği popüler bir nokta ve sık sık Joyce'un burnu ve omzu şans getirdiğine inanıldığı için ziyaretçiler tarafından ellenmekteymiş.

Torri d’Europa alış veriş merkezine gidiyoruz. Bu sefer arka tarafa park ediyoruz. Yanımızdan İzmir plakalı Türk tırları geçiyor. Trieste limanındaki roro gemilerine gidiyorlar. Özlem’in saç kesiminden sonra eve dönüyoruz.

07 Mart 2026 Cumartesi

Sabah geç kahvaltı ediyor, 11:30 da yola çıkıyoruz. Cumartesi, Pazarı Slovenya’da geçireceğiz. Yarın İzmir’den arkadaşımız, Mine ile Ljubljana’da buluşup, onu da alıp Trieste’ye döneceğiz.

İki saat kadar sonra Ljubljana’da şehir merkezine on dakika mesafede Przan bölgesinde kalacağımız apart eve gidiyoruz. Ev yeni gelişmekte olan lüks evlerin olduğu bölgede. Üst katta büyükçe bir ev var. Giriş katına yan yana altı adet oda yapılmış. Bina yeni, bizim oda büyük bir çayırlığa bakıyor. İçindeki eşyalar yeni. Banyosu küçük ama idare eder. Dekorasyona mimar eli değmiş. Odayı teslim alıyor Bled şehrine doğru yola devam ediyoruz. Yol boyu Alp dağlarının karlı tepelerinin kremalı pasta gibi görünümünü fotoğraflıyorum.

İlk hedefimiz Bled Kalesi (Blejski Grad). Arabamızı otoparka bırakıp kaleye çıkan dik yokuşunu tırmanıyoruz. Kalenin bir alt avlusu var. Burada şarapevi göze çarpıyor. Yokuşu tırmanırken Sibel’in kan şekeri düşüyor. Orta avluda kafe var, biz Sibel’e su tatlı ararken önce bu kafeye dalıyoruz ama kapalı.Bir gayret üst avluya çıkıyoruz.  Kalenin restoranından su ve garsonun tavsiyesi üzerine kremsnita diye ünlü bir tatlıları varmış ondan alıyor göl manzaralı masalardan birine oturuyoruz. Bir yandan tatlımızı yerken bir yandan da gölün fotoğraflarını çekiyorum. Gölün ortasında bir ada üzerinde de kilise görünüyor.






Bled Kalesi, Bled Gölü'ne bakan bir uçurumun tepesine inşa edilmiş bir ortaçağ kalesi. Yazılı  kaynaklara göreen eski Sloven kalesiymiş.Kalenin tarihi 1011 yılına kadar gidiyor.1278 yılında Kutsal Roma İmparatorluğu’ndan  Avusturya Habsburg Hanedanlığı’na geçmiş.Kale sekiz yüzyıl boyunca piskoposların ikametgahı olarak kalmış. Kalenin en eski kısmı Romaneskkuleymiş. Orta Çağ'da daha fazla kule inşa edilmiş ve surlar iyileştirilmiş. Diğer binalar Rönesans tarzında inşa edilmiş.

Sibel kendine geliyor. Kaleyi turlamaya başlıyoruz.İlk olarak kalenin şapeline giriyoruz. Şapel 16.yüzyılda inşa edilmiş küçük bir şapel. Şapeldeki freskler çok güzel. Görmeye değer.



Kaledeki müzeye giriyoruz. Cıvardaki mezarlarda bulunan süs eşyaları,silahlar burada sergilenmekte. İki adet çini sobası burayı ısıtmakta. Yedinci yüzyılda yaşamış bir slav kadını ve anne baba çocuktan oluşan slav ailesi etlendirilmiş. Müzede ayrıca çocuklar için atölyeler var.









Alt avluda medeniyetin gelişmesindeki en büyük buluşlardan olan ahşap pres matbaa makinası var. İstiyenlere el yapımı kağıtlar üzerine beğendikleri resim, isimleri ile birlikte basılıp, mühürleniyor. Sibel hatıra olarak bir tane baskı yaptırıyor.

