BERLİN GEZİ NOTLARI
BERLİN GEZİ NOTLARI 03 TEMMUZ- 6 TEMMUZ 2018
Bu seferki Kopenhag ziyaretini uzun tutunca arada bir yerlere kaçalım dedik. Belçika’da Brugge’ye mi yoksa Almanya’da Berlin’e mi gidelim derken; Berlin’de ki ailemizin dördüncüsü Deniz’i ziyaret etmek daha ağır bastı. Hemen ulaşım ve otel için harekete geçtik. Otobüsile iki kişi için gidiş-dönüş 100 Euro bilet parası hesaplı geldi. Otel içinde HollydayInn City Center’da karar kıldık. Çocuklardan bu sefer ne kız ne de oğlan annelerini bırakarak bizle gelmek istemediler. Oysa Aslan ile iki yıl evvel İsveç’e Stockholm’e ,geçen yıl da Danimarka içinde ki Aarhus’a gitmiş, çok keyifli vakit geçirmiştik. Çaresiz bu yıl çocuklar olmadan gezeceğiz
03 Temmuz 2018 Salı
Sabah Barış bizi otobüslerin kalktığı yere bırakıyor. 8:15 de Kopenhag Tren istasyonunun yanından kalkan Filixbus otobüsüyle ile Berlin’e hareket ediyoruz.İki saat kadar sonra Gedser’den feribota biniyoruz. Feribottaki restorana epey yüklü bir ücret ödeyerek hem yeme içme hem de rahat oturma alanıyla lüks bir seyahat yapıyoruz. Yol iki saate yakın sürüyor. Nasıl olsa para verdik diye yol boyu yiyip içiyoruz. Gelsin biralar, gitsin dondurmalar.
Almanya’nın Rostock limanında feribottan inerek tekrar otobüse biniyoruz. Saat 16:00 da Berlin ZOB (Zentraler Omnibus Bahnhof- Merkez Otobüs istasyonu)’nda otobüsten iniyoruz.
İstasyona gelmeden otobüsün camından bir daha görürüm göremem deyip Schloss Charlottenburg’un (CharlottenburgSarayı) görüntüsünü yakalıyorum.
İstasyonda iner inmez hemen iki günlük Berlin’e Hoş Geldin kartı ve Metro hatlarını da gösteren Berlin Haritası’nı alıyoruz. Gezi boyunca ben eski usul haritadan, Haluk akıllı telefondaki navigasyondan yararlanıyor. Haluk benim eski moda harita izlememle dalgasını geçiyor. Telefon bazen sapıtıyor, ben de “Elek elek eski elek yenisi ya sık olur ya seyrek” diye teknolojiye karşı dalgamı geçiyorum.
Berlin’de U Bahn ve S Bahn olmak üzere iki farklı metro hattı var. U Bahn bildiğimiz yer altı metrohattı. S Bahn ise daha geniş ağa sahip hafif raylı tren. Biz tüm seyahat boyunca S Bahn’dan yararlanıyoruz.Otelimiz,Kreuzberg Bölgesinde, Anhalter İstasyonuna da çok yakın.
İstasyondan çıktığımızda çok güzel eski bir kapı karşımıza çıkıyor. Ne kapısı ki bu diye fotoğrafını çekip yolumuza devam ediyoruz. Otele yerleşip hemen sokağa çıkıyoruz. Deniz ve Barış (Deniz’in eşinin adı da Barış) ile akşam Check Point Charlie’de buluşmak üzere sözleşiyoruz.
Akşama kadar daha vakit var, tekne turu yapalım istiyoruz. Otelin yakınında ki nehrin kenarında bulunan tekne kalkış yerine vardığımızda görüyoruz ki tekne saatini çoktan geçirmişiz. Biz de Mehringplatz’dan Check Point Charlie’ye doğru yürüyoruz. Mehringpaltz Berlin’in güney kapısında (Hallesches Tor), 1700’lü yıllardan beri var olan bir meydan, şu sıralar yeniden düzenleniyor. 1830 yılında meydana bir de “ Barış Sütunu” üzerine “Zafer” heykeli kondurulmuş. Meydan Berlin’de ki birçok yer gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında harap olmuş, sonra yeniden yapılmış.
Friedrichstraße üzerinde yürürken, sağa dönüldüğünde Yahudi Müzesi’ne gidileceğini gösteren tabelayı görüyoruz. Yolumuza devam ediyor ve Check Point Charlie’ye varıyoruz.
Berlin ve Potsdam’da yapacağımız geziyi iyi anlayabilmek için biraz tarihi bilgileri tazelemekte yarar var.
İkinci Dünya savaşı sonlarına doğru, 4 Şubat 1945 - 11 Şubat 1945 tarihleri arasında SSCB'nin önde gelen tatil yeri Yalta'nın 3 kilometre güneyinde bulunan Livadia Sarayı'nda Birleşik Krallık Başbakanı Churchill , Amerika Birleşik Devletleri Devlet Başkanı Roosevelt, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri ve SSCBHalk Komiserleri Kurulu Başkanı Stalin olmak üzere "Üç Büyük" (Big Three)'ün katıldığı bir konferans düzenlenir. Bu konferans Yalta Konferansı ya da Kırım Konferansı diye hatırlanacaktır. Konferans da, Polonya topraklarının değişimi, Almanya'nın bölünmesi ve SSCB'nin Japon İmparatorluğu'na savaş ilan etmesi konu edilir.Sovyetler Yalta’da, Almanya’nın teslim olmasından 3 ay sonra Japonya’ya savaş ilan edeceklerini kabul eder.
ABD, 1944 Mayıs ayında Atom Bombasını Almanya’ya karşı değil Japonya’ya karşı kullanmaya karar vermiştir. 18 Eylül 1944 günü New York’ta yapılan toplantıda da ABD ve İngiliz liderler, Atom Bombası’nın Japonya’ya karşı kullanılmasında mutabakata varırlar.
Almanya 1945 Mayıs ayında teslim olur ve Avrupa’da savaş sona erer. Savaşın galipleri aynı yılın Temmuz ayında işgal altındaki Almanya’nın Potsdam kentinde bir araya gelirler. 6 ay önce Yalta’da Rus lider Joseph Stalin ve İngiliz lider Churchill ile bir araya gelen ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt 12 Nisan’da hayatını kaybetmiş ve yerine başkan yardımcısı Harry Truman ABD başkanı olmuştur.
Harry Truman, Potsdam Konferansının tarihi olarak atom bombasının tamamlandığı günü seçmiştir. O günlerde Japonya oldukça zayıf düşmüştür. ABD, 1945 Kasım ayında Japonya’yı işgali planlamaktadır. Potsdam Konferansı’nda ABD, İngiltere ve Milliyetçi Çin tarafından Japonya’ya yönelik bir ‘teslim ol’ deklarasyonu yayınlanır. Ruslar henüz Japonya’ya savaş ilan etmediği için bu deklarasyona imza atmazlar. Japonya’nın Potsdam Deklarasyonu’nu reddettiği 30 Temmuz 1945 tarihli Amerikan gazetelerinin manşetlerinde yer alır. Japonya, teslim ol çağrısını reddetmiş midir? Ya da da onur kırıcı çağrı karşısında boynumuz bükük lafı boyun eğmeyeceğiz diye mi tercüme edilmiştir? İşin bu kısmını tarihçilere bırakalım.
ABD’nin Japonya’ya artık pek de ihtiyaç kalmamasına rağmen atom bombası kullanmasında ve bunda aceleci davranmasında en önemli faktör Sovyetler Birliği’dir. Savaş sonrası Doğu Avrupa’nın şekillenmesi konusunda ciddi görüş ayrılıkları başlamıştır. ABD, Sovyetler Japonlara savaş ilan etmeden Japonları teslim olmaya zorlamak böylece savaş sonrası Japonya’da tek söz sahibi olmak istemekte ve bir de Japonya teslim olmadan savaş içinde atom bombası kullanarak, sonraki dönemde bu gücünün etkisini Sovyetler üzerinde sürdürmeyi hedeflemektedir. Bir başka sebep ise iç politikadır. Atom bombası için 2 milyar dolar (2018 rakamı ile 28 milyar dolar) harcanmış ve 120 bin kişi bu çalışmada istihdam edilmiştir. ABD’nin Bütün bu masrafı haklı göstermek için, ülke içinde “Savaşı atom bombası bitirdi” algısına ihtiyacı vardır.
6 Ağustos 1945’de “Little Boy” adı verilen bomba Hiroşima’ya atılır. Üç gün sonra, 9 Ağustos 1945 ‘de “Fat Man” adı verilen bir diğer bomba Nagasaki’ye atılır. Japonlar teslim olur.
Gelelim Berlin’e. Potsdam Antlaşması’na (17 Temmuz -02 Ağustos 1945)göre Almanya ve Avusturya, dört işgal bölgesine ayrılarak ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB yönetimine bırakılır. Berlin’de aynı biçimde dört yönetim bölgesine ayrılır. Berlin kenti Sovyet Bölgesi’nin içinde kalmıştır. Berlin'in batı kısmında Fransa, İngiltere ve ABD yönetiminde bir ekslav (Bir devletin başka bir devlet tarafından kendisiyle bağlantısı kesilmiş toprağına eksklav toprak denir)oluşur.
Anlaşmaya göre Berlin işgalinin sonu dörtlü bir anlaşma sonucu sona erecektir. Batılı Müttefik Devletler'in Berlin'deki sektörlerine üç hava koridoru garantisi verilir ve Sovyetler ayrıca resmi olmayan bir şekilde Batı Almanya ve Batı Berlin arasında kara ve demir yolları trafiğine izin vermiştir. Yapılan antlaşmalar resmi bir şekilde bu idari sisteminin sadece geçici bir idari şekli olmasını ön görmüştür. Bütün taraflar Almanya'nın ve Berlin'in ilerde birleşmesini beklemektedir.
Ancak Batılı Devletler ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla ve Soğuk Savaşın başlamasıyla birleşik bir Almanya yönetimi hayal olur. 1948'de Sovyetler Batılı devletlerin Berlin'i terk etmesi için baskı kurmaya başlar, batıdaki sektörlere her türlü kara yolu ve demir yolu bağlantısını keser ve böylece tarihte Berlin Ablukası diye bilinen abluka başlar.
Batı bunun üzerine, kendilerine verilen hava koridorunu kullanarak Berlin'in batısına ulaşımı sağlar. Batı Berlin'in yiyecek dahil her türlü ihtiyacı hava yolu ile sağlanır.Berlin hava köprüsü olarak bilinen bu olay Berlin'in birleşimine kadar devam eder. Mayıs 1949’da Sovyetler ablukayı kaldırır ve Batı Berlin ayrı bir kent olarak kendi yasalarını böylece korumuş olur.
1949'un sonlarında işgale uğramış Almanya'da iki tane devlet kurulur. Batı'da Almanya Federal Cumhuriyeti (Batı Almanya) ve doğuda Alman Demokratik Cumhuriyeti (Doğu Almanya). Batı Berlin böylece Batı Almanya'nın bir ekslavı olur. Batı Almanya’nın başkenti Bonn olur, Doğu Almanya’nın başkenti ise Berlin’dir.
Berlin’i bölünmüş Almanya’nın tam ortasında zannedenlerin sayısı oldukça fazladır; ancak Berlin, tamamen Doğu Almanya sınırları içindedir. Berlin Doğu Almanya'nın içinde kalmış bir adacık gibidir. Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya'ya kaçmalarını önlemek için Doğu Alman meclisinin kararı ile 13 Ağustos1961’de 46 km uzunluğunda bir duvar yapılır.
