BANA MEZARINI AÇTIRMA BABA

 

BANA MEZARINI AÇTIRMA BABA

Bir arkadaşımın vasıtasıyla tanımıştım. Hayatı hakkında bölük pörçük birkaç şey  duymuş, duyduklarım çok ilginç gelmişti. Bir gün telefon etti. “Yazdıklarını çok beğeniyorum, İzmir’e geldiğinde buluşalım, hayatımı anlatayım yazarmısın?” dedi.  O anlatacak, ben de yazıya dökecektim. “Kişilerin hayatını yazmaya pek hevesli değilim, anlatılanları yazıyorum, o kadar emek veriyorum, sonrada yayınlamamı istemiyorlar” dedim. Israr edince, İzmir’e gittiğimde aradım, buluşup, Hisarönü’nde bir meyhaneye oturduk.  Gittiğimizde öğlendi, kalkarken akşam olmuştu. Hiç durmadan anlattı. Ben sadece not aldım.

Ankara’ya döndükten sonra ilginç bulduğum bir başka arkadaşa ait hikayeyi yazmış, yayınlanması için izin alamamış hevesim kaçmıştı. Yazı işi öyle hemen klavyenin başına geç, yazıver olmuyor. Yazıya dökmek için bir heyecan, bir heves, ne bileyim ilham gelmesi gerekiyor. Karlı bir Ankara gününde yazasım geldi. İşte arkadaşımın hikayesi.

Annem Üsküp doğumlu, gösterişli güzel bir kadınmış. Kadınmış diyorum, annemi hatırlamıyorum. Liseyi bitirdikten sonra hemşirelik formasyonu almış. Bu arada ailesine göre işsiz güçsüz, işe yaramaz bir adama gönül düşürmüş. Adamla evde birlikte olurken üzerlerine babası gelmiş. Babası “Utanmıyormusun?” diye bağırıp çağırınca, ”Utanmıyorum, sen utanıyorsan kapıyı kapat” diye bağırmış. Kızda ki cesarete bak.

Annem bakmış ki aileler bu işe karşı, adamın da bir iş tutacağı yok, yavaş yavaş hevesi kaçmış. O günlerde  samimi olduğu kız arkadaşına da adamın tüm zayıf yanlarını, kendince cazip bulduğu yanlarını anlatır, dertleşirmiş. Kısa bir süre sonra  duyuyor ki adamla arkadaşı işi pişirmişler ve evlenmeye karar vermişler. Yani annesi adamın el kitabını yazmış arkadaşına vermiş. Ne demiş eskiler “Senin bok diye attığını, el alem hap diye kapar”

Anne buna çok kırılmış. Oralarda duramamış. Kalkmış, annesi ve kardeşleri ile birlikte Türkiye’ye gelmiş. Anne, Egenin bir kasabasında hemşire olarak çalışmaya başlamış. O arada annesine ihanet eden adam ile en yakın arkadaşı evlenmiş iki de çocuk sahibi olmuşlar. Yaşamak için para lazım, adam da eşi ile çocuklarını Üsküp’de bırakarak  Almanya’ya işçi olarak gitmiş.

Anne bu arada küçük kasabada çalışırken, kasaba dar gelmeye başlamış. Uzun boylu, sarışın, gösterişli göze çarpan kız. Bir yandan annesinin lafı sözü, diğer yandan kasabanın tutuculuğu dedikodusu, üstüne üstlük aldığı da üç otuz para kimseye yetmiyor,  bakıyor ki olacak gibi değil, çalışmak üzere Almanya’ya gitmeye karar veriyor. Annesi de o işe yaramaz, adam olmaz dediği delikanlının Almanya’da olduğunu bile bile gitmesi için annesini teşvik ediyor.

Yarım kalmış bir hikaye, kapanmayan bir hesap var. Anne ile adam Almanya’da birbirlerini buluyorlar mı? Adamın karısı ve çocukları nasıl olsa memlekette. Küllenen aşk alevleniyor mu? Bunlar birlikte yaşamaya başlıyorlar. Aradan biraz zaman geçtikten sonra  annesi hamile kalıyor ve bir kızları oluyor.