Sibel, arabaya giderken, ben kale duvarına çıkıyor ve kalenin romanesk kulesindeki         Gorenjska Müzesi ile Arnold Rikli sunumunun olduğu katı geziyorum. Gorenjska, Slovenya'nın kuzeybatısında yer alan, Alp dağları ile çevrili "Yukarı Karniyola" (Upper Carniola) bölgesine verilen isimmiş.

Arnold Rikli ise (1823 – 1906), doğal iyileştirme yöntemleriyle tanınan ve 19. yüzyılın sonlarında Slovenya'nın Bled şehrini önde gelen bir sağlık turizmi merkezi olarak kurmada önemli rol oynayan İsviçreli bir naturopatmış. Naturopat, hastalıkları iyileştirmek ve önlemek için vücudun kendi kendini onarma yeteneğini  kullanan, bitkisel tedavilerbeslenme düzeni, yaşam tarzı değişiklikleri ve doğal yöntemlere odaklanan sağlık uzmanına verilen admış. Rilki, ayrıca lebensreform (yaşam yenilikçisi) sosyal hareketinin de savunucusuymuş. Lebensreform, öncelikle Almanya ve İsviçre olmak üzere Avrupa'da 19. yüzyıl sonlarında 20. yüzyıl başlarında etkisini devam ettiren bir toplusal hareketmiş. Bu hareket aynı zamanda . Hippi hareketinin öncüsüymüş. 21.yüzyıldaki yansıması ise  "organik" yaşammış.

Müzeyi gezdikten sonra yavaş yavaş o dik yokuşu iniyor. Arabaya gidiyorum. Arabayla kaleden aşağıya inerek göl kıyısına yakın bir otopark arıyoruz. Biraz dolandıktan sonra uygun bir yer buluyoruz. Otuparkın ilk saati ücretsiz, ondan sonraki her saat için dört buçuk Euro ödeniyor. İki saatlik otopark ücreti ödeyerek, gölü turluyoruz. Akşam yemeğini burada yiyelim diyoruz. Önce kale tarafına doğru gidiyoruz. Aşağıdan kalenin görünümünü fotoğraflıyoru. Mine’nin tavsiye ettiği, Preseren Kafe’de oturalım diyoruz. Burası kafe, restoran değil, oturmaktan vaz geçiyoruz. Yola devam ediyoruz. Yol gölde gezmek ve kiliseye girmek için teknelerin kalktığı yerde bitiyor. Geriye dönüyoruz. Diğer taraftaki otellerin olduğu yerde göl kıyısında bir restoranı Sibel gözüne kestiriyor. Gelmişken burada yiyelim diyor. Kavarna restorana giriyoruz. Göl manzaralı masaya oturuyoruz. Kalenin ışıklarını da yakmışlar. Manzara müthiş. Papyonlu garson kılığında robotlar tatlı servisi yapıyor. Yemekleri sipariş ediyoruz. Çorba, et, salata hepsi biribirinden güzel. Sabah Sibel’in kan şekeri olayı sonrası yediğimiz tatlıdan bir şey anlamamıştık. Restoranın kapısında “Orijinal Bled Kremalı Keki’  bizde diye yazı görmüştük. Hadi şu kremsnitadan bir daha yiyelim diyoruz. Aman tanrım o ne tat. Krema ağzının içinde eriyor. İyi ki ısmarladık diye diye tatlıyı bitiriyoruz. Hesap geliyor. O kadar yedik içtik, şık bir mekanda göl manzarasına doyduk iki kişi 56 Euro ödüyoruz. Neredeyse Türkiye’deki fiyatların yarısı. Ah güzel ülkem.






Arabamıza binerek Ljubjana’ya dönüyoruz. Daha vakit erken. Kalacağımız odaya gidip ne yapacağız ki deyip, Mine’nin kaldığı otele gidiyoruz. Otelin karşı sokağında sota bir yerde park yeri buluyoruz. Mine otelde yok, grup halinde dışarıya yemeğe gitmişler. Biz de nehir kenarına doğru yürüyoruz.

Ljubljana nehri, Ljubljana'nın kalbinden geçiyor. Şehre hayat veren bu nehir, tarihi merkez boyunca kıvrılarak akıyor. Nehir, Vrhnika yakınlarında doğup 41 km yol aldıktan sonra sonunda Sava Nehri'ne karışıyormuş.