Batı'da yıllarca "Utanç duvarı" (Schandmauer) olarak da anılan ve Batı Berlin'i abluka altına alan bu betondan sınır, 9 Kasım 1989'da Doğu Almanya'nın, isteyen vatandaşlarının Batı'ya gidebileceğini açıklamasının ardından tüm tesisleriyle birlikte yıkılır.
9 Kasım gecesi ve ilerleyen günlerde duvarda yankılanan balta sesleri bir nevi özgürlük konseridir. Ama asıl konseri bir zamanlar duvarın böldüğü Postdamer Meydanı’nda Bryan Adams, CindyLauper gibi şarkıcıları da yanına alan Pink Floyd’un efsane ismi Roger Waters verir. ‘Duvar’ adını verdiği konser 1990’ın Temmuz’unda sahnede devasa bir duvarın yıkımı ile final yapar. Sovyet ordusu bandosunun da yer aldığı konser 35 ülkede canlı uydu yayınıyla 1 milyar seyirciye ulaşır.
Bizim buluşma noktası olarak seçtiğimiz Checkpoint Charlie (Çarli Kontrol Noktası), bölünmüş Berlin'de Doğu-Batı geçiş noktalarından biriymiş. Bu geçiş kapısı sadece müttefik askerleri, büyükelçiler, bu kişilerin aileleri, yabancılar, Federal Almanya'nın Demokratik Almanya'daki temsilcileri ve çalışanları ve Demokratik Alman üst düzey yöneticileri tarafından kullanılmış.
Günümüzde bu bölge tam bir “Soğuk Savaş Müzesi” durumunda. Check Point Charlie Duvar Müzesi var. Müzenin karşısında da McDonald’s var iyi mi? Hemen karşı çaprazında ki binanın ön yüzüne “Berlin Duvarı’nı Burada Görebilirsiniz” diye pankart asılmış. Müzesinin hizasında yolun karşısına geçinceSoğuk Savaşı dönemine ait dünya savaşına neden olabilecek büyüklükte olan ama atlatılan krizlerin fotoğraflarla anlatıldığı billboardlar var.
Duvarın yapımından hemen sonra27 Ekim 1961'de yani Küba Füze Krizi’ndenbir yıl evvel Sovyetler Birliği ve ABD asker ve panzerleri bu noktada karşı karşıya gelmişler ve 16 saat boyunca tek bir kurşun atmadan karşılıklı beklemişler.
Olayda tam bir geçersin geçemezsin meselesi. Duvarın yapımını engelleyemeyen müttefiklerin diplomatları Ekim 1961’e kadar Doğu Berlin’e sorunsuz girip çıkıyorlarmış.
22 Ekim'de Batı Berlin'deki üst düzey ABD'li diplomat E Allan LightnerJr, Doğu Berlin'deki devlet opera binasına giderken Doğu Alman sınır muhafızları tarafından durdurulmuş. Doğu Almanlar pasaportunu görmek istemişler, “O da sizde kim oluyorsunuz pasaportu sadece Sovyet yetkililer kontrol etme hakkına sahip” diye ısrar etmiş. Neticede Lightner geri dönmek zorunda kalmış.
Berlin Duvarı'nın yapılmasından sonra Moskova ile olan görüşmeleri yürütmek üzereWashington tarafından gönderilen 1948-49 Berlin Airlift'in efsane komutanı General Clay, diğer bir Amerikan diplomatın Doğu Berlin'e girmesini emretmiş. ABD ordusu askeri polislerinin ciplere eşlik etmesiyle manevra başarılı olmuş. Sonraki günlerde Doğu Almanlar, Doğu Berlin'e giren batılı müttefikleri kontrol etme ısrarını sürdürünce, Clay bunu gurur meselesi yapmış, Amerikan M48 tanklarını Checkpoint Charlie’nin 75 metre uzağına dizmiş. Karşı tarafta durur mu onlarda Moskova’nın onayı ile Rus T55 tanklarını karşıya dizmişler
Neyse ki Beyaz Saray ve Kremlin çatışmaya değecek hayati önemde bir olay olmadığının farkına varmış da 16 saat sonra tanklar birer birer geriye çekilmişler. Sonuç olarak, Kennedy Batı’nın Doğu Berlin’de hiçbir tasarımının olmadığı yönünde güvence vermiş, Sovyet lideri de müttefik yetkililerin ve askeri personelin Doğu Almanya’ya giriş çıkışında sorun çıkmayacağının garantisini vermiş ve konu kapanmış.
Bu olaydan sonra, Batılı diplomat ve askeri personeli Doğu Berlin'deki opera ve tiyatroya rahatça gidip gelmişler. Doğu’lu diplomatlarda Volga limuzinleri ile Sovyet Askeri polisi eşliğinde de olsa Batı Berlin'deki görevlerini sürdürmüşler.Duvar Kasım 1989’da yıkılana kadar da bu durum sorunsuz devam etmiş.
Yani Check Point Charlie “Tank Confrontation” adı verilen soğuk savaşın en gergin anlarından birinin yaşandığı ABD ve SSCB’nin birbirlerine dayılandıkları, en son model tanklarını karşı karşıya dizme oyunu oynadıkları kontrol noktası.
Check Point Charli’nin önünde Doğu Berlin tarafından bakıldığında Rus, Batı Berlin tarafından bakıldığında Amerikan Askeri fotoğrafı asılmış bir direk var. Kasım 1998 tarihinden bu yana Frank Thiel tarafından hazırlanmış olan Sovyet ve Amerikalı asker portreleri 1961 yılında ultimatomların verilmesinden sonra karşı karşıya gelen iki tarafın panzerlerini temsil etmekteymiş.
Buradaki ABD sektörüne ait kontrol kulübesi orijinal değilmiş, orijinali Müttefikler Müzesinde'ymiş. Kontrol kulesinin önündeki asker kılıklı biri fotoğraf için 3 EURO istiyor. Eskiyi hatırlatan bir tarafından Amerikan Sektörüne giriyorsunuz, diğer tarafında Amerikan Sektörün’den çıkıyorsunuz diye dört dilde yazan tabela duruyor. Tabeladaki yazılar aşağıya doğru küçülüyor. En üstte İngilizce, onun altında da Rusça, Fransızca olarak sıralanıyor. En küçük ve en alttaki yazı da Almanca.
Çocukları beklerken, köşedeki Black Box CalterKrieg yazan ve Bilboardlar ile çevrelenmiş inşaatın köşesindeki kafede birer bira içiyor, vakit geçiriyoruz. Buluşma saatine yakın kalkıyor. Kontrol noktasına doğru gidiyoruz. Çocuklar karşımıza geliyor. Yıllar sonra bizim evin dördüncüsü ile Check Point Charlie’de buluşuyoruz.
Yürüyerek Kreuzberg mahallesini keşfediyoruz. Burası Türklerin en çok yaşadığı mahalle. Eskiden Batı Berlin’in Doğu içine cep gibi giren bu kesimi şimdilerde Berlin’in Cihangir’i olmuş. Yol üzerinde bir büfe dikkatimizi çekiyor. Önünde uzun kuyruk var. Tabelada Mustafa’s Gemuse Kebap yazıyor. Sahibi Türk’müş ve de sadece tavuk döner yapıyormuş. Deniz, Berlin’in en ünlü dönercisi olduğunu söylüyor.
Yürüyerek akşam yemeği için YorckschlösschenJazzCafe’de oturuyoruz. Sosis, patates, bira üçlüsü, muhabbet derken vakit ilerliyor. Deniz ile Barış “Evimiz buraya çok yakın, ne olur evimizi görmeden gitme” diyorlar. Deniz’in evini de görmüş oluyoruz. Tek söyleyeceğim, İzmirlimin evi kutu gibi ama balkonu var. “Balkonsuz olmayız” diye gülüşüyoruz.
Otele dönerken Barış erken yatmak için izin istiyor, Deniz de bize eşlik etmekte ısrar ediyor. Deniz’in üzerinde şort var. “Kızım tek başına nasıl döneceksin?” diye endişeleniyorum. “Feryal teyze ben bu ülkede küçücük evde yaşamaya razı oluyorum, çalıştığım işten memnun değilim, mesleğime uygun iş aramaya devam ediyorum, ama gecenin bir vakti sokakta başıma bir şey gelir mi korkum yok. İstediğimi giyiniyorum, istediğim gibi yaşıyorum, burada kendimi özgür hissediyorum. Kısacası özgürlüğün bedeli bu. Burada başıma bir şey gelse de yapana ödetirler” diyor. Gözlerim yaşarıyor. Aferin Dördüncü, ne istediğini bilen, çatır çatır hakkını savunan genç bir kadın var karşımda. Güzelim benim.
04 Temmuz 2018 Çarşamba
Otelde sabah kahvaltısının ardından Potsdam’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Berlin Welcome Card sayesinde toplu taşım emrimizde. Önce Friedrichstr durağına gidip oradan Potsdam’a giden S Bahn’a biniyoruz. Bir saat olmadan Potsdam’a varıyoruz. Vaktimiz kısıtlı o nedenle istasyonun karşısında bekleyen otobüslere yöneliyoruz. Rehberli şehir turu yapanlardan birini gözümüze kestirip bilet alarak otobüse biniyoruz.
Otobüsümüz önce StNicholas Kilisesi’nin önünden geçiyor. Protestan Kilisesi’ne bağlı Lüteryen Kilise, neo klasik tarzda yapılmış. Şehrin çatıları üzerinde yükselen 77 metrelik kubbesi göz alıcı. Kilise 1945 yılında Sovyet hava saldırısı sırasında yıkılmış. Savaştan sonra yeniden yapılmış. Berlin ve Potsdam’da savaşta yıkılıp da yeniden yapılmayan bina yok. Her şey yerle bir olmuş, sonrada aslına uygun yapmaya uğraşmış durmuşlar.
Potsdam Film Müzesi’nin önünden geçiyoruz. Binanın portalındaki at grupları heykeli dikkat çekici. Cephesi de oldukça uzun.Burası Brendenburg Eyaleti Parlamento binası olarak inşa edilmiş. 1990’da film müzesi olmuş,2011 ‘den beri de Babelsberg Film Üniversitesi’ne bağlanmış.
Potsdam Film Müzesi koleksiyonları, bir milyondan fazla fotoğraf, sinema filmi teknolojisi, kostüm içermekteymiş. Günümüzde film gösterimleri devam ediyormuş.Bazı günler canlı müzik eşliğinde sessiz sinema örnekleri gösterilmekteymiş.
Garrison Kilisesi ( Garnizon Kilise) inşaatı devam ediyor. BurasıBarok tarzda yapılmış bir protestan kilisesi. 1918'e kadar Prusya kraliyet ailesinin bir kilisesiymiş.Kral Friedrick Wilhelm I. Ve oğlu Büyük Frederick (1712-1796) burada gömülüymüş.Hem Çar Alexander ,hem de Napolyon, FrederickII'nin (Büyük Frederick) buradaki mezarını ziyaret etmişler.