Çok geçmeden Üsküp’te ki eş, olanları duyup Almanya’ya geliyor. Adam eşi ve çocuklarına ev açıyor ama  arkadaşımın annesinden de ayrılmıyor. Adam  iki evli iki eşli yaşamaya başlıyor. Adamın karısı, iki çocuğun üzerine iki doğum daha yaparken, bizimkinin annesi de ablasından  on dört ay  sonra arkadaşımı doğuruyor.

“Ablam down sendromlu” diyor. Özürlü çocuğu olan ailelerin, ilerde kardeşine baksın diye bir çocuk daha dünya getirmeleri görülmemiş bir şey değil. Arkadaşımın doğumundan sonra, annesi ile babasının arası bozuluyor, bunda annesinin bozulan psikolojisinin de etkisi var. Adam karısını bırakmıyor, nikah yok, özürlü bir kız çocuğu, üzerine arkadaşımın doğumu, büyük ihtimalle üzerine doğum depresyonu. Hepsi üst üste geliyor. 

Abla, babanın nüfusuna kayıt edilmiş. Arkadaşıma, annesinin o ruh haliyle, kendince gurur yapması  yüzünden baba adı boş olarak, annesi tarafından kimlik çıkartılıyor. Baba ile bitip tükenmeyen kavgalar başlıyor. Baba da annesini, özürlü ablasını ve kucaktaki bebeyi getirip Üsküp’te ki dedenin evine bırakıyor. 

Dede de yaşlanmış, iki çocuk bir de psikolojisi bozuk kızı ile baş edemeyince, bizimkiler, tekrar anneannenin yaşadığı Türkiye’de ki kasabaya geliyorlar. Almanya’da çalışırken, anne kasabadakilere para yağdırmış, onları ihya etmiş, onun hatırına rahat ederim diye kalkıp geliyor. Geliyor da, gelmez olaymış. Aile, “Kendin yetmedin bir de piçlerini getirdin” diye ileri geri laf etmeye başlıyor. Kadının psikolojisi zaten bozuk, çalışamıyor. Ev işlerine, tarlaya, hayvanlara bakıyor ama gün günden durumu kötüye gidiyor.

Bir sabah kalkıyor, ahırı temizliyor, hayvanların yemini suyunu veriyor ve kendini ahırda asıyor. O güzelim kadın iki çocuğunu bırakıp, bu dünyadan kendi iradesi ile ayrılıyor. Arkadaşım ve ablası annesiz kalıyorlar mı? Abla üç yaşından biraz büyük,  arkadaşım iki yaşında bile değil.

Baba olayı duyup çocukları Almanya’ya götürmek istiyor. Anneanne “Ben öksüzlerimi kimseye veremem, onlar kızımın emaneti, üvey anne eline bırakamam” diye o da ayrı bir gurur yapıyor. Allah için anneanne çocuklara iyi bakıyor ama gel gör ki, anneanne de arkadaşım ilkokul dörtteyken vefat ediyor.

Babaya haber salınıyor. Baba da “Benim düzenimi bozmayın, vaktiyle verseydiniz olurdu, şimdi çocukları alamam” diye yan çiziyor. Çocuklar ortada kalıyor mu? Dayıları ve dayılarının hanımları nöbetleşe çocukların bakımını üsleniyorlar.

Arkadaşımın ablası, koyduğun yerde duran cinsten kimseye zararı yok. Tarlaya götürüyorlar, bir köşede oturuyor. Ama arkadaşım yaramaz ele avuca sığmıyor. Abla olan bitenin farkında değil ama arkadaşım anasız ve babasız olmanın tüm hırçınlığı ile ele avuca sığmıyor. Bunda yengesinin küçücük çocuğa çocuklarını baktırmak, yediğin ekmeği  hak et diye evde hizmetçi gibi kullanmak istemesinin payı çok. Bir gün o kadar bunalıyor ki evden kaçıp anneannesinin boş evine gidiyor. On gün orada kalıyor. Allahtan komşu durumu fark edip  pencereden yemek falan veriyor, yoksa açlıktan ölecek.