Nehrin kenarında kafeler, canlı müzik yapan barlar, dans eden insanlar görüyoruz. Hava çok güzel, tüm ahali Mart ayındaki bu limonata gibi havanın tadını çıkarıyor.

Preseren Meydanı’nda ki  Üçlü Köprü’den (Tromostovje Most)  nehrin karşı kıyısına geçiyoruz.Köprü 1842 yılında yapılmış. Köprüden önceleri sadece arabalar geçiyormuş. Zaman içinde araba ve yaya trafiği artınca mimarJože Plečnik 1929 yılında köprünün her iki tarafına hafif bir açıyla yerleştirilmiş iki yaya köprüsü tasarlamış ve köprü 1932’de tarfiğe açılmış. 2007 yılından bu yana üç köprüde sadece yayaların kullanımına açılmış. 2010 yılında asfalt kaplamanın yerine granit bloklar döşenmiş.

Nehrin akış yönünün tersine doğru yürüyoruz. Eğlenen insanlar, rengarenk ışıklar, Avrupa şehrinde olmanın keyfini çıkarıyoruz. Ayakkabıcı Köprüsü (Šuštarski most)'ne kadar yürüyoruz. Ayakkabıcı Köprüsü, Ljubljana'daki nehri geçen en eski köprülerden biriymiş ve tarihi en az 13. yüzyıla kadar uzanmaktaymış. Başlangıçta üzerinde bir kasap dükkanı bulunan ahşap bir köprüymüş, ancak etten yayılan koku o kadar berbatmış ki o zamanki İmparator kasapları başka bir yere taşıtmış. Tezgahlarının yeni sahipleri ayakkabıcılar olmuş ve böylece köprü bugünkü adını almış. Köprü, uzun tarihi boyunca seller ve yangınlar nedeniyle birçok kez yeniden inşa edilmiş.  Mevcut taş köprü, 1931 yılında mimar Jože Plečnik tarafından tasarlanmış ve aynı yıl inşa edilmiş. Köprünün üzerinde süs olarak Korint sütunları ve lamba taşıyıcı olarak İyon sütunları kullanılmış. Şu anda yaya köprüsü olarak kullanılıyor.

Ayakkabıcı Köprüsü’nden geriye dönüyor. Üçlü Köprü’den geçerek tekrar Preseren Meydanı’na geliyoruz. Bu sefer nehrin akış yönüne doğru yürüyoruz. Bu tarafta da kafe ve restoranlar var. Nehrin karşı kıyısında sütunlu bir yapı göze çarpıyor. Plečnik'in Merkez Pazarı'ymış. Pazar yeri ile nehrin diğer yakasını birbirine bağlayan başka bir yaya köprüsü görüyoruz.  Jurij Kobe tarafından tasarlanan Kasaplar Köprüsü (Mesarski most), 2010 yılında açılmış. Köprü,  Sloven heykeltraş tarafından yapılmış modern tasarımlı Adem ve Havva, Prometheus gibi mitolojik bronz heykellerle süslenmiş. Köprünün çelik halattan yapılma korkuluklarına kilitler, emzikler asılmış. Aşıklar,sadakat sembolü olarak kilitleri takıp anahtarlarını Ljubljanica Nehri'ne atıyorlarmış. Emziklerde  çocuk isteyenler tarafından bırakılmış olmalı.


Geceyi Ejderha Köprüsü’nde (Zmajski Most) noktalıyoruz. Ejderha Köprüsü Avrupa'nın en eski betonarme köprülerinden biri olup Ljubljana'daki ilk betonarme köprüymüş. 1901’de açılmış ve 2001 yılında köprünün yüzüncü yılı kutlanmış.
 Ayrıca Slovenya'da asfaltla kaplanan ilk köprüymüş.

Ejderha Köprüsü, üç açıklı  kemerli köprü olup uzunluğu 33,34 metre. Mimar  Jurj Zaninović tarafından tasarlanmış . Köprünün iki bir tarafında iki diğer tarafında bulunan ve  kaide üzerine yerleştirilmiş ejderha heykelleri şehrin sembolü olmuş. Köprü araba trafiğine açık ve iki tarafında yaya yolu var.