Luteryen ve Protestan kiliselerinin ilk şehir meclisi seçimine katılmaları şerefine bu kilise de kutlama yapılmış. Daha sonra Naziler burada Potsdam Günü kutlaması yapmışlar. Savaşta her yerde olduğu gibi bu kilise de sadece dış duvarları kalacak şekilde yıkılmış. Sovyet döneminde Bilgi İşlem Merkezi olarak kullanılmış. Garnizon Kilisesi ulusal öneme sahip bir kültürel anıt. Bu nedenle yeniden yapılıyor.Şu anda kiliseye ait küçük bir şapel ayakta.Kilisede saklanan altın taç vs gibi eşyalar cam fanus içinde sokakta sergileniyor.
Meydanlarda dikilitaşlar görüyoruz. Bunların hepsi taklit ve süs amaçlı konmuş. Yeni yapılan binaların önünden geçiyoruz.
Cami görünümünde bir bina dikkatimizi çekiyor. Bina Büyük Frederick zamanında, Sanssouci Sarayı’nın fıskıyeleri için pompa binası olarak yapılmış. Diğer adı da “cami”ymiş zaten. Bina Almanya'daki inşaat mühendisliğinin tarihi yapılarından biriymiş.
Luisen Meydanı’da ki Brandenburg Kapısı’na gidiyoruz. Kapı restorasyon nedeniyle tümüyle koruma altına alınmış, görmek mümkün değil. Eskilerde burada şehir surlarına bağlı kale geçidine benzer basit bir yapı varmış.
Yedi Yıl Savaşının sonlarına doğru, Büyük Frederick, eski kapıyı yıktırmış ve zaferinin sembolü olarak bu kapıyı yaptırmış. Bu nedenle Brandenburg Kapısı Roma zafer taklarına benziyormuş. Kapının prototipi Roma'daki Konstantin Kemeri’ymiş. Mimari tarzında ki Roma etkisi, Korint başlıklı çift sütunlarında ve tavan tasarımında açıkça görülmekteymiş. Brandenburg Kapısı'nın bir özelliği de iki mimar tarafından tasarlanmış, tamamen farklı iki tarafa sahip olmasıymış.
Yolumuza Hegel Caddesi’nden devam ediyoruz. 1733’den bu yana ayakta kalan Potsdam’ın en eski kapısı Jagartör Kapısı önünden geçiyoruz. Kapı dört yol ağzında yolun tam ortasında durup duruyor. Kapı, üzerinde ki aslanlar tarafından kuşatılmış geyik heykeli nedeniyle de “Avcılar Kapısı” olarak da adlandırılıyormuş.
İngiltere’deki şatoları andıran görkemli bir kapıdan geçiyoruz. Nauner Kapısı, 1755 yıllarında inşa edilmiş ve kıta Avrupa’sında İngiliz Gotik mimarisinin etkilediği mimari yapıların ilk örneğiymiş. Böylece Postdam’da bulunan üç kapıyı da görmüş oluyoruz.
Yol boyu iki katlı evler sıralanıyor. Doğu Almanya döneminde askerlerin kaldığı evlermiş.Hollanda tipi evlerin olduğu değişik bir mahalleden geçiyoruz.Hollandisches Viertel, Hollandalı Çeyrekler diye tercüme edebileceğim Hollanda tipi 134 adet tuğladan yapılmış evlerden oluşan dört blok .
Kral Frederick William o dönem de sanayinin modernleşmesinde ileri olarak gördüğü Hollandalıları, Almanya’ya davet etmiş, kendi ülkesinin kalkınmasında onlardan faydalanmayı planlamış. Gelecek olan kişilerinde kendilerini evlerinde hissetmesi için Hollandalı mimar Johann Boumann’ın yönetiminde bir bölge inşa ettirmeye başlamış. Ömrü vefa etmemiş ama oğlu Büyük Frederick projeye sahip çıkmış ve tamamlatmış.
Gel gör ki plan işe yaramamış, Hollanda’dan gelen giden olmamış, onun yerine evlere Prusyalı tüccarlar, Fransız sanatçılar yerleşir olmuş. Evler üç katlı, içleri o kadar geniş değilmiş. Savaştan sonra kimse ilgilenmediği için evler yıkık dökük kalmış. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Hollanda Hükümeti’de desteklemiş ve evler elden geçmeye başlamış. Günümüzde canlanmış ve kafe, restoran, butik, sanat galerileri vs olduğu popüler mekanlardan biri olmuş.
Berliner Caddesi’nden yolumuza devam ediyoruz. Sağ tarafımızda ki Tiefer Denizi’nin karşı kıyısında bulunan yere Babelsberg deniyormuş Burada dünyanın en eski film sütüdyolarından olan Babalsberg film stüdyoları yer alıyormuş. Babelsberg Film Stüdyosu 2012 yılında yüzüncü yılını kutlamış.
Bu stüdyolardan kimler gelmiş kimler geçmiş. Mavi Melek filminin yıldızı MarleneDietrich bu stüdyolarda ünlü olmuş. İçerdeki stüdyolardan birinin adı da Marlene Dietrich salonuymuş. Nazilerin propaganda bakanı Goebbels’in hazırlattığı propaganda filmlerinin montajı bu stüdyolarda yapılmış.Ünlü yönetmen AlfredHitchcock, ilk filmini burada çekmiş ve “Film yapımcılığı hakkında ne öğrendiysem Babelsberg’de öğrendim” demiş.Roman Polanski, Ghost Writer filmini burada çekmiş. Brad Pitt ve DianeKruger’inbaş rollerini paylaştığı QuentinTarantino’nun kült filmi İnglanius Basterds (Soysuzlar Çetesi), Büyük Budapeşte Oteli, George Clooney’nin oynadığı Monuments Men gene bu stüdyolarda çekilmiş. Rehber filmleri ve artistleri sayarken aklımda bunlar kaldı. Bir de Steven Spielberg’in yönettiği, TomHanks’in Casuslar Köprüsü.
Rehber, filmleri sayarken Casusular Köprüsü’nü özellikle sona bırakıyor. Şimdi otobüsümüz bizi GlienickerBrücke’ e götürecek. Yani namı-ı diğer “Casuslar Köprüsü”ne.
Glienicker Brücke, (Glinicke Köprüsü), 1660 yıllarında Prusya Krallığı zamanında avlanma bölgesinde duyulan ihtiyaç üzerine Havel Nehri üzerinde ahşaptan inşa edilmiş.Ahşap köprüye de köprünün yakınında ki av köşkünün adı verilmiş.Daha sonra ahşap köprüyü taş köprüyle genişletmişler. Trafik yoğunlaşınca da 1906 yılında bugünkü köprü yapılmaya başlanmış.
Köprü üç açıklı ve çelik kafes kirişlerle inşa edilmiş.Köprünün uzunluğu 28 Metre, genişliği 22 metre, sudan yüksekliği de 5,6 metre. 16 Kasım 1907’de de tamamlanmış.
Köprü 1945 yılına kadar sağ salim gelmiş. Gelmiş gelmesine de savaş esnasında köprüye yerleştirilen patlayıcılar Nisan 1945’deWehrmacht(Nazi Almanya’sının Silahlı Kuvvetleri) ile Kızıl Ordu arasındaki çıkan çatışma esnasında patlatılmış ve köprü kullanılamaz hale gelmiş.
Postdam Konferansı için gelen müttefiklerin delegasyonunun geçmesi için Stalin dubalardan geçici bir köprü yaptırmış. Daha sonra Berlin ile Potsdam arasındaki önemli yol bağlantısını yeniden kurmak için hasarlı çelik yapıya paralel derme çatma bir ahşap köprü inşa edilmiş.
Savaştan sonra Almanya ikiye bölününce bizim köprü Federal Almanya Cumhuriyeti ile Demokratik Alman Cumhuriyeti arasında sınır köprüsü olmuş. Köprü 1947 ile 1949 yılları arasında yeniden inşa edilmiş. İnşası da ayrı hikaye. Yarısına kadar olan kısmı Batı, diğer yarısını da Doğu Almanya tamir etmiş, köprünün adına da “Birlik Köprüsü” denmiş. Ama ne Birlik Köprüsü, iki tarafta da sınır tahkimatları, barikatlar. Sen geçemezsin ben geçemem derken, köprüden sadece diplomatlar geçer oluş. Bu köprünün başka bir özelliği de diğer kontrol noktaları Doğu Almanya’nın kontrolündeyken, burası Sovyetler Birliği’nin kontrolündeki tek noktaymış. Bir de bizim köprü çokça casus değişiminde kullanılmış. Gözlerden ırak yerde olduğu için gizli kapaklı işler için uygun konumda Allah için.
İlk casus değişimi 10 Şubat 1962'de gerçekleşmiş. Amerikalıların, 1957'de Sovyetler Birliği için casusluk yapmak suçundan yargıladığı RudolfAbel'e ile, Sovyetler’in 1960'da vurduğu U-2 casus uçağının Amerikalı pilotu bizim köprü üzerinde takas edilmişler.
Köprünün ilk inşa edildiğinden bu yana geçen süre içinde köprü faydalı ömrünü tamamlanmış. Paslanmaya, üzerindeki yol yer yer çökmeye başlamış. Uzun tartışmalardan sonra gene köprünün bir yarısı Batı (1980 yılında), diğer yarısı da Doğu (1985 yılında) Almanya tarafından yenilenmiş. Bu onarımdan sonra her ne hikmetse Doğu Almanya “Birlik Köprüsü” adından vazgeçmiş ve köprünün adı gene Glinicke Köprüsü olmuş.
10 Kasım 1989'da, duvarın yıkılmasından bir gün sonra, Glienicke Köprüsü yayalar için yeniden açılmış ve 3 Ekim 1990'da iki Almanya'nın birleşmesinin ardından sınır tahkimatları ve barikatlar ortadan kaldırılmış.
Otobüsümüz köprüden karşıya geçiyor, sonra tekrar geri dönerek bir defa daha köprüyü kat ediyor. Köprü girişlerinin sol ve sağ yanında korint başlıklı sütunlar üzerinde kemerler var. Prusya döneminden bir hatıra olsa gerek.
İnsan yol boyundaki binaların her birinin resmini ayrı ayrı çekmek istiyor. Çoğu Sovyet döneminde Sovyet askerlerinin, memurlarının oturduğu evlermiş.
Neuer Garten denilen yeşillik bir alana giriyoruz. Burası Büyük Frederick tarafından planlanmış bir yer. Bahçenin peysajı İngiliz stili yapılmış. Bahçedeki binalar çok görkemli. Bu binalarda KGB’nin konuşlandığı binalarmış. Üst düzey yöneticiler buraları mesken tutmuş. Bahçede Gotik Kütüphane, Marmor Sarayı gibi büyük yapılarda var.
Otobüsümüz park ediyor ve Cecilienhof Sarayı’na doğru yürüyoruz. Schloss Cecilienhof (Cecilienhof Sarayı) kırsal İngiliz malikanesi tarzında inşa edilmiş. Neuer Garten (Yeni Bahçe) nin kuzeyinde yer almakta. Arkasında Junfernsee gölü var. Saray, Kral II. Wilhelm'in emriyle 1913 -1917 yılları arasında Prusya veliaht prensi Wilhelm ve eşi Cecilie için inşa edilmiş.