Bunun üzerine arkadaşımı diğer dayısı yanına alıyor, o da tarlada çalışma şartıyla. Küçücük çocuk, tütün kırıyor, çalışanlara su taşıyor. On yaşında çocuktan ablasını yıkaması isteniyor. Ablasını yıkarken kaynar suyla  haşlıyor. Haydi dayak, haydi azar. Bir ara babaannenin yanına gidiyor. Orada da yediği içtiği gözlerine görünüyor. “Çok fakirdiler, pazarcılık yaparak kendi karınlarını zor doyuruyorlardı, orada da olmadı” diyor. 

“Okulda başarılıydım, resim yapmayı çok seviyordum. Hatta yaptığım bağ bozumu resmi ile  resim yarışmasında birinci bile olmuştum. Çizdiğim resimlerin içinde yaşamayı hayal ederdim” diyor. Resim defteri ne ki eski takvim yapraklarının arkasına resimler yapıyor.

Öğretmenleri yatılı okul sınavlarına girmesini söylüyorlar. Dayılar kötü yola düşer diye sınava girmesini engelliyorlar. “Kötü yol bahane, eve hizmetçi gerekti” diyor.

Orta okula başlıyor. Orta ikiye geçtiği sene bakıyorlar ki boylu poslu, sarışın lacivert gözlü herkesin dikkatini çeken bir kız olmuş. Okuyup ne yapacak bari evlendirelim diyorlar. O arada, İzmir’de temizliğe giden bir akrabaları kasabaya geliyor. Çalıştığı evde ki yaşlı hanıma eşlik edecek bir kız çocuğu arandığını söylüyor. Arkadaşım, ortaya atılıp “Beni götür, beni alsınlar” diye yalvar yakar oluyor. Böylece hali vakti yerinde yaşlı teyzenin yanına evlatlık olarak veriliyor.

Bizimki orta birden ikiye geçmiş, okula gideceğini sanırken, “Sen okuldayken annemize kim bakacak okul mokul yok” diyorlar. Teyzenin oğullarından biri biz sana kitaplarını alalım, ortaokul ve liseyi dışardan bitirirsin diyor.

Teyzenin evinde yaşamaya başlıyor. Teyzenin oğulları inşaat işleri ile uğraşıyorlar. Halleri vakitleri yerinde, epey zenginler. ”Bizim evde  perdeler yıkanmaz, kirlendiğinde yenilenirdi” diyor. Allah için iyi davranıyorlar ama teyzenin önceden de mi vardı, yoksa yaşlılıktan mı oldu psikolojik sorunları baş gösteriyor. Teyzeye psikonevroz teşhisi konuyor. Teyze üç kere intihara teşebbüs ediyor, bizimki kurtarıyor. Bunun üzerine  teyzenin hastane günleri başlıyor.  Arkadaşım o çocuk haliyle teyzenin psikiyatri servisinde refakatçısı oluyor. “ Bahçeye bile inmiyordum, bisküvi, elma yoğurtla karnımı doyuruyordum” diyor. Doktorlar bile haline acıyıp kadının çocuklarına  “ Bu kız çocuğuna arada bir nefes aldırın üç aydır burada” diyorlar.

Teyze ile kah gezmelerde, kah hastanede günler geçip gidiyor. Arkadaşım azimli ve zeki kız. Dışarıdan ortaokulu da, liseyi de bitiriyor. Bu arada yirmili yaşlara geliyor. Teyzenin oğulları arkadaşımı karşılarına alıyorlar. “Bak artık büyüdün, çok güzel bir genç kız oldun. Annemiz vefat ettikten sonra, seni hiç birimiz evimize sığdıramayız. Biz düşündük, seni evlendirelim dedik. Mezun olduğundan beri yanımızda çalışan mimar bir çocuk var, otuz beş yaşlarında, çok efendi, şöyle iyi böyle düzgün” diye konuşmayı bitiriyorlar.

Arkadaşım delikanlı ile tanışıyor. Talibine içi hiç ısınmıyor.  Çaresizlikten mi, gidecek bir yeri olmamanın verdiği panikten mi, gençliğin verdiği cesaretten mi bilinmez evlenmeyi kabul ediyor ve evleniyorlar.