Ejderha bilinen Yunan efsanesine göre, kahraman Jason  ve Argonotlar Colchis'teki (Antik çağda Karadeniz'in doğu kıyısında, günümüz batı Gürcistan (Samegrelo, İmereti, Acara, Abhazya) ile Türkiye'nin kuzeydoğu kıyılarını (Rize, Trabzon, Artvin) kapsayan tarihi bir bölgedir. Kafkasya'nın güneyinde yer alan bu bölge, Yunan mitolojisindeki "Altın Post" efsanesi ve zengin altın kaynaklarıyla tanınan, antik bir Krallıktır) altın postu bulduktan sonra, Ege Denizi'ne dönmek yerine Tuna Nehri'nde yol alarak kuzey yönüne doğru giderek Tuna'nın bir kolu olan Sava'nın etrafından Lublianitsa ırmağının kaynağına varmışlar. Gemilerini batıdaki evlerine dönmek için Adriyatik Denizi'ne taşımış, karaya çıkmışlar. Argonotlar, günümüz şehirleri Vrhnika ve Ljubljana arasında, bataklıkla çevrili bir göl bulmuşlar. Burası Jason'un bir canavarı yendiği  yermiş. Bu canavar, şehrin arması ve bayrağı üzerinde bulunan ejderhaymış. İşte köprünün iki başında bulunan çok kanatlı ve kuyruklu ejderhaların anlamı buymuşEjderha, şehri koruduğuna inanılan güç, cesaret ve kudretin sembolüymüş.



Arabamızın olduğu yere geri dönüyoruz. Kalacağımız apart otele gidiyor, biraz televizyon seyrediyor, yorgunluktan sızıyoruz.

08 Mart 2026 Pazar

Sabah erkenden kalkıp, yanımızda getiridiğimiz kek ve kurabiye ile karnımızı doyuruyor, Mine’yi almak üzere şehre gidiyoruz.

Mine ile buluştuktan sonra akşamki rotamızı birde gündüz gözü ile takrarlayalım diyoruz. İlk olarak Preseren Meydanı’na doğru yürüyoruz. Günlük güneşlik bir pazar sabahında meydan cıvıl cıvıl. Etraf turist kaynıyor. Slovenya turizm de bayağı gelişme göstermiş ve çekim merkezi olmuş.

Meydanda,  Slovenya şiirinin en önemli şairi kabul edilen France Prešeren’in (1800 - 1849) bronzdan yapılmış heykeli var. Prešeren'in, Zdravljica (Tost) şiirinin yedinci  kıtası 1991 yılından beri Slovenya'nın milli marşıymış. Prešeren'in öldüğü 8 Şubat günü Prešeren Günü olarak anılmaktaymış ve Slovenya'nın kültürel tatiliymiş.

Bir de acıklı hikayemiz var.  Şairimiz şehrin zenginlerinden birinin kızı Julija’na aşık olmuş. Aşkıda karşılıksız değilmiş. Gel görki kızın ailesi çulsuz bir avukata, hem de bir şaire kızlarını vermemişler. Kızımız hastalanmış ve vefat etmiş.  Prešeren Meydanı'nda şairin heykeli meydanın karşısındaki bir binanın duvarının üzerinde duran Julija'nın yarı kabartmasına bakar vaziyette konumlanmış.







Üçlü Köprüden karşıya geçiyoruz. Ara sokakta bir dükkana giriyoruz. Bir gün önce Mine’nin grup buradan alış veriş yapmış. Çeşit çeşit içkiler mevcut. Öyle alış veriş meraklısı biri değilim. İtalya’ya gelmişken bir şişe  limonçello alır öyle dönerim diye düşünürken Slovenya’da limonçellanın zencefillisini bulunca dayanamayıp alıyorum. Yanına bir de bayramlık yaban mersini likörü koyuyorum.

Pazarın orada 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü nedeniyle çiçekçiler sergi açmış. 8 Mart gününe  burada çok önem veriliyor. Çiçeklerin fotoğrafını çekmekle yetiniyoruz. Ejderha Köprüsü’ne kadar gidip  geriye dönüyoruz. İçkileri arabaya koyup meydandaki kafeye oturuyor, çay kahve içiyoruz. Güneşin,meydanın, dostluğumuzun tadını çıkarıyoruz.