Kapıdan girdiğimizde geniş bir avlu görüyoruz. Avluda bizi çimenlerin üzerinde kırmızı sardunyalardan yapılmış kocaman bir kızıl yıldız karşılıyor. Çimlerin köşesinde ki tabelada avluda ki kırmızı sardunyalar ve mavi ortancalar ile yapılan aranjmanın konferansa gelen “Üç Büyükler” için yapıldığını yazıyor. Sovyetler Potsdam’a ilk giren ordu ve bu nedenle konferansın ev sahibi konumunda. O nedenle de çimenlerin üzerine kızıl yıldızı kondurmuş. Kırmızı her üç ülkenin bayrağında mevcut, mavi ortancalarda İngiltere ve ABD’nin bayrağında var. Fikir fena değil ama günümüzde mavi ortancalar yok. Onun yerine kızıl yıldızı daire içine alan beyaz çiçekler var.
Sarayın tam ortasında büyükçe bir bina var. Diğer binalar simetrik olarak avluyu çevrelemiş. Saray iki katlı, üst katlarda veliaht prens ve eşinin özel odaları yer almaktaymış.
Rehber saray hakkında bilgi verdikten sonra bizleri serbest bırakıyor. Hemen giriş bileti, fotoğraf çekmek için bilet, ne varsa alıyor içeriye dalıyorum. Duvarlarda klasikten moderniteye geçiş diye saray ahalisinin yaşamlarını anlatır fotoğraflar var. Bunlar benin çok ilgilendirmiyor. Büyük salona geçiyorum. Dışarıdan görünen ortadaki büyük binaya. Yüksek tavanlı muhteşem bir salon. Salonun sol kenarından üst kata çıkan merdivenler var. Merdiven trabzanlarındaki oymalar işlemeler görmeye değer.
Salonda ortada kırmızı örtülü, büyükçe bir masa ve gene kırmızı kaplamalı sandalyeler var. Sandalyelerden biri biraz daha büyük ve kolçaklı. Stalin’in oturduğu koltukmuş. Konferansa Stalin ve Churchil üniforma,Truman ise sivil kıyafetle katılmış.
Truman’ın çalışma odasına geçiyorum. Japonlar teslim olmuyor diye Amerika Hiroşima’ya “Little Boy” adını verdikleri atom bombası atmışlardı ya, işte Truman “Little Boy yola çıksın” emrini buradan vermiş. Milyonlarca insanın ölümüne sebep olan, bir o kadarının da yıllarca acı çektiği atom bombası burada bu koltukta oturan Truman’ın iki dudağı arasından çıkan kısacık bir cümle ile atılmış.
Tekrar konferans salonuna dönüyorum. II.Dünya savaşının nihayetlendiği ve “Üç Büyük” lerin dünyayı paylaştıkları oda. Soğuk Savaş’ın başladığı, uzun yıllar Dünya’nın iki bloğa ayrılmasına sebep olanların toplaştığı bu odadan etkilenmemek mümkün değil.
Sovyet Devlet Başkanı Josef Stalin, İngiltere Başbakanı Winston Churchill ve ABD Başkanı Harry S. Truman . Bu Dünya sizlere de kalmadı. Konferansın mimarlarından Churchill, konferans esnasında, İngiltere de yapılan seçimleri kaybetmiş. Konferans da imzayı İşçi Partisi’nden Başbakan olan Attlee atmış. Onların çalıştığı odalar ve salon,Potsdam Konferansı'nın tarihi mekânları olarak ziyaret ediliyor. Bugünkü nesiller çekilen acıları affetsin ama unutmasın.
Saraydan çıktıktan sonra, Rus Kolonisi No:6-7 diye önünde tabelası olan dik çatılı bir bina önünde duruyoruz. İki katlı ahşaptan yapılma, oymalarla süslenmiş ilginç bir bina. Bunun gibi on iki tane daha varmış. Koloninin oldukça ilginç hikayesi var.
1806 yılında Prusya Sakson Ordusu,Jena ve Auerstedt'te Napolyon birlikleri tarafından ezici bir yenilgiye uğramış.1812 yılında Napolyo’nun Rusya’ya yürüyüşünde Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm, Çar I.Aleksander’ın yanında yer almış.1812’de Napolyon’un Rusya seferi esnasında esir edilen binlerce Rus askeri Potsdam’a getirilmiş. Bu esirler arasından 62 kişilik bir grup,kendi aralarında bir koro oluşturmuş.Napolyo’nun Waterloo yenilgisinden sonra,Kral ile Çar’ın dostlukları devam etmiş ve koro elemanları da Prusya Ordusuna katılarak Potsdam’da kalmışlar.
1825 yılında Çar Alexander ölmüş. Bu arada Rus korosundan kala kala 12 kişi hayatta kalmıştır. Kral bu geride kalanları dost emaneti saymış ve buraya 12 ev yapılmasını ve mülkiyetinin de babadan oğula geçecek şekilde düzenlenmesini emretmiş. Bu bölgeye de Çarın anısına AlexandrowkaSiedlung (Aleksandre Yerleşkesi) adı verilmiş.
Mülkiyet babadan oğula geçeceği için, oğlu ya da çocuğu olmayan evler, yetkililerin kontrolü esnasında komşularından ödünç oğlan çocuğu almış. Bu da halk arasında “Komşu Dayanışması”, ”Ödünç Oğlan” gibi deyimler türemesine neden olmuş.
Şimdi esas görmek istediğimiz yere,Sanssouci Sarayı ve dibindeki ünlü değirmene doğru hareket ediyoruz. Avrupa’da ki Hukuk Fakültelerinin duvarlarını süsleyen hemen hemen herkesin bildiği bir söz vardır: “Berlin’de hakimler var!” Hikayenin geçtiği yeri görmek için can atıyorum. Bilmeyenler için hikayeyi anlatmakta yarar var.
Prusya Kralı II. (Büyük) Frederick, kendine bağ bahçeyle uğraşacağı bir yazlık saray yaptırmak ister. 1950 yıllarında Potsdam ormanlarında gezinirken bir tepeye ulaşır. ve araziyi çok beğenir. Tam istediği gibidir. Tepenin olduğu yerde de bir değirmen dönmektedir. Sarayı istediği gibi yapabilmesi için o değirmenin orada olmaması lazımdır.
Kralın adamları değirmenciyle pazarlığa başlarlar. Gel gör ki değirmenci satışa razı gelmez. Ne para, ne pul, ne tehdit kar etmez. Bunun üzerine Büyük Frederick, atına atlar ve değirmencinin karşısına dikilir. Değirmenciyi ikna etmek için, önce değirmenin değerinin kat kat üstünde bir bedel ödemeyi teklif eder.
Değirmenci “Hayır. Değirmenim satılık değil” der. ”Burası dedemden babama kaldı, babamdan da bana. Benden sonrada çocuğuma kalacak, git sarayını başka yerde yap”
Büyük Frederick, bu cevaba kızar ve “Sen, benim Prusya Kralı olduğumu bilmiyor musun?” diye sorar. “Biliyorum, biliyorum…” der değirmenci. “Sen de benim, bu değirmenin tapulu sahibi olduğumu biliyor musun?” diye anlamlı ve ağır bir cevap verir.
Kral, çok öfkelenir; “Senin tapun da olsa, rızan da olmasa, ben burayı zorla alacağım. Bakalım o zaman ne yapacaksın?” der.
Değirmenci başını kaldırır ve atının üzerinde bütün ihtişamı ile duran Kral‘a, sükunet içinde “Berlin’de hakimler var…” der.
Kral, bu cevaptan çok hoşlanır ve değirmen olduğu yerde bırakılır. Saray değirmenin yanındaki araziye yapılır ve değirmenci ile kral komşu olurlar. Sabahları II. Frederick arka bahçeye çıktığında değirmenci seslenir; “Hey Frederick, ekmek yaptım göndereyim mi?”
II. Frederick “Adalet her sabah bana, sıcak bir ekmek kokusuyla gelirdi” der.
Kral yel değirmeninin, Prusya Krallığı devam ettikçe korunmasını ister.Ee insan kolayına “Büyük” olmuyor. Kral başa gelir gelmez işkenceyi kaldırmış, basına uygulanan sansürü kaldırmış. Kral’ın en yakın arkadaşı Voltaire’miş diyeyim de siz anlayın.
Bu hikayeden yıllar sonra bir Osmanlı heyeti, diplomatik ilişkileri geliştirmek için Berlin’e gelir. Heyettekilere bu hikaye anlatıldığında genç bir subay, “ Madem buraya çok yakın gidip görelim öyleyse” der.
Havanın soğuk olmasından yakınan, aslında o akşamki yılbaşı eğlencesini düşünen heyetten hiç kimse, bu adalet simgesini gidip görmek zahmetine katlanmaz.
Tek kişi hariç! O genç subay… tek başına gider ve uzun uzun sarayı ve değirmeni seyreder.
İşte her zaman adaletin gücüne inanmış bu genç subay, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün ta kendisidir. (Sunay Akın’dan alıntıdır)
Otobüs yaklaşırken değirmen görünüyor. Beklediğimden daha kocaman, devasa bir değirmen. Otobüsten inip değirmenin önünde resim çekiyoruz. Grup saraya doğru gidiyor, ben değirmenin yanından ayrılamıyorum. Kral nerde duruyordu ki, değirmenci o lafı nerede dedi ki diye düşüncelere dalıyorum.
Saraya doğru hareket ediyoruz. Sarayın bahçelere bakan cephesi önünde toplanıyoruz. Burası 1745 ile 1747 yılları arasında yapılmış, on odalı yazlık saray. Orta da iki tane büyük salon varmış. Salonların sağındaki beş oda da Kral ve ailesi, solundaki beş odada da misafirler kalmış. Aşağıda göz alabildiğine yeşillik uzanıyor. Kaskatlı bahçesi, fıskiyeli havuzu, heykelleri ile muhteşem. Sarayın cephe süslemelerinde ise şarap tanrısı Baküs ve periler dikkat çekiyor.
Kral burayı felsefe ,müzik, edebiyatla ilgilenmek, bağlardan elde edilen şaraptan tadıp bir nevi kafa dağıtmak için yaptırmış. Saray, Fransız tarzı yapılmış, Kral ve ailesi de zaten Fransızca konuşuyorlarmış. Kral, Fransız yazar ve sanatçılara da büyük hayranlık duyuyormuş. Sarayın ortadaki yuvarlak çıkıntısının üzerinde “SansSouci” yazısı dikkat çekiyor. Yani Fransızca “Kaygısız”.
Kral gerçek anlamda entelektüel. Felsefe,resim, edebiyat ve müziğe meraklı, hatta flüt bile çalıyormuş.Adolf vonManzel’in yapmış olduğu “Yuvarlak Masa” adlı tablo bize çok şey ifade ediyor. Kralın misafirleri başta Fransız düşünür Voltaire. Kendisi Kral’lın sıkı bir dostu olup SansSouci sarayında on beş gün kadar kalmış. Diğer misafirler ise Venedik’liyazar Giacomo Casanova, Fransız filozof ve yazar Marquisd'Argens, Fransız aydınlanma çağının ilk materyalistlerinden La Mettrie, Keiths, VonRothenburg, Von Stille ve Francesco Algar daha ne olsun.
Kralın çocuğu olmamış, zaten kraliçe ile de arası pek yokmuş. Öldükten sonrada yerine yeğeni II. Frederick Wilhelm geçmiş. Ölümünden sonra sıkı sıkıya beni SansSouci ‘ye gömün diye tembih etse de naaşı kilise kilise gezmiş. 2001 yılında (Ölümünden 205 yıl sonra) üzüm bağlarına nazır mezarına konulabilmiş. Kral burada on bir köpeği birlikte yatıyor. Mezarın çevresine de başta Voltaire olmak üzere sevdiği beğendiği filozofların heykelleri yarım daire şeklinde yerleştirilmiş. Mezarı başında da yatan Venüs heykeli var.