Çok geçmeden bir oğlu oluyor. Eşi ile anlaşması mümkün değil, ayrı dünyaların insanları. Eşi sanatçı ruhlu, entel, her şeyi ben bilirim diyen bir erkek. Arkadaşımın tahsilini küçümsüyor. Bir laf söylese herkesin içinde sen suslar, gururunu kırmalar. Arkadaşımın gidecek yeri yok, evden ayrılsa geçimini nasıl sağlayacak? Kendisi annesiz babasız büyümüş, tüm derdi  oğlunu büyütmek. Yıllar akıp giderken  arkadaşım göğüs kanseri oluyor. Uzun bir tedavi sürecinden sonra iyileşiyor. Oğlu büyüyor, üniversiteyi bitirip kendi ekmeğini kazanmaya başlıyor. Bu arada eşinin bir de alkol sorunu var. Günden güne bağımlılığı artıyor. İçince iyice çekilmez oluyor. Bir gün arkadaşımın canına tak ediyor. “Bu kadar çok içkili masada oturacağımı bilsem konsomatris olurdum” diyor ve koca evinden çıkıp oğlunun yanına yerleşiyor. Oğlu evlenip başka şehre taşınınca oğlunun evinde oturmaya ve eşinden ayrı yaşamaya  devam ediyor.

“Ablan ne oldu? diyorum. Ablası halen yaşıyormuş. Babası, ailesi Türkiye’ye döndükten sonra yerleştikleri  kasabada ablasını asgari ücretin altında bir paraya bakmaya  razı gelen bir hanımın yanına boş bir çuval gibi bırakmışlar. Baba, o kadarcık parayı bile kadıncağıza doğru düzgün ödememiş. İnsanlığın ölmediği yıllar. Kadın, “O benim evime bereket getirdi, uğur getirdi diyerek Allah rızası için ablaya bakmış”.

“Ya baban, babana ne oldu?” diyorum. Babası ve ailesi baba Almanya’dan emekli olduktan sonra, önce kasabaya daha sonrada  İzmir’e yerleşmişler. Arkadaşım, babanın karşısına geçip, kendisini nüfusuna almasını, baba hanesine babasının adının yazılmasını istemiş. Baba da “Sana bir ev vereyim, ablanın bakımını da sen üslen bu meseleyi kapatalım” demiş.

Arkadaşım da “Ablam zaten senin çocuğun, onun bakımından da sen sorumlusun, ancak sen öldükten sonra ben devreye girerim” demiş. “Senin nüfusuna geçip, bunca yıl taşıdığım piç damgasından kurtulmak istiyorum. Bunca yıl babalık yapmadın, o kadar malın mülkün var, beni bir ev ile mi çırak çıkaracaksın. Annemin ölümünden sonra, üzerine geçirdiğin anneme ait parayla kalkındınız. Ben hakkım olanı istiyorum. ”  diye noktayı koymuş.

“Eeee baban ne dedi?” diyorum. Babası “Elinden geleni ardına koyma” demiş. Arkadaşım da gitmiş babalık davası açmış. Mala mülke de tedbir koydurmuş. Dava sürerken baba hastalanmış. Arkadaşım hastane de ziyaretine gitmiş. “Baba bak davayı açtım, DNA testi için mazeret beyan edip kaçıp durma, bu örnek senden alınacak, bana mezarını açtırma” demiş.

“Sonra ne oldu?” diyorum. “Babam on gün sonra vefat etti, ben de mezarı açtırdım” diyor. Ülkemizde her alanda geç gelen adalet bu davada da geç gelmiş ama gelmiş. Babalık davası on yıl sürmüş. “ Ama sonunda babam olduğunu tescil ettirdim” diyor. Sonra da mal mülk davası başlamış, üvey kardeşler davayı uzattıkça uzatıyorlarmış.

“Bir de işin içinde kıskançlık var” tabi diyor. Efendim bunlar Almanya’dayken arkadaşımın annesinin yaşadığı ev villa, diğer ailenin yaşadığı ev ise  göçmenlerin yaşadığı küçücük bir apartman dairesiymiş. O zamanlar üvey kardeşler annesinin yaşadığı eve gelip giderlermiş.  Annesinin giyimine kuşamına, yaşam tarzına hep gıpta etmişler. Eee kadın çalışıyor, iyi de para kazanıyor, onların anneleri gibi ev kadını değil ki.