Meydanda bulunan Fransisken Kilisesi’ne giriyoruz. Burası müze kilise, girişte para ödüyoruz.  Kilisenin kırmızıya çalan pembe rengi, Fransisken tarikatının sembolüymüş. Kilise  1646 ile 1660 yılları arasında tek nefli ve iki sıra yan şapelli barok tarzda inşa edilmiş. Çan kuleleri ise1720'lerde eklenmiş. Freskler,varaklı  süslemeler göz alıcı.

 


Kiliseden sonra arabamıza binerek Ljubljana Kalesi’ne çıkyoruz. Kaleye giderken Ejderha Köprüsü’nden bu kez araba ile geçiyoruz. Kaleye füniküler ile de çıkılabiliyor. Biz altımızda araba var, kuyrukta beklemeyelim diyerek araba ile çıkıyoruz. Kale de ücretsiz gezilen bir de ücretli gezilen yerler var. Biz şöyle bir bakıp çıkalım diyerek bilet almıyoruz. Avluyu dolaşıyoruz. Şehri panoromik olarak seyretmek üzere surlara çıkıyoruz. Gezdiğimiz yerleri bir de tepeden görüyoruz.

Ljubljana Kalesi şehrin önemli bir simgesi . Başlangıçta ortaçağ kalesi olan yapı, muhtemelen 11. yüzyılda inşa edilmiş ve 12. yüzyılda yeniden inşa edilmiş. 15. yüzyılda neredeyse tamamen elden geçirilerek bugünkü şeklini almış, binaların büyük çoğunluğu ise 16. ve 17. yüzyıllara aitmiş. Başlangıçta bir savunma yapısı ve 14. yüzyılın ilk yarısından itibaren derebeylerin  merkezi olan yapı , 19. yüzyılın başlarından itibaren çeşitli başka amaçlarla kullanılmış ve bugün önemli bir kültür merkezi olarak hizmet vermekteymiş.

Girişin sağında Okçular Kulesi, yanında barut deposu, daha sonra zindan ve ünlü şövalye Erasmus Lueger'in adını taşıyan Erasmus Kulesi bulunmakta. Erasmus, buradaki zindanda yattığından ve de kaçması imkansız denilen zindandan kaçıp, kendi kalesine geri döndükten sonra kendi efsanesini yarattığından dolayı onun anısına bu kuleye Erasmus adı verilmiş.

Şehrin armasında Ljubljane kalesi,ve kalenin tepesinde kanatlı yeşil bir ejderha var. En önemli iki unsurdanbiri olan Ejderha Köprüsü’nden sonra, kaleyi de görmüş oluyoruz. 





 
Kaleden sonra, benim önerim kızlar tarafından da kabul görünce Metelkova’ya gidiyoruz. Metelkova, Kopenhag’daki Christiania gibi özerkliğini ilan etmiş sosyal ve kültürel bölge.

Eskiden, bu alan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Ordusu'nun askeri karargahıymış , daha sonra Yugoslav Halk Ordusu'nun karargahı olmuş . Metelkova, toplam 12.500 metrekare bir alana yayılmış yedi binadan oluşmakta ve bu binalar Eylül 1993'te çoğunlukla sanatçılar, aktivistler ve genç öğrenciler tarafından işgal edilmiş. O günden bu yana belediye ile kah barışarak, kah küsüşerek gayri resmi olarak varlığını sürdürmekteymiş.

Mahalle pek tekin değil, o nedenle arabayı otoparka bırakıyoruz. Mahallenin girişinde bizi grafiti ile süslenmiş, duvarlar, içerde kesif bir ot kokusu karşılıyor. Girişte polis arabası var. Biz içeri gireken polis arabası da içeri girip, biz çıkana kadar ayrılmıyor ve bizi takip ediyor.