Kralın mezarı üzerinde patatesler dikkatimi çekiyor. Büyük Frederick’e halk arasında “Patates Kral” deniyormuş. Bunun da başka hikayesi var. Amerikalıların en büyük buluşu olan patates, sıkı bir entelektüel olan Büyük Frederick’in de dikkatini çekmiş. Savaşlar nedeniyle yara almış Almanya’da baş göstermeye başlayan gıda sorununu patates ile çözebileceğine inanan kral, halkı patates yetiştirmesi için ikna etmeye çalışmış. Patatesin yenileceğine aklı kesmeyen halk, onu hayvan yemi olarak kullanıyor hatta hastalıklı bitki olarak görüyormuş.
Ancak patatesin doyuruculuğunu keşfeden kral, bu bitkiyi ülkesine tanıtmaya kararlıymış. Bazı kaynaklar, yasalara rağmen patates yemek ve yetiştirmek istemeyen köylüleri teşvik etmek için kraliyet ailesine ait patates tarlaları oluşturduğunu anlatıyorlar. Frederick, ilgi çekmek için patatesi sarayın özel yiyeceği haline getirmiş, hatta halka yasaklamış. Yasalar işe yaramasa da yasak, patatese olan merakı artırmış ve Alman halkı patatesle arasını düzeltmiş.
1756-1763 arasında süren Yedi Yıl Savaşları’nda Almanlar’ın karnını doyuran patates, II.nci Dünya Savaşı’ndaki kıtlık sırasında da hayatta kalmalarını sağlamış. Aslında Alman halkı Büyük Frederick’in mezarına patates koyarak ona teşekkür ediyorlarmış.
Saraydan ayrılırken bir kez daha değirmene bakıyorum.” Büyükmüşsün Frederick, gerçekten Büyükmüşsün” diyorum. Adaletin kokusunu içime çekiyorum. Değirmenin dönüşünü hayran hayran seyrediyorum. Ne güzel bir an. Bir yanda saray, bir yanda değirmen ve değirmen hala dönüyor.
Sanssouci gerçekte saraydan öte, devasa bir park, çok geniş bir arazi. Otobüsümüz parkın içinde ilerlerken, Orengerie (Limonluk) binasını,Potsdam Üniversitesi’nin Botanik bahçesini, II. Frederick’in emriyle Çin pagodası tarzında inşa edilmiş Drachenhaus’ı (Ejderha Evi) görüyoruz ve Yeni Saray’a varıyoruz.
NeuesPalais (Yeni Saray), Sanssouci Park’ın batı ucunda yedi yıl savaşı zaferi şerefine Büyük Frederick tarafından 1763 ile 1769 yılları arasında yaptırılmış. Saray Prusyan Barok tarzının son örneğiymiş.
Kral için, Yeni Saray yalnızca bir ana rezidans değil, önemli kraliyet ve hanedanlıkların kabulünde bir gösteri vesilesiymiş. Sarayın dört adet büyük toplantı salonu, tiyatrosu, balo salonu, say say bitmez 200 den fazla kadar odası varmış. Sarayın güney ucunda Kral sadece kendine ait yatak odası, giyim odası, çalışma ve yemek odası ile konser salonu olan bir bölümde yaşıyormuş. Yani Kralda olsan 3+1 yetiyormuş, gerisi gösteriş.
Büyük Frederick’in ölümünden sonra saray gözden düşmüş, sadece kabul ve davetler de kullanılmış.Ancak, 1859'da başlayarak Alman İmparatoru Prens Frederick William’in, daha sonra da Alman İmparatoru III. Frederick'in yazlık evi olmuş.
Daha sonra Wilhelm II döneminde, sarayın içine banyolar ilave edilmiş, buharlı ısıtma tesisatı yapılmış, büyük Frederick'in Avrupa'dan topladığı avizelerin elektriklendirilmesiyle aydınlatma sağlanmış, yani saray iyice elden geçmiş.1918 yılına kadar, Wilhelm II ve İmparatoriçe Augusta burada oturmuşlar.
Kasım Devrimi'nden ve II. Wilhelm'in sürgüne gönderilmesinden sonra, Yeni Saray müze haline getirilmiş ve İkinci Dünya Savaşı'na kadar da öyle kalmış. Sarayın hazinelerinin bir kısmı savaşın sonunda Sovyet Ordusu tarafından yağmalanmış. Mobilyalarının çoğu Hollanda'da Huis Doorn'da sürgün de olan Wilhelm II'nin kaldığı yere götürülmüş. 1970’lerdeHollandalılar bir depoda bu mobilyaları orijinal ambalajlarında bulmuşlar ve Potsdam’a geri göndermişler. Saray İkinci Dünya Savaşı'nda bombalanmaktan kurtulmuş ve o nedenle bugün 1918'de ki haliyle muhafaza ediliyormuş.
Sarayın karşısında görkemli bir bina daha var, “Burası ne sarayı?” derken oranın saray değil, mutfak ve sarayda çalışan hizmetkarlara ait konut olduğunu öğreniyoruz. Frederick büyüklüğü abartmışsın gerçekten.
Sanssouci Parkı’ndan ayrılıyor, şehir merkezinde otobüsten iniyoruz. Bu kadar tarih yeter deyip günlük hayata karışıyoruz. Karnımız acıkmış, Tripadviser’dan Potsdam Çarşısında güzel bir restoranı gözümüze kestiriyoruz.
Backstoltz restoran gerçekten mükemmel. Yediğimiz bifteğin tadını uzun bir süre unutmadık, “Neydi o be?” diye söyledik durduk. Bira eşliğinde yemeğimizi bitirdikten sonra, yürüye yürüye çarşıyı dolanıyor, sonrada istasyona doğru yürüyoruz.
Garrison Kilisesi’nin, Film Müzesi’nin önünde oyalanıyoruz. Otobüste giderken fark etmemişim Film Müzesi’nin yanındaki muhteşem binanın önünden geçiyoruz. Korint stili sütunları, pembe beyaz rengiyle çok hoş bir bina.Brandenburg Eyalet Parlamento binasıymış. Potsdam da Brandenburg’un başkenti.
İstasyonda çok beklemeden bizim S Bahn hareket ediyor. Berlin’e vardığımızda, hava güzel, günler uzun hazır S Bahn’da oraya kadar gidiyor deyip East Side Gallery’e gidiyoruz.
East Side Gallery (Doğu Yakası Galerisi), günümüzde uluslararası bir özgürlük anıtı olarak anılıyor. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra duvarın 1.3 km uzunluğunda bir parçası anı olarak bırakılmış.Ben Berlin Duvarı’nın filmlerde gördüğüm kadarı ile briketten yapıldığını zannederdim. Duvar bildiğimiz T-Wall. Yani betonarme prefabrik hazır duvar. Kalınlığı da o kadar fazla değil, altta 30 cm den başlayıp üstte 20 cm’de bitiyor. Demek ki adamlar ciddi bir hazırlık yapmışlar duvardan önce.
Duvarın önünde Almanca bir tabela var. O kadar Almancayı anlıyorsun artık
Duvarın yapılışı: 1961’den sonra
Duvarın Yıkılışı: 9 Ekim 1989
Duvarın Boyanması: Şubat ile Eylül 1990 arası
Onarım: 2009 da.
East Side Gallery,1990 yılında dünyanın çeşitli yerlerinden gelen ressamların duvar üzerine yaptığı 105 adet resimle oluşturulmuş..Dünyadaki en büyük ve en uzun süre ziyarete açık kalan açık hava galerilerinden biriymiş. Bu resimler zamanı geldiğinde değişimi ve tüm dünyada daha iyi, daha özgür bir gelecek umutlarını vurgulamaktaymış.
Resimlerin üzerine graffiti yapılmış, tahrip edilmiş, Vandalizm canına okumuş ama bu haliyle bile çok güzel. Duvarın arka tarafına yani Batı Berlin tarafına geçiyoruz. Duvarın buradaki 40 metrelik bölümü nehre geçiş olsun diye kaldırılmış. Oturup Spree nehrine bakıyorum. Bir koşu duvara ulaşıp üzerinden geçen varmıdır? Buradan yüzerek kıyıya çıkan oldu mu? Çok zor. Adamlar bu işi iyi planlamışlar. O kadar sene tünel kaza, araba özel bölmelerine saklana az sayıda kişi yakayı kurtarmış, çokçası da canından olmuş. Duvarın yıkılmasından 9 ay önce bile bir kişi hayatını kaybetmiş. Ne oldu şimdi? Neydi derdiniz? Duvar şimdi oldu mu sana billboard.
Duvarın Batı tarafı da grafiti ile bezenmiş. Marks’ın resmini yapmışlar, bir de baloncuk çıkarmış içine de “The word socialism was used by totalitarian systems to deceive people” (Sosyalizm sözcüğü insanları aldatmak için baskıcı sistemler tarafından kullanılmıştır) yazmışlar. İyi mi?
Duvarın bir önünü dolaşıyoruz, bir arkasını dolaşıyoruz. İçimiz dışımız duvar oluyor. Bugünlük bu kadar yeter deyip, otele dönüyoruz.
Akşam Deniz’ler ile buluşuyoruz. Bir önceki akşam yemek yediğimi JazzCafe pek kalabalık, hemen köşedeki Cafe Lentz’de oturuyoruz. Çocuklara öyle bir Potsdam anlatıyoruz ki, bu Pazar gitmeye karar veriyorlar.
05 Temmuz 2018 Perşembe
Sabah kahvaltıyı yapıp yürüyerek Potsdam Platz’a gidiyoruz. Berlin’i gezmek için bir günümüz var. Hop on/Hop off dedikleri İndi/Bindi yapan otobüsler ile şehri gezmeye karar veriyoruz.
İlk gelen otobüse atlıyoruz. Bileti kesen Türk çıkıyor. Şoförlerin de çoğu Türk’müş. Berlin’de zaten adım başı Türk. Güle oynaya yola çıkıyoruz.
İlk fotoğraf sol tarafımızda ki Berlin Temsilciler Meclisi binasına nasip oluyor. Binanın portalinin sol ve sağında iki adet heykel göze çarpıyor. Soldaki19.yüzyılda Prusya’da eyalet bakanlığı yaptığı sırada feodal düzenden anayasal düzene geçişi sağlayan idari reformların öncüsü Baron Heinrichvon Stein’a , sağdaki ise ünlü Prusyalı devlet adamı, Hardenberge Prensi, Karl Auguste aitmiş.
Sağ tarafımızda Topographiedes Terrors diye bir tabela ve uzunca duvar görülüyor.Burası 1933'ten 1945'e kadar Nazi rejimi sırasında Gestapo ve SS’lerin merkeziymiş.Benim anladığım Nazi döneminde rejime direnen, direnmeyen herkese her türlü işkencenin yapıldığı korku evlerinin olduğu yer. 1945'in başlarında Müttefik bombalanmasıyla büyük ölçüde tahrip edilmiş.Gördüğümüz duvar işgal altındaki Berlin’de Amerikan ve Sovyet bölgeleri arasında ki sınırmış. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra burası hem kapalı hem de açık alan tarih müzesi olarak düzenlenmiş. Müzenin önündeki duvarı takip ettiniz mi Check Point Charlie’nin önüne varıyorsunuz.