Ellerden duymuş, ablası için “Özürlü olmasına rağmen amma uzun yaşadı, bir türlü ölemedi” demişler. Abla ölünce bir mirasçı azalacak babadan bağlanan maaş da diğer hak sahiplerine kalacak diye mi düşünüyorlar nedir? Oysa ablanın mirasçısı var, o da  arkadaşım. “Ablam benin meleğim” diyor. Sık sık ablasını ziyaret ediyor. Babasının ölümünden bu yana abla hem babadan bağlanan maaşla hem de arkadaşımın katkısıyla aynı kadın tarafından bakılmaya devam ediyormuş. Kısmet olursa önümüzdeki yaz ablasını  birlikte ziyarete gideceğiz. Davalar içinde “Amaan kafana takma, sosyal faaliyet olarak düşün” diyorum. Önemli olan sağlık.

 

 Feryal BEKDİK

Ocak 2026 ANKARA

Yorumlar

  1. Gerçek hikayeler her zaman ilgimi çekmiştir,bir solukta okudum emeğinize sağlik,aslinda bizim urladada mübadele sebebiyle böyle yüzlerce hikaye vardır ama yazılmadığından,arşivlenmediğinden bunlar kaybolmuştur,böyle derlemelerinizi kitaplaştırırsanız bizde zevkle okuruz,emeğinize sağlık

    YanıtlaSil
  2. Hayat doğduğunda kimileri için daha da zor. Ama oluruna bırakmamis. Arkadaşın ve annesi güçlü bir kadınmis. Kendinin kahramani olmuş. Tebrikler.
    Sende çok güzel yazmışsın Feryal.

    YanıtlaSil
  3. Sohbet tadında sonuna kadar okudum. Yüreğinle dinlemiş ve yazmışsın 👏❤️🧿

    YanıtlaSil
  4. Okudum üzüldüm birdaha okudum ne mücadele kalemine sağlık

    YanıtlaSil
  5. Feryal abla İzmir Türkcell şantiyesinde toplantı yemeklerinde de siz konuşunca herkes susar hep beraber dikkatlice dinler nüktelere beraber gülerdik, bu yazıyıda okurken eski günlerde ki gibi siz konuşuyormuşsunuzda ben dinliyorum gibi hissettim sadece bir fark vardı o zamanlar güldürüyordunuz şimdi hüzünlendiriyorsunuz, sağlıcakla kalın hep mutlu huzurlu olun.
    Mustafa Kartal

    YanıtlaSil
  6. sevgili feryal yine her zamanki gibi inanılmaz güzel bir yazı iyi ki varsın kardeşim sen yaz biz okuyalım iyi ki varsın iyi ki arkadaşımızsın

    YanıtlaSil
  7. Kalemine sağlık

    YanıtlaSil
  8. Ne güzel yazmışsın Feryalim , tebrikler

    YanıtlaSil
  9. Keyifle okudum, kalemine sağlık

    YanıtlaSil
  10. Harikasın Feryalcim kalemine sağlık sen yazmaya devam et biz okuruz

    YanıtlaSil
  11. Hasan Kababulut15 Ocak 2026 10:19

    Güzel ablam benim. Bazı yazılar vardır tüm zamanlarda canlı sanki oradaymissin gibi gelir insana. Bilirsin senin yazıların, daha doğrusu yaşanmışlıkların yansımaları hep öyledir bende. O yazıları okurken ya çay ya kahve illaki bir eslikci olur yanımda. Ama bu kez bir öfke bir kızgınlık oturdu yanibasima . Şu arkadaşının başına gelenlere bir kızmıştım ki anlatamam. Bir kasaba dolusu insan bu kadar mı merhametsiz olur ya. Neyse ki derdini anlatabildigi sen varmissin orada, canım yandı biraz onun icin... Hayata gülümsemeyi öğütleyen güzel yüreğine keder değmesin. Kalemine ama en çok o İNSAN yüreğine keder değmesin 🥰

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

AL SANA İRAN

KASTAMONU THBT AĞA GEZİSİ MAYIS 2025

CEREN İLE ANKARA