İçerde gündüz vakti olduğu için çok fazla kimse yok. Gördüğümüz birkaç kişide uçmuş vaziyette. Heykel çalışmaları, duvar resimleri çok ilginç. Fotoğraf çekimi serbest ancak ahalinin fotoğrafını çekmek yasak. Sibel ve ben Christiania’dan aşina olduğumuz için pek yadırgamıyoruz. Mine ise dehşet içinde. (Christiania içinde bir sokak da ot satışı serbestti. Mahalle sakinleri geçen yıl referandum yaptı ve sokağın kaldırılmasına karar verdi. Burası artık çoluk çocukla gezebileceğiniz kültür ve sanat alanı oldu) 

2005 yılında Metelkova ulusal kültürel miras alanı ilan edilmiş.Günümüzde Metelkova,kendi kendini yöneten  ve iyi organize edilmiş bir topluluk olarak tanımlanmaktaymış. Alanın yasal bir statüsü yok ve kentleşmesi gayri resmi. Başlangıçta elektrik ve suyu kaçak kullanırken, günümüzde buraya  elektrik ve su yasal olarak bağlanmış. Gel gör ki Metelkova hala  bir işgal alanı olarak kabul ediliyormuş. Şehrin gözde yerinde olduğu için her an kentsel dönüşüm ayağına el konma tehlikesi varmış. Ayrıca, feminizmi ve LGBT topluluklarını savunan bazı dernekler Metelkova'da bulunmaktaymış. Bu derneklere  karşı olan  neo-Nazi ve skinhead grupları zaman zaman buraya saldırmaktaymış. Polis arabasının neden kapıda beklediğini anlamış bulunuyoruz. 









Metelkova’dan ayrılıp otoparka geldiğimizde, parkmetrenin başında biri duruyor. Yaklaşınca adamın birşeyler çektiğini anlıyoruz. Adam anlamadığımız bir şeyler söylüyor. Dokunsan yıkılacak. Ben arabadan inip adama çekil kenara diyorum. 2 Euro atıp bileti okutuyorum. Makine 50 sent geriye veriyor. Kızlar parayı adama bırakmamda ısrar ediyorlar. “Yapmayın kızlar, adam uçmuş, uyuşturucu için 50 sent bile vermem” diyorum.

İtalya’ya dönüş yoluna geçiyoruz. Lipica üzerinden İtalya’ya giriyoruz. Sınırı geçmeden önce Mine’ye Lipica’da ki at çiftliğini gösterip, ucuz akaryakıtdan alıyoruz.

Eve geldiğimizde, bunca yorgunluğun üzerine yemekle uğraşmayalım diyoruz. Özlem, “Hadi kızlar, 8 Mart şerefine  sizi pizzacıya götüreyim” diyor. Modesta Pizzeria’da akşam yemeğini yiyoruz. Özlem pizza, biz deniz mahsullü makarnadan yiyoruz. Yan masalarda 8 Mart Emekçi Kadınlar Günü’nü kutlayan kadınlar ile kadeh kaldırıyoruz.

Özlem’i eve bırakıp biz kızlar şehre iniyoruz. Sofra kur sofra topla için enerji harcamadığımızdan “Geceleyin Trieste” yapmaya gücümüz kalmış. Borsa Meydanı, İtalya Birliği Meydanı civarında dolanıyor, mağazaların vitrinlerine bakıyoruz. Belediye Binası önüne 8 Mart’ı kutlayan kocaman bir afiş asılmış. Afişin önünde birbirimizin fotoğrafını çekiyoruz.


09 Mart 2026 Pazartesi

Bugün benim Trieste’de misafirliğimin son günü. Öğleye kadar Sibel işlerini toparladı. Mine ile Özlem markete gittiler. Beni mutfaktan azat ettiler. Ben Sibel’in telefonu ile çektiğim fotoğrafları hard diske aktarırken Mine mutfakta yemeğe girişiyor.

Öğleden sonra şehre iniyoruz. Dün gece gözümüze kestirdiğimiz mağazalara girip çıkıyoruz. Ben alacak bir şey bulamazken kızlar kendilerine yakıştırdıklarını alıyorlar.

İki saat kadar dolandıktan sonra, Sibel “Haydi Muggia’ya gidelim” diyor. Burayı ben de çok sevmiştim. Mine’de görsün istiyoruz. Muggia’da Sibel arabayı park edip kafede otururken, ben Mine’ye rehberlik ediyorum. Zaten avuç içi kadar yer.Muggia’yı  Mine’de çok beğeniyor.