Biz bir üst sokaktan dönüyor; Check Point Charlie’ye karşıdan yaklaşıyor, yanından geçiyoruz. İki gün önce buralarda dolaştığımız için, bizim için bildik mekanlar.Gendedarenmarkt’dan geçiyoruz. Burası hem Fransız, hem Alman Katedralleri ile bir de Konser Salonu’nun olduğu meydan.
Leipziger Caddesi’nden ilerliyoruz. Dört yol ağzına geldiğimizde günümüzde senatoya bağlı Eski Belediye Binası’nı görüyorum.Orta da kulesi olan Yunan tarzı bir bina. Kulesinde yunan tanrılarını temsil eden heykeller var. Kulenin kubbesinin tepesinde tanrıça Fortuna’nın heykeli var. II: Dünya Savaşı sırasında burası da bombardımandan nasibini almış ve yeniden yapılmış.
Berlin’in sembolü olan ayı heykeli (BearHall) Ayı Salonu’nda sergilenmekteymiş. Berlin Film Festivali’nde ödül olarak neden” Altın Ayı”, “Gümüş Ayı” verildiği şimdi anlaşılıyor. Ayı, şehrin sembolü.
Bir başka Belediye Binası’na varıyoruz. Buranın adı da Rotes Rathaus. Binanın dış cephesi kırmızı olduğu için, “Kırmızı Belediye Binası” demişler.
Bina,1861-1869 yılları arasında Hermann Friedrich Waesemann tarafından Kuzey İtalyan Yüksek Rönesansı tarzında inşa edilmiş. Kulenin mimarisi, Fransa'daki Notre-Dame de Laon katedral kulesini andırıyormuş.
II. Dünya Savaşı'nda Müttefik bombalanması nedeniyle bina ağır hasar görmüş ve 1951-1956 yılları arasında aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş.ve Doğu Berlin'in belediye binası olarak hizmet vermiş. Almanya'nın yeniden birleşmesinden sonra,1 Ekim 1991'de BatıBerlin belediyesi de RotesRathaus'a taşınmış ve böylece bizim kırmızılı bina, günümüzde Berlin Belediye Binası olarak hizmet veriyormuş.
Berlin Televizyon Kulesi önündeki Neptün Çeşmesi’nden geçiyoruz. Neptün Çeşmesi 1891'de inşa edilmiş. Merkezinde Roma tanrısı Neptün ve etrafında Prusya'nın dört ana nehri ,Elbe, Ren, Vistula ve Oder’itemsil eden dört tane kadın heykeli var.
Çeşme, önceleri eski BerlinerStadtschloss'un (Berlin Şehir Sarayı)’nın olduğu Schlossplatz'daymış. Saray 1951’de yıkılınca heykel yerinden kaldırılmış. Aradan epey bir zaman geçtikten sonra restore edilerek 1969 yılında StMary's Kilisesi ve Rotes Rathaus arasındaki bugünkü yerine taşınmış. Çeşme’nin kapladığı alanın çapı 18 metre, yüksekliği de 10 metreymiş.
Çeşmenin yanında Mariekirch (St Mary Kilisesi) dikkat çekiyor. Kilise Berlin’in en eski kiliselerden biriymiş. İlk yapılışının 13. Yüzyıl olduğu söyleniyormuş. Aslına Roma Katolik kilisesiymiş ama Protestan reformundan sonra Lutheran Protestan kilisesi olmuş.Kilisenin dışında, -bizim bulunduğumuz taraftan görülmüyordu- Martin Luther'in heykeli varmış.
Otobüsümüz sola dönüyor, Spree nehri kenarında ki Berlin Katedrali önündeki durakta otobüsten iniyoruz.
Berlin Katedrali ilk olarak 1700’lerin ortasında Barok tarzında yapılmış,1822'de neo-klasik bir tarza çevrilmiş.1894 yılında Alman imparatoru II. Willhelm, kilisenin yıkılarak yeniden yapılmasını emretmiş. Bu seferde Neo-barok tarzında tasarlanan katedral 1905 yılında bitirilmiş.II. Dünya Savaşı boyunca ağır hasar gören katedral, 1975-1981 yılları arasında yeniden yapılmış Berlin Katedrali, içinde piskopos oturmadığı için katedral değil kilise olarak adlandırılıyormuş. Yani burası bir Protestan kilisesiymiş ama aynı zamanda “Yüce Paris” cemaatine bağlıymış. Yüce Paris cemaati’de önceleri Katalik kiliseye bağlıyken sonra Evangelist Kilisesini tanımış. Birde başımıza “Yüce Paris” cemaati çıktı.
Kilisenin diğer tarafına nasıl olsa Müzeler Adası’na geçeceğiz diyerek geçmeyi sonraya bırakıyor, gemi turu yapmak üzere merdivenden teknelerin kalktığı yere iniyoruz. Sağımızda kalan Demokratik Doğu Almanya Müzesi’ni görüyoruz. Burada kısaca DDR olarak bilinen Almanya’nın doğu parçasının birleşmeden önceki yaşamı uygulamalı olarak sergiliyorlarmış. Örneğin, böcek adı verilen dinleme cihazları ile gözetim altında olmanın nasıl bir his olduğunu yaşıyormuşsunuz. Sergi de üç ayrı tema işleniyormuş; “Kamu Hayatı”; “Devlet ve İdeoloji” ve “Günlük Yaşam”.TowerBlock bölümünde DDR kıyafetleri giyip günlük yaşamı deneyimleyebiliyormuşsun. Burası DDR'nin pozitif yanları ve negatif yanlarını gösterir bir sergi alanıymış.
Biz müzeyi bir yana bırakıp tekneye biniyoruz. Tekne Müzeler Adası’nı solumuza alarak ilerlemeye başlıyor.Müzeler adası The Alte National galerie (Eski Ulusal Müze), Altes Museum (Eski Müze) , Neues Museum (Yeni Müze), Bode Museum (Bode Müzesi), Pergamon museum (Bergama Müzesi), Berlin Katedrali ve Katedral ile Altes Museum önündeki Lustgarten denilen park ile şimdilerde Berlin Sarayı’nın yerine inşa edilen Humboldt Forum’un olduğu bölgeye verilen admış.
Tekne ilerlerken, Berlin Kilisesi’nin yanındaki muazzam inşaatı görüyoruz. Binanın cephesinde “Humboldt Forum “ diye yazıyor.
Berlin’de Humboldt adı sık sık karşımıza çıkıyor. Nedir ne değildir diye araştırınca bu soyadı taşıyan Friedrich Wilhelm (1767-1835) ve kardeşi Alexander von Humboldt’un Almanya’nın kültürel tarihinde önemli şahsiyetler olduğunu anlıyorsunuz.
Friedrich Wilhelm Prusyalı bir bilgin, yazar ve devlet adamıymış. Bir eğitim reformcusu olarak, eğitim sisteminin yeni hümanizmin ruhuyla yeniden düzenlenmesini başlatmış ve Berlin Friedrich-Wilhelms-Universitesi’ni kurmuş.
Wilhelm eğitim sorunları, devlet teorisi, dilin, edebiyatın ve sanatın analitik düşüncesi, reformun motoru olarak aktif politik katılım gibi kültürel çalışmalara odaklanırken kardeşi Alexander’da özellikle yer bilimleri ve doğa bilimleri araştırmalarında yeni ufuklar açmış,
Gelelim Humboldt Forum’a. Humboldt Forumu, müze adasında bulunan Berlin Sarayı'nın yerine inşa edilen devasa bir müze projesiymiş.Humboldt Forumu, mevcut iki müzeyi, Berlin Etnoloji Müzesi'ni ve özellikle Hint ve Uzak Doğu’yu içeren Asya Sanatı Müzesi'ni birleştirecekmiş. Yapımı 2019’da tamamlanacakmış.
Biraz ilerde aynı hizada gene Müzeler Adası’nda bulunan AlteNational galerie’nin ( Eski Ulusal Müze) yanından geçiyoruz. Çevresi korumaya alınmış bir bina var. Bizim Bergama Müzesi’ymiş ve tadilat devam ediyormuş. Bode Müzesi’ni geçiyoruz ve böylece Müzeler Adası’nı geride bırakıyoruz. Müzelerin dış cepheleri bile müzelik, içerileri kim bilir nasıldır?
Nehirde ilerlerken, yanımızdan bir başka tekne geçiyor. Adı Pergamon. Bizim Bergama buralarda bayağı meşhur. Bergama’da ki Zeus Sunağımızı çalmışlar, bir de adına müze yapmışlar, bir de üstüne teknelerine Bergama adını vermişler.
Sağımızda solumuzda eski binalar göze çarpıyor. Çoğu devlet dairesiymiş. Bu arada modern mimariye göre yapılmış göz alıcı binalarda var. Nehrin sağa doğru kıvrıldığı yerde Reichstag Binası (Meclis Binası) tüm ihtişamı ile karşımıza çıkıyor.
Binanın devamında nehrin iki yakasında modern mimariye göre tasarlanmış, sekiz katlı, cam cepheli binalar görülüyor.Bunlardan nehrin sol tarafında olanınaLöbe-Haus diğer kıyıdakine de Marie-Elisabeth-Lüders- Haus isimleri verilmiş. Bu iki bina başkentin önceleri demir perde ile birbirinden ayrılmış olan iki tarafını Spree nehri üzerinden birleştiren “Federal Kuşak“ tasarımının bir parçasıymış. Binalar birinci ve ikinci katlardan yaya köprüleri ile birbirine bağlanmış.
Paul-Löbe-Hausbinası adını, Alman Sosyal Demokrat Parti üyesi ve 1920-1932 yılları arası meclis başkanlığı yapmış Paul Löbe’den almış. Binada bine yakın çalışma odası, yirmi bir tane toplantı ve çeşitli sergi salonları varmış. Sekiz katı kaplayan giriş kısmı çok görkemli.
Diğer binaya adı verilen Marie-Elisabeth-Lüders’e (1978-1966) gelince o da ünlü bir Alman politikacı ve Alman kadın hakları hareketinin en önemli isimlerinden biriymiş.1912 yılında bugün Berlin'deki Humboldt Üniversitesi olarak bilinen Friedrich Wilhelm Üniversitesinde yaptığı doktora ile Almanya'da siyaset biliminde doktora yapan ilk kadın ünvanını almış.1920–21 ve 1924-30 yılları arasında mecliste bulunmuş. Naziler döneminde kısa bir süre hapse atılmış. Savaştan sonra yeniden parlamento ya seçilmiş, en yaşlı üye olarak seçime kadar başkanlık yapmış.1961’de de istifa etmiş.
Marie-Elisabeth-Lüders- Haus’da basın dokümantasyon merkezi, parlamento kütüphanesi, parlamento arşivi, parlamento dokümantasyon merkezi ve bazı bilimsel araştırma bölümleri varmış. Kütüphane de 1.4 milyon ciltli kitap varmış. Bunun yanında periyodik yayınları, dergi ve gazeteleri de sayarsak kütüphanenin büyüklüğü ortaya çıkıyor.
Reichtag 1870 yılından 1933 yılına kadar meclis binası olarak kullanılmış. 1933 yılında yanmış. Yangını Hollandalı bir komünist mi çıkarmış yoksa komünistleri tepeleyebilmek için bahane olsun diye Nazi’ler mi çıkarmış orası meçhul. Sonuçta meclis binası kullanılamaz hale gelmiş ve ardından Naziler kendileri için tehlikeli gördükleri ne kadar komünist, sosyalist yahudi, aydın,varsa kasmışlar kavurmuşlar.
Bina, soğuk Savaş döneminde Batı Berlin tarafında duvarın birkaç metre ötesinde öyle harabe haliyle kalmış. 1960 yılında restore edilmeye başlanmış.1990 yılına kadar, bina sadece ara sıra temsili toplantılar ve tek seferlik etkinlikler için kullanılmış. 3 Ekim 1990’da iki Almanya’nın birleşmesinin ardından ilk sembolik meclis toplantısı burada yapılmış.
Reichtag’ın yeniden inşası şart olmuş. Şehrin göbeğinde böyle bir inşaata başlamadan önce de onu sarmak sarmalamak lazım. 1995 yılında, Bulgar sanatçı Christo ile karısı Amerikalı sanatçı Jeanne-Claude binayı paketlemişler . Bu paketleme olayı o kadar ilgi çekmiş ki binlerce kişi ziyaret etmiş.
Rekonstrüksiyon 1999'da tamamlanmış ve Bundestag (Almanya Parlamentosu) burada ki ilk resmi toplantısını 19 Nisan’da yapmış. Eskiyle yeninin, modern ile klasiğin, kapalı ile şeffafın böylesine uyum içinde sergilendiği bir yerleşke burası. Her mimarın görmesi lazım.
Rekonstrüksiyon esnasında Reichtag sadece dış duvarları kalacak şekilde tamamen yıkılmış ve ondan sonra yapılmış. Bina yeniden yapılırken 1960 yılında yapılan değişikliklerde dahil olmak üzere binanın tarihi yönlerine ve tarihsel izlerine sadık kalınarak inşa edilmiş.
Sovyet askerlerinin Nisan-Mayıs 1945'te Berlin’e girip Reichtag’akızıl bayrağı diktikten sonra yaptıkları grafitiler, Kiril alfabesiyle yazılmış "Hitler kaputt" gibi sloganlar ve askerlerin adları tarihsel iz olarak yerinde bırakılmış. Irkçı ya da cinsiyetçi grafitiler kaldırılmış. Reichstag binası sadece etkileyici mimarisiyle değil, yurtiçinde ve yurtdışında tanınmış sanatçıların parlamento binası için yapmış oldukları sanat eserleriyle hayranlık uyandırıyormuş.Berlin’in dört müttefik arasında güç dağılımının söz konusu olduğu dönemine atıfta bulunmak üzere Amerikan, Fransız, Rus ve İngiliz sanatçılar arasından, sırasıyla Jenny Holzer, Christian Boltanski ve Grisha Bruskin seçilmişler. İngiltere ise mimar Norman Foster tarafından tarafından temsil edilmiş. Demokratik Almanya Cumhuriyeti DDR’de iç dünyasına sürgün edilmiş olan sanatçı Carlfriedrich Claus, Kızıltan-Deneysel Mekan adlı eseri ile Reictag’da yerini almış. Batı Kapısı girişinde ise sizi Sigmar Polke ve Gerhard Richter’in eserleri karşılıyormuş.
İngiliz Mimar NormenFoster, Reichstag'ın tepesine büyükbir cam kubbeyi uygun görmüş. Bu kubbeden Berlin şehrinin 360 derecelik görüntüsünü görebiliyormuşsun.
Kubbeden aşağıya baktığınızda da parlamentonun genel kurul salonunu görebiliyormuşsun. Salon, güneş ışığı elektronik olarak kontrol edilerek doğal ışıktan yararlandırılıyormuş. Kubbede kullanılan cam, çelik, brüt betondan oluşan grimsi renkler, doğal taş cepheli tarihi binaya modern ve gümüşümsü bir hava katmış. Kubbenin taban kısmına kadar asansör ile, kubbenin tepesine kadar da rampadan tırmanarak döne döne yayan çıkılıyormuş.
Bu arada Reichtag’ın doğu tarafında ana binaya gelmeden iki bina daha görülüyor. Bir tanesi, milletvekillerinin nerdeyse yüzde 60’ının ve parti gruplarında görevli olan bir çok kişinin çalıştığı Jakob-Kaiser-Hausbinası. Bu bina da modern mimariye göre tasarlanmış, cam cepheli ve şeffaf. Diğeri ise eskiden Başkanlık Sarayı olarak kullanılmış, yunan mimarisine uygun yapılmış taş bina. Şimdilerde milletvekilleri derneği binası olarak kullanılıyormuş.
Jakob-Kaiser-Haus binasına ismi verilen Jakob Kaiser‘de (1888 -1961) Hıristiyan sendika hareketinden siyasete girmiş, son özgür seçilmiş Reichstag’da milletvekili olmuş,1934’de Nasyonal sosyalistlere karşı direniş hareketine katıldıktan sonra 1938’de vatana ihanete teşebbüsten bir aydan fazla bir süre boyunca Gestapo tarafından tutuklanmış. 20 Temmuz 1944 sonrasında gerçekleşen tutuklama dalgasından kıl payı kurtulmuş. Berlin’deki sendikal direniş çevresinin çekirdek kadrosundan hayatta kalan tek kişiymiş. Savaş sona erdikten sonra CDU’nun kuruluşuna katılarak Berlin ve Sovyetler’in işgal bölgesinde parti başkanlığını üstlenmiş. Tek tip siyasi uygulamaya karşı geldiği için 1947’de Sovyet askeri yönetimi tarafından Başkanlık’tan atılmış. 1949’da Federal Milletvekili olmuş ve toplu olarak Almanlara ilişkin konulardan sorumlu Federal Bakan görevini üstlenmiş.
Nehir boyu ilerlerken yeni yapılan binalar, yapılmış olanlar ile şehrin yeniden yapılanışına şahit oluyoruz. Sol tarafımızda ki yeşilliğin adı Tiergarten’miş. Nehir boyunda çimlerin üzerinde şezlonglar da, millet güneşleniyor, nehir boyu geleni gideni seyrediyor.
Kırmızı renkli tarihi Moltke Köprüsü’nden geçiyoruz. Gene sol tarafta modern mimarinin bir şaheseri ile karşılaşıyoruz. Burası da çok büyük bir yerleşke. Camla betonun uyumu görmeye değer. Yuvarlak camlar binaya ayrı bir hava vermiş. Bina köprüyle karşı kıyıya bağlanmış. Bu sefer karşı kıyıda bina yok karşıda ki yola bağlanmış. Ne binası diye merak ederken Bundeskanzleramt, Başbakanlık binası olduğunu öğreniyoruz. Yani Almanya şansölyesi (başbakanı) Angela Markel’in çalıştığı yer.
Nehir ikiye ayrılıyor. Sağ tarafta tam nehir ayrımında Berlin Hauptbahnhof , Tren İstasyonu Merkezi’ni görüyoruz. Avrupa’nın en büyük tren istasyonuymuş. Resmi açılışı 2006’da yapılmış.
Tiergarten’de gene çok hoş bir bina görüyoruz.Burası TheHaus der Kulturen der Welt ‘miş.( Dünya Kültürleri Evi). Burada görsel sanat, kültür üzerine sanat sergileri, tiyatro ve dans gösterileri, konserler, yazar okumaları, film ve akademik konferanslar yapılmaktaymış.
Binanın yapımına Amerikalı Peggy Guggenheim vakfı da katkıda bulunmuş. ABD Başkanı John F. Kennedy, Haziran 1963'te Batı Berlin ziyareti sırasında burada konuşma yapmış.1980'de, binanın çatısı çökmüş ve bir kişi ölmüş ve çok sayıda kişi yaralanmış. Salon, orijinal şekliyle yeniden inşa edilmiş ve 1987 yılında Berlin'in kuruluşunun 750 yıl dönümünde yeniden açılmış. Çatısı kabuk çatı görünümünde, bu defa sağlam yapmışlardır umarım.
Teknemiz geriye dönüyor. Aynı binaları tekrar görerek DDR Müzesi’nin önündeki iskeleye yanaşıyoruz. Berlin Katedrali’nin diğer tarafına geçiyoruz. Müzelere gezmeye vakit yok. Hiç olmazsa dışardan görebildiğimiz kadarı da yeter diyerek Müzeler Adası’nın içine dalıyorum. Bergama Müzesi tadilatta olmasına, Zeus Sunağı kapalı olmasına rağmen önünde upuzun bir kuyruk var. Müze binaları dışardan bile çok etkileyici.
Adadan dışarı çıkıyorum, birkaç poz da katedrali çektikten sonra otobüse biniyoruz. Altı sütun üzerine dor başlıklı üçgen fasadı olan bina,Neue Wache (yeni Bekçi) binasıymış. Prusya prensi birliklerinin bekçi kulübesi olarak yapılmış. Günümüzde . "Savaş ve Diktatörlük Kurbanları için Almanya Federal Cumhuriyeti Merkez Anıtı" olarak hizmet vermekteymiş.
Berlin Humboldt Üniversitesi önünden geçiyoruz. Bir sonraki durakta MadameTussauds Müzesi önünde iniyor,Brandenburger Kapısı’na doğru yürüyoruz.Kapıya çok geniş bir bulvardan gidiliyor. Bulvarın ortasında sosis, bira servisi yapan kafeler yan yana dizilmişler.
Brandenburger Tor (Brandenburger Kapısı)Berlin’in ana sembollerinden biri. Hemen kuzeyinde Reichstag bulunuyor. Soğuk Savaş boyunca, Reichstag Batı Berlin'de, Brandenburger Kapısı Doğu Berlin'de bulunmuş.
Kapı 1788-1791 yılları arasında yapılmış.Brandenburg Kapısı on iki sütunlu, altı giriş ve altı çıkış kapısı var. Sütunlar, toplam beş yol oluşturuyor. Vatandaşların sadece dıştaki iki kapıyı kullanma hakları varmış. Ortadaki yol ise kraliyet ve önemli trafik geçişleri içinmiş. Kapının en üstünde Quadriga var.
Quadriga, yan yana koşulmuş dört at tarafından çekilen araba anlamına geliyormuş.Arabanın sürücüsüde zafer tanrıçası Victoria (Nike). Quadrigalar zafer alaylarının simgesiymiş. Dünyada ki quadrikalar içinde en ünlüsü Berlin Quadrigası’ymış. 1793 yılında Johann GottfriedSchadow tarafından barışın sembolü olarak tasarlanmış. Brandenburg Kapısı üzerinde yer alan quadriga 1806 yılında Napolyon tarafından Fransa'ya götürülmüş ancak sonradan Mareşal GebhardvonBlücher tarafından 1814 yılında geri getirilmiş. Zeytin dalından çelengi sonradan demir haçla değiştirilmiş. II. Dünya Savaşı sırasından kısmen zarar gören heykelin demir haçı savaştan sonra Prusyamilitarizmini simgelediği gerekçesiyle Doğu Almanya’nın Komünist Hükümeti tarafından sökülmüş.1990 yılında Almanyanın birleşmesinin ardından demir haç yeniden yerine konmuş.
Naziler iktidara gelince, kapıyı sembol olarak kullanmaya başlamışlar. II. Dünya Savaşı boyunca kapı tahrip olmuş ama tamamen yıkılmamış. Doğu ve Batı Berlin hükümetleri kapıyı restore etmişler, fakat kapı bir daha açılmamış.