Deniz kenarındaki  Sibel’in bizi beklediği Al Porto Locale Storico adlı kafeye giriyoruz. Krema kıvamında morina balığı ezmesi sürülmüş ekmek ve yanında ki kayıntılar  ile köpüklü  prosecco içiyoruz. Bunca yıl birlikteyiz. Muhabbete doymuyoruz vesselam.

10 Mart 2026 Salı

Sabah kahvaltıdan sonra benim bavulu arabaya yükleyip Venedik Marco Polo Havaalanı’na gidiyoruz. Mine ile Sibel beni bıraktıktan sonra Venedik’i gezecekler. San Marco Kilisesi’ni muhakkak gezin diye tembih ediyorum. Sibel’e arkadaşlığı, kardeşliği, misafirperverliği için teşekkür edecek kelime bulamıyorum. Sıkı sıkı sarılıyorum.

Rahat bir yolculuktan sonra önce İstanbul Sabiha Gökçen, daha sonra da Ankara’ya varıyorum. Havaş ile Kızılay Güvenpark’ın önünde iniyorum ve sıradaki taksiye binerek eve geliyorum. Asansörde eşyaları sayıyorum. Bir, iki, üç. Eeee dört parça olacaktı. Sırt çantası takside kalmış mı? Hani başımdan aşağı kaynar sular döküldü denir ya öyle oluyorum. Eve eşyaları bırakıp, Tunalı’ya doğru koşuyor, duraktaki taksiye biniyor, gerisin geri Kızılay’a gidiyorum. Deli gibi koşturup Güvenpark’ın önündeki taksilere soruyorum. Milli Müdafaa Caddesi köşesinde, Şoförler cemiyeti’nin klübesi varmış. Taksiler yolcu bıraktıktan sonra, dönüşte başka müşteri bulamazlarsa  orada sıraya  giriyorlarmış. Oraya doğru koşturuyorum.

Şoförler Cemiyetindekiler ilgileniyorlar ama, “Plakayı biliyormuyum?” “Hayır”. Şoförü görsem tanırım. Takside bırakılan eşyalar genelde buraya bırakılırmış. Bekleyen taksilere tek tek bakıyorum. Herkes ilgileniyor. Çanta gidemez, çanta da yok yok. Bilgisayer, hard disk daha neler neler. Tüm fotoğraf arşivim, gezi notlarım her şey ama her şey hard diskte. Resmen mahvoldum. Tüm belleğim, son otuz yıla ait tüm belleğim gitti.

Derken duraktaki sıraya benim taksi yanaşıyor. Arka kapıyı açıyorum. Çanta orada. Şoför durumun farkında değil. Çantayı görmemiş. Ben çantayı çekip havaya kaldırıyorum. Durakta bir alkış kopuyor. “Arkadaşınızı sıradan çıkarın, beni eve o götürsün” diyorum.” Tabii abla ne demek” deyip yol açıyorlar. Neyseki şoför beni bıraktıktan sonra başka yolcu almamış. Benden sonra binen her kimde  çantayı alıp götürse kim ne diyebilirdi ki.  Eve geliyorum ama kafam yerinde değil. O kadar yorgundum ki bir duş yapıp yatacaktım. Çanta olayından sonra öyle bir haldeyim ki cin gibi oluyorum. Olayın şokunu atlatamadan çantayı bulmam büyük mucize. O kafayla bavulu açıyorum. Çamaşır sepetini dolduruyorum.

Resmen üzerimden kamyon geçmiş gibiyim. Her tarafım ağrıyor. Baktım olmuyor, bir tane parol alıyor ve normale dönmeye çalışıyorum. Uyumuşum. Sabah kalktığımda ilk iş çantayı kontrol ediyorum. Divanın üzerinde duruyor, yaşasın her şey yerli yerinde. Neyse az kalsın tüm seyahat burnumdan gelecekti. Buna da şükür.

Feryal Bekdik

Mart 2026 ANKARA

 

 


Yorumlar

  1. Emeğine sağlık ablacım… yine, yeni, yeniden yapalım… seninle gezmek… sonra da gezdiğimiz yerleri senin gözün ve donanımınla okumak…. Çok ama çok çok güzel… sağol, varol ❤️💐🧿🙏👏

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

AL SANA İRAN

KASTAMONU THBT AĞA GEZİSİ MAYIS 2025

CEREN İLE ANKARA