1963 yılında, ABD başkanı John F. KennedyBrandenburg Kapısı'nı ziyaret etmiş. 1980'de Batı Berlin Belediye başkanı Richard vonWeizsäcker« Brandenburg Kapısı kapalı durdukça, Almanların meselesi bitmeyecektir” demiş.
Richard vonWeizsäcker daha sonra birleşme sırasında Almanya devlet başkanı olmuş .Kapı daha sonraları birleşmiş özgür Berlin'in sembolü olmuş ve 22 Aralık1989'de, Helmut KohlBatı AlmanyaŞansölyesi'yken yeniden açılmış.
Quadriga’nın altında kadın ve çocuklardan oluşan bir rölyef var. Onun altında da teke tek savaşan erkekler. Kapının arka tarafına geçtiğinizde kadınların olduğu kısmın boş olduğunu görüyorsunuz. Bu tarafa sadece savaşan erkekler işlenmiş. Arka taraftanNike’nin kanatlarını görebiliyorsunuz.
Kapının etrafı koruma altına alınmış. Dünya kupası nedeniyle Dev bir televizyon ekranı kurulmuş. Etrafında seyyar büfelerde sosis, bira, kola satılıyor. Karnımız acıkmış. Brendenburger Kapısı’na karşı karnımız doyuruyoruz.
Kapıyı yeterince fotoğrafladıktan sonra Reichstag binasına doğru yürüyoruz. Binanın önünde gişeler var. Binaya girmek için bugünkü biletler bitmiş. İstersek yarın için varmış. Burayı gezmek için önceden bilet almak gerekiyormuş. Ne yapalım, biz de cam kubbede gezinenlere baka baka binanın önünden yanından fotoğraflarını çekiyoruz.
Yolun kenarında otobüsün gelmesini bekliyoruz. Otobüse bindikten sonra başbakanlık binasının yol cephesinden görüntüsünü alıyoruz. Nehrin karşı kıyısına geçiyor, Hauptbahnhof’un çevresinden dönerek gene geldiğimiz yakaya dönüyoruz.
Tiergarten bahçesinden geçerken otobüsümüz çok güzel saray gibi bir binanın önünde duruyor.Schloss Bellevue (Belvue Sarayı),1994 yılından beri Almanya Cumhurbaşkanlığı'nın resmi konutu olmuş. Saray 1785-1786 yılları arasında neo klasik tarzda yapılan binaların ilk örneklerindenmiş. Binanın renginden dolayı bu da “Almanlar’ın Ak Sarayı” diye espri yapıyoruz.
Başkanlık Sarayı’nın iki adım ötesinde Siegessäule (Zafer Sütunu) var. Sütun beş yolun birleştiği meydanda öylece duruyor. Yollardan biri Brendenburg Kapısı’na gidiyor. Bu yol her dönem bir “Zafer Yolu” olmuş. II. Dünya Savaşı sonlarına doğru bütün havaalanları tahrip edilince de uçak pisti olarak kullanılmış. Yolun adı 17 Haziran. 17 Haziran 1953’de Doğu Alman İşçilerin yaptığı protesto gösterisine Kızlı Ordu ve GDR’nin kolluk kuvvetleri ateş açmış ve birçok işçi vurulmuş. O işçilerin anısına buraya 17 Haziran Caddesi denmiş.
Sütun kırmızı granit ağırlıklı iki kademeli kaide üzerinde tek sütun olarak yükseliyor. Sütun tepesindeki bronz heykelle beraber 67 metre uzunluğundaymış. Altta ki kaide üzerinde rölyefler var. Rölyefler 1945’de her nedense kaldırılmış. 1987 yılında Berlin’in 750.kuruluş yıl dönümünde o zamanki Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand tarafından yaptırılmış. Bu Berlin’e de el atmayan kalmamış.
İkinci kademe de yuvarlak sütunlar. Ana sütun üzerinde altın yaldızlı çelenklerden dört halka var. En tepede de Zafer Tanrıçası Victoria. Brendenburg kapısında ki heykelde elinden alınan zeytin dalından çelengi bu sefer elinde. Bronzdan yapılmış heykelin boyu 8,5 metre, ağırlığı da 35 tonmuş.
Sütunun etrafından bir tur atarak Tiergarten Parkı’nda ilerliyoruz. Tiergarten aslında “Hayvan Bahçesi” demekmiş. Günümüzde şehrin nefes aldığı kocaman bir yeşil alan.
Yolumuza devam ederken karşımıza Berlin hayvanat Bahçesi çıkıyor. Kapının girişinde iki adet fil rölyefi var. Kapı uzak doğu tarzında inşa edilmiş. Akvaryum’da burada. Gençliğimde” Berlin’e gidersem ilk gezeceğim yer” derdim burası için. Şimdi yanımızda çocuklar yok, artık hayvanları kafes arkasından seyretmek cazip gelmiyor. Hatta hayvanat bahçelerine ufak çaplıda olsa gönlümde karşı koymalar var, ne bileyim inip gezmek içimden gelmiyor. Bahçenin girişindeki meydanın adı OlofPalme’ymiş. Onu da yad etmiş olduk.
Berlin hayvanat Bahçesi’nin etrafından dolaşıyoruz.Bikini Berlin yazan bir binanın önünden geçiyoruz. Binalara Bikini Haus deniyormuş. Burası Hayvanat Bahçesi’ni de içine alan Bikini bölgesinin bir parçası, en eski endüstri, ticaret ve ofis binalarını barındıran günümüz AVM’lerinin ilk modellerinden olan ve koruma altına alınmış binalar grubu.
Kompleksin tamamı Marshall Planı fonu ve yatırımcı JacquesRosenstein tarafından finanse edilmiş.BudapesterStraße’deki 46No’lu evdeki bir yazı panosu, çok şey anlatıyor.
“Hayvanat Bahçesi’nde 1956-1957’de yapılan bu merkez Berlin Giyim sanayicileri için, Amerika Birleşik Devletleri Cumhuriyeti ile birlikte yapılmıştır.”
Dedim ye Berlin’e el atmayan kalmamış. İlk AVM’lerini de ABD ile birlikte yapmışlar.
Bikini Haus’un karşısında Kaiser-Wilhelm-Gedächtniskirche (Kaiser Wilhelm Anı Kilisesi) yıkık kulesi ile öylece duruyor. Kilise1890’da Kaiser-Wilhelm’in anısına yapılmış. 1943’de bombalanmış. Kilise tamir edilirken II. DünyaSavaşı’nın anısına çan kulesi değişik bir şeklide restore edilmiş. Çan kulesi çürük diş gibi.
Kilise İmparatorun anısına, savaşın anısına derken günümüzde bir başka felaketle anılır olmuş. Kilisenin Budapeşte Caddesi tarafında ki Bikin iHaus’ın karşısında kurulan Noel Pazarı’na 19 Aralık 2016 günü akşam saatlerinde Polonyalı bir manyak tırla dalmış ve 11 kişi ölmüş, 56 kişi yaralanmış. Noel zamanı kilisenin bu kısmında mumlar yakılıyor, ölenler anılıyormuş. Şimdide basamaklarda çiçekler göze çarpıyor. Ne diyeyim, terör gözün kör olsun, evin yıkılsın, ocağın sönsün.
Otobüsümüz Karstadt Alış Veriş Merkezi önünde on dakika kadar duruyor. Yıkık kiliseye bakıp, içimiz acıya acıya karşısında oturuyoruz.
Otobüsümüz hareket ediyor,Berlin Filarmoni Orkestrası’nın Binası önünden geçiyoruz. Bina başlı başına bir şaheser.Expresyonist modernizmin başyapıtlarından biriymiş. 1963 yılında yapılan bina mimar HansScharoun tarafından tasarlanmış. Sarı renk ile beyaz renk bir binaya bu kar mı yakışır? Adı Berlin Filarmoni Orkestrası ile özdeşleşmiş 1989’da kaybettiğimiz ünlü şef Herbertvon Karajan’ı da anmadan geçmeyelim.
Turumuz Potzdamer Meydanı’nda sona eriyor. Meydanda Roger Waters’ın verdiği konseri hissetmeye çalışıyoruz...Meydan da biraz oyalanıp otele doğru yürüyoruz.O kadar yorgunuz ki otelde yarım saat dinlenmek bile bize iyi geliyor.
Hazırlanıp otelden çıkıyoruz. Alexanderz Meydanında çocuklarla buluşacağız. Meydan o kadar büyük ki, birkaç telefon görüşmesinden sonra buluşabiliyoruz. Lemke Berlin Birahanesi’nde nefis bir akşam yemeği ve muhabbet sonrasında meydanı turlamaya çıkıyoruz.
Meydan’da çok büyük bir tren istasyonu var, meydanın ortasından tramvay geçiyor. Berlin Televizyon kulesi de bu meydanda . Meydanın istasyona yakın köşesinde değişik bir saat kulesi dikkat çekiyor.Urania Dünya Saati olarak da bilinen tasarım metal rotunda üzerindeki işaretleri okuyarak, dünyanın dört bir yanında bulunan 148 büyük şehirdeki saat belirleyebiliyormuşsun. Tepesinde güneş ve dokuz gezegeni yörüngelerinde gösterir heykelimsi imalat var. Saat meydana 1969’da yerleştirilmiş ve o günden bu güne Berlin’lilerin buluşma noktası olmuş.
Berlin’de son gecemiz. Geceyi tamamlamadan önce Karl-Marx Bulvarı’nda gezinti yapmak istiyorum. Meydandan bulvara doğru yürüyoruz. Bulvara geldiğimizde Moskova Restoran tabelasını görünce, doğru yere geldiğimizi anlıyorum. “Çocuklar siz bilmezsiniz burası Kızıl Ordu’nun bayramlarda seyranlarda resmi geçit yaptığı, heybetini gösterdiği cadde.” Deniz, “Feryal teyze sana inanamıyorum.” diyor. Marşlar söyleyerek caddede yürüyorum. Karl Marx caddesini gösterir tabelanın altında başka bir tabela dikkatimi çekiyor. Rosa Luxemburg Meydanı’na gider. Karl ve Rosa alt alta iki tabelada, hoşluğa bakarmısınız?
Tekrar meydana dönüyoruz. Meydana dönerken solumda çok hoş bir bina görüyorum. BBC Berlin Kongre Merkezi’ymiş. Berlin kelimenin tam anlamıyla bir “Açık Hava Müzesi”. Prusya Dönemi, Reich Dönemi, II. Dünya Savaşı Dönemi, Soğuk Savaş Dönemi ve Birleşim Sonrası Dönemi olarak seç beğen al, hepsini bir arada, eskiyle yeni birbirine ekleştirilmiş, olağanüstü modern tasarımların yanı sıra eskinin de o kadar yanmaya yıkılmaya rağmen ayağa kaldırıldığı bir şehir.
Bu arada bizim Anahalter istasyonundan çıkışta resmini çektiğim yapının ne olduğunu öğrendim. Daha önce burada demir yolu istasyonu varmış. Gördüğümüz yapı da istasyonun kapısıymış. Yapı o kadar güzel ki, yıkmaya kıyamayıp yerinde bırakmışlar.
Gezimiz sona eriyor. Yarın sabah Danimarka’ya dönüş var. Elveda Dördüncü ve Barış, Elveda Berlin. Ağzımıza bir damla bal çalınmışçasına Berlin’den ayrılıyoruz.
Feryal Bekdik
Temmuz 2018/Kabil

Yorumlar
Yorum Gönder